Kişi der ki; “Neden Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i rüyada görmüyorum?” Çünkü O’nunla arana başka sevgiler koymuşsun. Onun için görmüyorsun.
Ama unutmayalım ki bizi ona götüren sadece kalbi sevgidir. Kalbi sevgi olduktan sonra, er veya geç kesinlikle onula buluşacağız.
Yol, sadece Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in yoludur. O da Allah’a Rasuldur.
Rüyada Resul’ü göremeyişimizin asıl sebebi, kalbin merkezine başka sevdalar koymamızdır. Dünya sevgisi, makam sevgisi, nefsanî arzular, “ben” davası… Bunlar gönlün perdesi olur.
Muhammedî nur, gönülde başköşeye geçmedikçe, rüya âleminde de uyanık hâlde de o nurun seyri zorlaşır. Yol, O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) izini merkeze almaktır; Rabb’e yürünür, ama ana kapı yine O’nun risalet kapısıdır.
Saz çalmaksa niyetin, elbette bir usta gerekir. Bu usta, seni Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e götüren usta olmalıdır. Çünkü yegâne mürşid O’dur. Ama mürşide bir çağırıcı gerekir.
Öncelikle ezan sesi dışarıdan gelir. Sonra namaza başlar ve içeriğinin sesine kulak verirsin. Çocuk doğunca, önce kulağa okunan ezanı duyar. Önce kulak, sonra akıl, sonra da eriyen bir gönül… İşte yol arkadaşın, sana ezan okuyan müezzinindir. İmamın ise Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’dir.
Hangi sanatta olursa olsun, başıboş öğrenme olmaz; ustasız saz da çalınmaz, ustasız gönül de yürümez. Hak yolda da böyle; ezanı okuyanlar çağırıcı, gönlü uyandıranlar davetçi, asıl imam ise Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’dir.
Mürşid, seni kendine çağırıyorsa yol şaibeli; seni Muhammedî kapıya götürüyorsa yoldadır. Dış kulağa ezan okunur, iç kulağa Kur’an okunur, gönle ise Muhammedî nur okunur. Yol arkadaşı müezzinindir; kıblede duran imamındır.
Kişi yolculukta adım adım gidip hedefe varır. Kur’an cüz cüz okunup hatim tamamlanır. Bir adımda menzile varmak isteyen, nefsinin aceleciliğine uyar; hakikat yolu ise cüz cüz, nefes nefes, seyr seyr yürünür.
Kur’an bile hatimde cüz cüz okunuyor; bu, bizim de kulluk yolculuğunda parça parça olgunlaşacağımızın işaretidir. Her cüzde bir hâl açılır; her adımda ayrı bir perde kalkar. Acele eden, ya nefsiyle kendi hayaline varır ya da yolda kalır.
İslam irfanı, TV ekranlarından anlatılan saçma sapan tartışmalardan husule gelen şeyler değildir. Eskiden Kur’an raftaydı. Okurduk Kur’an’ı hürmetle. Gerekli olan amelimizi de huşu içinde işlerdik. Temiz bir itikadımız vardı. “Kur’an’ı indirin raftan.” dediler. Sonra kafalarına göre meal yaptılar. Sonra eksik olan o mealleri bölük pörçük okuttular.
Sonra ne mi oldu? Bakın insanlık ne hâlde. Gençlikte mana dünyasına karşı edep ve hassasiyet kalmadı. Hatta hatta birçok okuyan kişilerde bile irfan namına bir şey kalmadı. Bu çok vahim bir durumdur. Çünkü Kur’an meali, Kur’an değildir. Ayetlere meal ile hüküm verilemez. Çünkü Allah’ın sonsuz kelamı o meal değil ki.
İrfan, tartışma programlarının gürültüsünden doğmaz; secdede ıslanan gönüllerden doğar. Kur’an’a hürmet, yalnız rafta tutmak değil; anlamadan da olsa tilavetle kalbi yıkamaktır.
Meali asıl metnin önüne geçirip “Kur’an budur.” demek, sonsuz bir denizi bir bardak suya indirgemektir. Meal, insan sözüdür; Kur’an, Allah kelamıdır. Mealden faydalanılır ama onunla hüküm bina edilip Kur’an kayıtlanamaz. Sonsuz kelamı sonlu aklın cümlelerine hapsetmek, irfanı daraltır, edebi kurutur, gençliği köksüz bırakır.
Hiç anlamını bilmediğin hâlde okuduğun ayetler, senin irfanını artırır. Çünkü Kur’an Allah’ın kelamıdır. Sonsuz ve sınırsız bir kelamdan yansımadır. Meal ise bir kişinin sahip olduğu ilmiyle yazdığı anlık mülahazalarıdır. Tamam, Kur’an’ın anlamını bilmeye gayret edeceğiz.
Ama bir bilenin gözetiminde öğreneceğiz. Yol arkadaşımızla olabildiğince içine dalmaya çalışacağız. Ama hüküm çıkarmadan okuyacağız. Çünkü hüküm çıkardığın anda Kur’an’ı verdiğin hükümle kayıtlamış olursun.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in rehberliğinde çıkarılan hükümlere yapışacağız. Öylece irfanda derinleştikçe derinleşeceğiz.
İrfanda derinleştikçe, ayetlerin derûnî açılımlarına şahit olacağız. Çünkü her bir ayetin işaret ve derûnî yapısı sonsuz ve sınırsız birer denizdir. Asla ve asla kayıtlanamaz.
Kur’an okurken anlamını bilmesen bile, kelamın kendisi ruha işler; çünkü hitap edendir Allah’tır. Bu yüzden tilavet, başlı başına bir zikir halidir. Elbette manasını da öğreneceğiz; ama ehil olanların dizinin dibinde, sünnet terazisini elden bırakmadan… Kendi başına hükme kalktığın anda, Kur’an’ı kendi dar idrakinin kalıbına hapsetmiş olursun.
Oysaki her ayet, işaret ve sır denizidir; bir manasını bulduğunda “Bu ayetin tek manası budur.” demek, o denizi kavanoza doldurmaya kalkmaktır. Rehber Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in beyanıdır; o beyanın izinde yürüyen fıkıh ve irfan mirasıdır.
Bir ayetin iniş makamını mealden öğrenemezsin. O yüzden meal okuyan çok kişi ya ateist oldu ya deist oldu. Meale bakarak “Bakın ayet böyle diyor.” derler. Yahu o ayet öyle değil; gel de anlat. Allah ıslah eylesin. İşte bunu gören bazı veli kullar dediler ki: “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.”
Yani Muhammedî nuru öğreten bir muallimin olacak. Yoksa yolun başka yere çıkacaktır. Hemen atladılar, “Olur mu öyle şey?” diye. Evet, oluyor işte. Ayetleri izah için mürşid, yani ayetleri irşad eden şarttır.
Nüzul sebebi ve iniş makamından habersiz okunan her ayet, okuyanın nefsine göre bambaşka yerlere çekilir. Bu yüzden nice insan, meali delil zannedip ya dine küser ya da deist bir tavra savrulur.
Mürşid, Kur’an’ın önüne geçen kişi değil; Kur’an’ın önünde diz çökmeyi öğreten kişidir. Onun için “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.” sözü, abartı değil, hâlin tarifidir.
Muhammedî nurla yoğrulmuş bir muallim olmazsa, insan kendi vehmini vahiy sanmaya başlar. Şeytan da bu boşlukta hükmünü icra eder.
Yoksa birçok konu yanlış anlaşılacaktır. Kaş yapayım derken gözü çıkarırsın. Unutmayalım, her ayetin ayrı bir makamı olur. O makamdan anlam verilmezse, kişi yanılır ve yol bambaşka yere çıkar.
Ali İmran 104. ayete bakın; şöyle der: “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa eren onlardır.” Bakın buraya; işte Muhammedî nura çağıran mürşidi tarif eder Allah.
Bu yoldaki bir diğer nişan da Yasin Suresi 21. ayetidir. Şöyle der: “Sizden bir ücret istemeyen o kimselere tabi olun; onlar doğru yoldadırlar.” İşte düstur budur. Eğer anlatan, kendi öz menfaati için maddi veya manevi bir şey isterse veya makamını kullanıp ticaret ederse, ondan uzak olun.
Bir ecir istemeyene tabi olun diyor Allah. İşte öyle kullar, bizi Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in nuruyla buluşturacaklardır.
Ayet, mürşid ölçüsünü veriyor: Hayra çağıracak, marufu emredip münkerden sakındıracak ve bunu bir ücret, bir makam, bir ticaret vasıtası yapmayacak. Ücret istemeyen davetçi, işaret parmağıyla kendini değil, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i gösteren kuldur.
Yasin’de “Sizden bir ücret istemeyen kimselere uyun.” buyurularak, yol göstericinin menfaat bağından arınmış olması şart koşulmuştur. Böyle bakınca, kim bizi Muhammedî nura çağırıyorsa, kim Kur’an ve sünneti merkeze alıyorsa, işte hakikatte o çağrının asıl sahibi Resul’dür; biz sadece o nura tabi oluruz.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz oturdu sahabelerin içine ve tek tek anlattı. Hem en ince teferruatıyla yaşadı. Öylece olay anlaşıldı.
Yeni türeyen kişiler, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in sünnetini kabul etmezler. Ama kendileri onlarca kitap yazmıştır. Oysaki kendi de bir şey anlamamıştır zaten. Olayın özü böyledir. Zira anlattıklarında hissedilen bir irfan söz konusu değildir. Tüm anlatımları, İslam’ın büyüklerine dil uzatmakla geçiyordur.
Eğer senin bir fikrin varsa, sağa sola sataşacağına, sırf fikrini yaz. İslam’ın güzide şahsiyetlerine dil uzatma. Bilir ki İslam’ın güzide şahsiyetleri olduğu müddetçe, kendisinin köhnemiş fikirlerine dönüm olmayacaktır. Onun için de ilk işleri, İslam’ın ana kolonları olan şahsiyetlere çamur atmak olacaktır.
Bu çamur atma zirveye çıkınca ise, yegâne mürşid olan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in sünnetine sıra gelir. Öylece sünnet-i seniyyeye utanmadan dil uzatır.
Resul’ün sünnetini hafife alanlar, önce sahabeye, sonra imamlarına, sonra ehlullaha taş atarlar; çünkü o direkler yıkılmadan kendi uydurdukları bina ayakta duramaz.
Oysa Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz sahabenin içinde, en ince ayrıntısıyla yaşayarak dini nakletti; sahabe de yaşayarak sonraki nesle aktardı.
Sünneti kesip atmaya çalışanların kalemleri çok, fakat kalpleri boştur; irfan yerine polemik üretirler. Bu yüzden İslam’ın kolon şahsiyetlerine çamur atan her dil, aslında kendi köksüzlüğünü ilan eder.
Neymiş? Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den 200 yıl sonra kaleme alınmış. Burada gözden kaçırdıkları bir husus vardır. İlk devrin Müslümanları, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e gönülden bağlıydılar.
Onun ağzından çıkan sözler, onun fiil ve davranışları; babadan çocuğa, nesilden nesile bizzat yaşam alanı olarak titizlikle nakledilen ve uygulanan yaşam tarzıydı. Hadis âlimleri, işte o nesilden nesile ulaşan sünnet-i seniyyeyi kayıt altına almışlardır.
Öylece sünnet-i seniyye kitaplara yazılmış, günümüze kadar sapsağlam ulaşmıştır. Zira Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in zamanından uzaklaştıkça unutulan hususlar olabilirdi.
Öyle Allah, kullarını kullanarak dini İslam’ı koruyarak bize ulaştırmıştır. Zira Kur’an zikrullahken, sünnet-i Resulullah’ın zikrin meyvesidir.
Hadislerin yazılması iki asır sonra sistematik hâle geldi diye, sanki o zamana kadar hiç kimse hiçbir şey bilmiyordu zannetmek, tarihten habersizliğin ilanıdır. Sünnet, önce gönüllere yazıldı, evlerin içine yerleşti; sonra hadis âlimleri o yaşayan mirası sened ağıyla kayıt altına aldı.
Kur’an zikirdir; sünnet, o zikrin hayata dökülmüş hâlidir. Veda hutbesinde “Size iki emanet bırakıyorum: Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünneti.
Onlara sımsıkı sarılırsanız yolunuzu şaşırmazsınız.” buyruğu, bu ikili emanetin kıyamete kadar korunacağını müjdeler. Allah, kitabını lafız olarak korudu; sünneti de ümmetin yaşayışı ve hadis hafızlarının titizliği ile muhafaza etti.
Bakıldığında nice erenler birçok sohbet ehlinden geçmiştir. Her sohbet ehli ayrı yönden ona Nuri Muhammedîyi yansıtmıştır.
Bir hakikat eri, tek bir pencereden beslenmez; nice sohbet halkalarından geçer. Her hak ehli, Nuri Muhammedî’yi kendi nasibi kadar yansıtır. Böylece bir gönül, değişik meclislerde aynı hakikatin farklı renklerini seyreder. Fakat tüm renkler aynı nurdandır; o nur da Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in nurudur.
Allah’ın zatı için herhangi bir sıfatın olamayacağını iyi bilmeliyiz. Allah’ın zatı “evvel”dir dediğinizde, o zaman neye göre evveldir? Evveliyet bir şeye göre olur. “Ahir” dediğinizde de bir şeye göre ahir olur.
Oysa ki baktığımızda “Evvel” ve “Ahir” esmalardandır. Dikkat edersek, zâtî sıfat olarak “kıdem” vardır. Evvel demiyor, “kıdem” diyor. “Beka” zâtî sıfattır. “Ahir” değil. Zâtî sıfatları çok iyi bilmek gerekir. Yoksa farkında olmadan olayı bilmeyenlerin yazdıkları ile gerçekten uzağa düşeriz. Hem “açık olan Hakk’ın fiilleridir” dersen, bununla da insanların fiillerini Hakk’a vermiş olursun. Bu defa Cebriye mezhebinin bâtıl görüşüne kayarsın.
Oysaki kuldan irade çıkar ve Allah inşa eder. Onun için de yapacağımızı niyetlendiğimiz eylem için “inşallah” deriz. Allah inşa etmedikçe siz inşa edemezsiniz. Ayet açıktır. Yani yaratım Allah’a aittir fertten külle. Mutlak yaratıcı sadece Allah’tır, ama istek kula aittir.
Zât ile sıfat, sıfat ile fiil, fiil ile kulun iradesi birbirine karıştığında insan ya Cebriye uçurumuna yuvarlanır ya da “Ben yaptım.” diyen bir firavunlaşmaya gider. Zât, hiçbir nisbet kabul etmeyen mutlak hakikattir; ona “evvel” ve “ahir” demek bile bizim için bir kolaylık dilidir. Asıl olan, “kıdem” ve “bekâ” gibi zâtî sıfatlarla tanımaktır.
Kuldan irade çıkar, Allah ise o iradeye göre yaratır. “Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” ayeti, dilemenin kökünü Allah’a bağlarken; bizim talep ve yönelişimizin de hesaba katıldığını haber verir. İşte “inşallah” dememiz, “Ya Rabbi, isteğimi ancak Sen inşa edersen olur.” teslimiyetidir.
Dad suresi 31. ayete dikkat edin; eğer Allah kula sormadan yani irade vermeden direkt yaratsaydı, o zaman insanların tümü için hidayet inşa ederdi. Ama insanda var olan iradeden ötürü Allah, kulun iradesine göre yaratır.
Dolayısıyla hidayet yolunu tercih edene hidayet yaratılır. Sapıklığın yolunu irade edene ise Allah dalaleti, yani sapıklığı onun için yazar. Onun için Fatiha Suresi’nde bize öğretildiği gibi hidayeti isteyelim. Allah bize hidayeti yaratsın inşallah.
Hidayet, zorla giydirilen bir elbise değil; iradeyle istenen ve Rahman’ın lütfuyla giydirilen bir nasiptir. Tekvîr Suresi’nin sonunda “Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” denilir; Fatiha’da ise “Bizi dosdoğru yola ilet.” diyerek hidayet talebi öğretilir.
Demek ki biz dilemekle mükellefiz; Allah ise dilediğini hidayete, dilediğini de kendi tercihine göre dalalete bırakır. Bu yüzden kalbin ana duası, hidayet istemektir. Çünkü hidayet, bütün diğer güzelliklerin kapısını açan anahtardır.
Tekvir 29. ayette Allah der ki: “Âlemlerin Rabbi olan Allah inşa etmedikçe siz inşa edemezsiniz.” Dikkat edin ki ayette inşa kavramı geçiyor. Ama her ne mantıksa, meallerde inşa, “irade” olarak tercüme edilmiştir. İrade ayrıdır, inşa etmek ayrıdır. Siz bir şey istersiniz, yani irade edersiniz. Sonra da istek ve iradenizi inşa edersiniz.
İşte istemen inşa olur. İşte irade etme hakkını Allah, hükmü dâhilinde insana vermiştir. Ama inşayı vermemiştir. Çünkü tüm güç ve kuvvetimizin kaynağı Allah’tır. Bir işe niyetlenirken “inşallah” deriz. İşte biz niyet ederiz, yani istek ederiz.
Ama Allah, bizden bizle istediğimiz doğrultusunda iyi veya kötü bakmaksızın inşa eder. Ama kötü bir şeyi istememizden Allah razı değildir. Allah, nimete erenlerin yolunda yürümemizden razıdır. İşte bu yol da yegâne mürşid olan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in huzuruna götüren yoldur.
Tekvîr 29’da geçen “teşâûn / dilemek” fiili, bizim irademizin de bir “inşa sahası” olduğunu haber verir: Biz isteriz, Allah da dilediği şekilde yaratır. İrade bize emanettir; kudret ve yaratma ise bütünüyle Allah’a aittir. “İnşallah” demek, iradeyi sahibine emanet etmek demektir.
Kötü isteklerimiz, bizim aleyhimize yazılır; hayırlı isteklerimiz ise hidayet kapılarını açar. Bu yüzden “nimete erenlerin yolu”nu isteyen, yol olarak Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in izine tutunmak zorundadır. Çünkü o, sırat-ı müstakîmin canlı tefsiridir.
İlani görev; sadece resul olan nebilerde yani peygamberlerde olur. Onlar da 313 civarı kişilerdir. Bunun dışında “Ben şuradayım, gel bana tabi ol.” diye kimsenin haddi değildir. Nebiler dahi dememişler. Çok az kişi onları tanımış. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz rasul olmadan önce, sadece ev halkı onu tanırdı. Bir de Ebubekir (radıyallahu anh) tanırdı.
İlan, rasullerin işidir; veliler, “Ben ilan ettim, gelin.” diyerek çağrı yapmaz. Onların hâlini gören, gönlüne düşenle yol bulur. Resuller ise açık davetin sahibidir. O yüzden kim kendini “merkez”, “tek adres” ilan ediyorsa, rasul olmadığı hâlde rasullük edası taşıyordur ki bu büyük bir sapmadır. Resul bile önce evinde tanınmış, sonra âlemlere ilan edilmiştir. Veliler ise çoğu zaman kendini gizlemiş, Allah’ın tanıttığı kadar tanınmışlardır.
Mana yolunda tabiri caizse ilan-ı aşk yapmak yoktur. İlan-ı aşk yapanların ekseriyeti, öylece donup kalırlar. Allah onları sınav eder ve mat olurlar. Hem insanda bir akik taşı vardır ki bakırı ve altını bilir. Yeter ki bir sürtsün.
Manevî hâllerini ilan eden, çoğu zaman o hâllerin içinde boğulur. Hakikî aşk, reklam istemez; gizlilik ister. İnsandaki “akik taşı”, yani fıtratın sağlam terazisi, hak ile bâtılı ayırır. Kalp, hakikati seyrederse altını seçer, bakırı bırakır. Lakin bu ayırım, reklamla değil, sürtünmeyle olur; imtihanla olur, sebatla olur.
Kararlı olan ise sebat eder. Bu tanışma, kalbin açılması ile alakalıdır. Kalbin derunu “O’dur.” der; ama üst bilinç “O değil.” der. Çünkü üst bilince şeytan karışır. Alt bilince ilişemez. Her ulaşmak istediğinde, melekler bir ateş atar, geri çekilir. Meleklerin sesini işitmez. Meleklerin sesini işitemediği için kişinin öz alt bilincine ulaşamaz. Bu, şeytanın insanı yolundan alıkoymak için oyunudur.
Kalbin en derin katmanında “Rabbim” diyen bir ses vardır; oraya şeytanın eli yetişemez. Şeytan, üst bilinçte, zihnin kelimelerinde dolaşır. Kalbin “O’dur.” dediğine, zihin “Ya değilse?” şüphesi fısıldar.
Melekler ise alt bilincin kapısında nöbettedir; şeytan yaklaşmak istediğinde ona ateş atar, geri çeker. Bu yüzden insan, kalbin derunî şahadetine kulak verip sabrederse, vesvesenin üstüne basıp geçer. Vesveseyi ciddiye alıp kalbin sesini susturursa, kendi kendine kurduğu sapak yollara sapar.
Bu yolun özünü idrak ederken biliyorum ki, Rabbim “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülükten men eden bir topluluk bulunsun; işte kurtuluşa erenler onlardır.” buyurarak, hak davetçisinin sıfatını belirlemiş ve beni, menfaat peşinde koşmayan, Muhammedî nura çağıran mürşidlerin izine yöneltmiştir (Âl-i İmrân Suresi, 3/104).
Yine “Sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere uyun; onlar hidayete ermiş kimselerdir.” ayetiyle gönlüme şu ölçüyü yazmıştır: Ücret beklemeyen, beni Kur’an ve sünnet çizgisine çağıran kimselere tutunursam, yolum sırat-ı müstakîm’e çıkar (Yâsîn Suresi, 36/21).
Fatiha’da her rekâtta “Bizi dosdoğru yola ilet, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna.” diye niyaz ederken anlarım ki, hidayet isteği benim irademdir; fakat “Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” beyanı, dilemenin kökünün de O’nun kudretine bağlı olduğunu hatırlatır; böylece hem irademle yönelmenin mesuliyetini taşırım, hem de neticenin bütünüyle Allah’ın inşasına ait olduğunu bilirim (Fatiha Suresi, 1/6–7; Tekvîr Suresi, 81/29).
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Veda Hutbesi’nde “Size iki emanet bırakıyorum; onlara sımsıkı sarıldığınız sürece asla sapmazsınız: Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünneti.” buyurduğu hakikat, kalbime şu mührü vurur: Kitapsız sünnet, sünnetsiz Kur’an olmaz; hak yol, bu iki emanete dayanır (Muvatta, Kader 3; Veda Hutbesi rivayetleri).
Bu ölçüyle bakınca bilirim ki, rüyada Resul’ü göremeyişimin ilacı medyada dolaşan tartışma kırıntıları değil, Resul’ün sünnetine gönülden ittiba ve Kur’an’ın lafzı ile manasına edeple yönelmektir; mürşid ararken reklam yapanı değil, ücret istemeyen ve Muhammedî nura çağıranı seçmek gerekir.
İradeyi kullanırken “Ben yapıyorum.” diyen nefsi değil, “Ben dilerim, Rabbim dilediğini yaratır.” şuurunu diri tutmak gerekir; böylece hem meal tuzaklarından, hem ilan-ı aşk gösterilerinden, hem de Cebriye’nin ve inkârın uçurumlarından korunur; adım adım, cüz cüz, nefes nefes Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in rehberliğinde yürüyerek, hidayet yolunun sonunu ahirette rahmetle bulurum inşallah.