Bizde olduğu gibi; Mutlak hüviyeti itibariyle; Allah görülmez, Allah duyulmaz, Allah hissedilmez. Allah’ın teni, rengi yoktur. Allah’ın eli, ayağı yoktur. Allah’ın gözü, kulağı yoktur. Allah’ın saçı, başı yoktur. Allah’ın ağzı, dili yoktur. Allah’ın vücudu, metabolizması, organları yoktur.
Allah yemez, içmez; Allah yatmaz, uyumaz; Allah nefes alıp vermez, öksürmez, aksırmaz, hasta olmaz, ölmez. Allah doğmamış, doğurmamıştır. Allah cinsiyet ile ilgisi bulunmaz.
Allah ne insana, ne hayvana, ne de bitkiye benzer. Allah’ın eşi, benzeri yoktur. Allah’ın adı sanı mahlukat gibi değildir. Allah’ın canı yoktur; çünkü O bizim tanımlamamız dahilinde canlı veya cansız bir varlık değildir.
Allah var olandır ve varlığın özünü var edendir. Onun nuru, her şeyin aslıdır; onun nuru her şeydeki kudret, her varlıktaki enerjidir. Bütün varlıklar, O’nun kudretiyle var olmuştur. Her şey Allah’tandır. O yüzden varlıklara “yaratılmış”, Allah’a da “Yaratıcı” denir.
Bunun dışında Allah hakkında iddia edilen her şey, O’nun zatına nispet edilemeyecek birer yakıştırmadır, hayaldir, tasavvurdan öteye geçemez. Allah, “mümeyyiz (ayıran)” sıfatlardan münezzehtir (uzaktır). Çünkü O’nun benzeri yoktur. Görülen her şey O’nun varlığından bir tecellidir (yansıma). Ancak tecelli, zatın aynısı değildir. Zat’ı idrak etmek, idraklerin ötesindedir. Gözler O’nu idrak edemez, ama O bütün gözleri idrak eder.
İnsan, Allah’ın zatını değil, O’nun isim ve sıfatlarını bilir. Her varlıkta bir ismin cilvesi vardır. O yüzden “her şey Allah’tandır” denildiğinde, kastedilen zat değil, O’nun kudret tecellisidir. Allah’tan gayrı hiçbir varlık bağımsız değildir. O’nun “kün (ol)” emriyle var olan her şey, yine O’nunla kaimdir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O zatı ile mutlak olarak, işitme ve görmedir.
Hakikati anlamak isteyen, aklıyla değil kalbiyle yaklaşmalıdır. Çünkü akıl sınır çizer, kalp ise sınırsızı hisseder. Kalbin nuru, tevhidin sırrıdır. “Allah birdir” sözü sadece dilde değil, kalpte yer bulduğunda hakikate kapı aralanır.
Allah, varlıkla değil, varlığın ardındaki “vücut” (hakiki varlık) ile bilinir. Zira görünen her şey bir gölgedir, hakikat ise gölgenin sahibidir. “Varlıklar” denilen şey, Allah’ın Esma-ül Hüsna’sının tecellîlerinden ibarettir. O, her şeyde Esma’sıyla zahir (görünür), Zât’ıyla ise batındır (gizlidir).
“El-Hayy” (Diri) ismiyle var eder, “El-Kayyum” (Kendi varlığıyla kaim olan ve her şeyi ayakta tutan) ismiyle sürdürür. “El-Latîf” (İnceliklerle bilen ve lütfeden) ismiyle gönüllere yaklaşır, “El-Kahhar” (Her şeyi kudretiyle kahreden) ismiyle dengeyi sağlar. Her varlıkta bu isimlerin bir yönüyle tecellîsi bulunur.
İnsan, Allah’ın isimlerinin aynasıdır. İnsanın merhameti “Er-Rahman”ın; adaleti “El-Adl”in; affediciliği “El-Gafur”un; güzelliğe yönelişi “El-Cemil”in tecellîsidir. Ancak insan, bu tecellîleri zatına mal ettiğinde şirk perdesi düşer. Gerçek kul, her hâlinde “Bende görünen O’nun yaratım planıdır.” idrakine varandır.
Allah “münezzeh” (her türlü eksiklikten uzak) olmakla beraber “münezzehiyet içinde müşahhas”tır. Yani O’nun zatı hiçbir şeye benzemez ama varlığının sahip olduğu güzelliğinin nakşı her şeyde tecellî eder. “Nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır.” ayeti bu hakikatin de özüne götürür. Bu tecellîlerin farkına varan kalp, artık O’ndan gayrısını görmez. Çünkü tevhid (birlik) şuuru, farklılık perdesini kaldırır. “Her şey O’ndan, her şey O’na döner.” sözü, bu idrakin zirvesidir.
Hakikati arayan için en büyük tefekkür, yaratılmışlarda Allah’ın isimlerinin nakış dokumasını görmektir. Zira her şey, kendi diliyle “HU” der. Bir yaprağın düşüşü bile “El-Mümit” (öldüren) ismini, bir tohumun dirilişi “El-Muhyi” (dirilten) ismini zikreder. İnsan, kendi nefsini tanıdıkça Rabb’ini tanır. Çünkü “kendini bilen Rabb’ini bilir.” sözü, sadece hikmet değil, varlık yasasının özüdür. Nefsini arındıran, Zât’a yaklaşır; nefsini yücelten, perdelenir.
Allah’ın zatı bilinmez; zira O, bilinen her şeyden münezzehtir. Ancak Zât’ının esmâsı (isimleri) bilinmek ister. Bu biliniş, “kün (ol)” emrinin zuhuru ile başlar. Bu emir, zaman ve mekândan önce, “Nur-i Muhammedî”nin zuhuru ile âleme akseder. Çünkü ilk yaratılan, bu nurdur. Bütün varlıklar bu nurun yansımasıyla varlık sahnesine çıkmıştır.
O nur, Allah’ın esmâsının toplandığı bir ayna gibidir. “El-Rahmân” ismiyle rahmet, “El-Hakîm” ismiyle hikmet, “El-Kuddûs” ismiyle temizlik, “El-Vedûd” ismiyle sevgi âleme yayılır. Her isim bir âlem doğurur, her âlem o ismin hükmünce işler. Böylece “18.000 âlem” denilen manzara, Allah’ın isimlerinin sonsuz tecellîsinden ibaret olur.
İnsan, bu tecellîlerin en yoğun yansıdığı aynadır. Çünkü Allah, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim; mahlûku yarattım ki bilineyim.” kudsî hadîsinde olduğu gibi, kendi zatını insanla yarattığı sanal benlikle seyretmek istemiştir. Bu yüzden insana “halife” denmiştir. Halifelik, hükmetmekten önce yansıtmaktır. Yani insan, nefsini saflaştırdıkça Allah’ın isimlerinin mazharı hâline gelir.
Âlemde görülen her değişim, Esma’nın farklı yönlerden tecellî etmesidir. Gündüzde “El-Nûr”un tecellîsi vardır; gece “El-Latîf” ve “El-Gafûr”un sükûnu hüküm sürer. Ölüm “El-Mümît”, diriliş “El-Muhyî”, rızık “Er-Rezzâk”, sınanma “El-Mübtelî” (deneyen, imtihan eden, gizli olanları açığa çıkaran), isminin işleyişidir. Böylece her şeyde Allah’ın bir ismi işler; hiçbir an O’nsuz değildir.
Kişi bu sırra erdiğinde, artık varlıkla Allah arasında perde kalmaz. O zaman kalbinde “Ben görmedim ki O olmasın.” hâli doğar. Bu hâl, vahdet-i vücûdun sezgisel idrakidir. Fakat bu idrak, birlikte yok olmayı (fenâ) ve yalnız Allah’la kalmayı (bekâ) gerektirir. Çünkü O’ndan başka varlık yoktur, sadece O’nun tecellîsidir.
Böylece kul bilir ki, yaratılışın gayesi Allah’ı bilmek, O’nun isimlerini gönül aynasında seyretmektir. Zira bu seyir, ilimden hâle, hâlden hâle, nihayet şuhûda (görmeye) dönüşür. İşte bu yol, kulluğun en derin mertebesidir.
Şu ayetlere kulak verelim; “Hiçbir şey O’na benzemez. O, işiten ve görendir.” (Şûrâ, 11) “Gözler O’nu idrak edemez, ama O bütün gözleri idrak eder. O, latîf (incelik sahibi) ve her şeyden haberdardır.” (En‘âm, 103) “O, ne doğurmuştur ne de doğurulmuştur.” (İhlâs, 3) “O, diridir; kendisinden başka hiçbir ilah yoktur. Ne uyuklar ne uyur.” (Bakara, 255) “Nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır.” (Bakara, 115) “O, her an bir yaratış içindedir.” (Rahman, 29) “Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde nice deliller vardır. Hâlâ görmüyor musunuz?” (Zâriyât, 20-21) “Biz insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tîn, 4) “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim; mahlûku yarattım ki bilineyim.” (Kudsî hadis)
Her şey, Allah’ın isimlerinin diliyle zikreder. Rüzgâr eserken “El-Vehhâb” der, taş yerinde dururken “El-Sabûr” der. Ârif olan kul, bu zikri duyar; çünkü onun kulağı dış dünyaya değil, Hakk’ın sesine açıktır. Gönlünü saflaştıran, varlıkta Allah’ın tecellîsini seyreden olur. Bu seyir, insanın kalbinde “HU” zikrinin yankısıdır. Çünkü bütün âlem, “HU” nefesiyle var olmuştur.
Allah’ın Zât’ı, mutlak var olandır. O’nun Zât’ı hakkında konuşmak, bir sınırı dile getirmek olur ki, O sınırın ötesindedir. Çünkü Zât, idraklerin ve tahayyüllerin ötesindedir. Zât’tan Sıfat’a, Sıfat’tan Fiil’e açılan her tecellî, insanın anlayışına mertebeler hâlinde görünür. Ancak hakikatte bu üç mertebe birdir; çünkü Zât, Sıfat ve Fiil birbirinden ayrılmaz.
Yaratılmışlara dönük olarak da, “varlığın özüne zât yani kendi benlik mahalli”; Sıfat, “zât’ın ayni benlik mahallinin bilinme yolu”; fiil ise “sıfat’ın âlemdeki benlik mahallinin dönüşümsel bir vecihle tezahürüdür.” Mutlak Zât’ın kudreti de öz sıfatları ile belirir, Sıfatların işleyişi Fiillerle görünür. Bunu da bizim açımızdan kesret alemindeki yaratım tecellisi ile şuhudu seyredilir. Bu yüzden “yaratma” bir fiil, “irade” bir sıfat, “mutlak kudret” ise Zât’ın kendisidir.
Ârif olan kişi, her fiilde Sıfat’ı, her Sıfat’ta Zât’ı müşahede eder. Mesela rızık verirken “Er-Rezzâk”, affederken “El-Gafûr”, güzelliği yaratırken “El-Cemîl” tecellî eder. Fakat bütün bu isimler, tek bir Zât’ın farklı suretlerde görünmesidir. Dolayısıyla “çoğulluk”, sadece bakış açısındadır; hakikatte yalnızca “Bir” vardır.
Hakikat yolcusu bu mertebeleri kalbinde cem ettiğinde, artık Zât’ı, Sıfat’ı ve Fiil’i bir görür. O zaman her şeyde Allah’ın işleyişini fark eder. Rüzgârın esmesinde “El-Kahhâr”, suyun akışında “El-Latîf”, kalpte doğan sevgi hissinde “El-Vedûd” tecellî eder. Ve insan der ki: “Fiil O’nundur, kudret O’ndandır, mutlak Zât yalnız O’dur.”
İşte bu idrak, kulluğun kemalidir. Çünkü kul, “ben yaptım” demekten arınır ve her fiilin sahibinin Allah olduğunu bilir. Artık “ben” kalmaz; yalnızca “HU” kalır. Bu hâl, “fenâ fi’l-fiil”, ardından “fenâ fi’s-sıfat” ve nihayet “fenâ fi’z-zât” mertebesidir. Burada kul yok olur, yalnızca Hakk kalır. Tabiî ki bireysel seyr halidir ki kişide sadece zevk olarak oluşur. Lakin kesret alemindeki tüm oluşlar olduğu gibi yürürlüktedir.
“O, her şeyi yaratandır; her şeyi düzenleyip düzene koyandır.” (Furkan, 2) “Her an bir yaratış içindedir.” (Rahman, 29) “O’ndan başka yaratıcı yoktur.” (Fatır, 3) “Her kim Allah’a dayanırsa, O ona yeter.” (Talak, 3) “O’nun emri bir şeyi dilediği zaman sadece ‘Ol!’ demesidir; o da hemen oluverir.” (Yasin, 82) Bu ayetlerin sırrı, “Her fiil O’ndandır.” şuurudur. Çünkü Allah, kendi fiilini kulun eliyle icra eder. “Attığında sen atmadın, Allah attı.” ayeti bu sırra işaret eder.
Zât, Sıfat ve Fiil birliğini kavrayan, artık âleme perdeyle değil, nurla bakar. Çünkü o bilir ki, Zât nurdur, Sıfat nurun renkleridir, Fiiller ise o renklerin yansımalarıdır. Her şey O’ndan, her şey O’nadır. Bu idrakle yaşayan kalp, tevhidin en yüce mertebesine ulaşır: Ne “ben” kalır, ne “sen”; yalnızca “HU” vardır. Bu hâlde dil susar, kalp konuşur, kalbin sözü de “Lâ ilâhe illâ HU” olur.
Ey varlığı var eden, varlıkta nakşını gizleyen, Ey her şeyin öncesi, her şeyin sonu olan Allah’ım… Sen Zât’ında birsin, Sıfat’larında benzersizsin, Fiillerinde her an yeni bir yaratış içindesin. Ne göz seni görebilir, ne dil seni tarif edebilir; Ancak kalplerin derinliklerinde sezilen bir sır olarak bilinir, hissedilir, yaşanırsın.
Ey “Ol” dediğinde olan, “dön” dediğinde huzur bulan! Bizi de varlığının hakikatinde eriten, Benliği senden gayrısından arındıran, Her fiilinde seni gören, her nefeste seni anan kullarından eyle. Kalbimizde senden gayrısına yer bırakma. Zihnimizi nefsin hayalleriyle perdelenmiş görülerden kurtar. Zât’ının nuruyla kalplerimizi yıka, Sıfatlarının lütfuyla bizi dirilt, Fiillerinin hikmetiyle bizi seninle yürüt.
Senin nurunla her şeyi görelim, Senin rahmetinle her şeyi sevelim, Senin hikmetinle her hâle razı olalım. Bizi, “HU” nefesinin ebedî yankısında yok edenlerden kıl. Lâ ilâhe illâ HU… Lâ ilâhe illâ ENTE… Subhâneke, innî kuntu mine’z-zâlimîn.