422) MELEKELER VE İNSANIN İMTİHANI

Her dönemin münafıkları olduğu gibi, bu dönemin de münafıkları var. Münafıklık melekesi kişide revaç yaptığında, artık öylece şekillenir. Her bir zaman diliminde iman ehlinin kafasını karıştırmak isteyenler hep olmuştur. Uyanık olalım, işin hikmetini bilelim, şeytana geçit vermeyelim.

Münafıklık, insanın içindeki çarpık melekelerin organize hâle gelmesidir. İnsandaki bu bozulmuş meleke hâli, sadece bir ahlâk zaafı değil, kalpte oluşan derin bir hastalıktır. Rabbimiz, münafıkların ateşin en alt tabakasında olduğunu haber vererek, bu hâlin ne kadar tehlikeli olduğunu bildirir (Nisâ 4/145).

Münafıklık melekesi, kişinin dille “iman ettim” deyip, kalple dünyanın çıkarlarına secde etmesiyle beslenir. Bu yüzden her çağda münafıklar vardır; ama her çağda hakka sadık kalmayı seçenler de vardır.

İnsan, unutmaya açık yaratılmıştır. Çok hızlı unutur. Zaten beş vakit namaz da onun için farz edilmiştir; Allah ile kaim olduğunu unutmaması için…

“İnsan” kelimesinin köklerinde nisyan (unutmak) mânâsının bulunması, bu gerçeğin dildeki nişanesidir. Biz unuturuz, ama Rabbimiz asla unutmaz: “Senin Rabbin unutkan değildir.” (Meryem 19/64).

Namaz, dağınık hafızamızı yeniden merkeze toplayan ilahî bir çağrıdır. Her ezan, insana şunu fısıldar: “Fıtratına dön, kaynağına dön; senin aslın, Rabbinle beraberliktir.”

Hz. Âdem de insandı ve bir anda unutuyor aldığı sözü ve ağaçtan yiyor. Hz. Âdem’in unutması, bizim unutkanlığımızın kökünü gösteren ilk misaldir. Bu “sürçme”, bizim için bir ders, bir aynadır. Onun zellesi (sürçmesi), bizim için talim ve terbiyedir. Böylece insan nesli, hem yanılma hem de tevbe kapısını birlikte tanımış oldu.

Ağaçtan yemesi, bizim içindi… Yoksa nesli olmayacaktı. Ağaçtan yiyince, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in nuru Havva’ya geçiyor. Sonra beşer yönleri onlara açılıyor ve cennet yaprakları ile örtülmeye çalışıyorlar.

Ağaçtan yeme hadisesi, sadece bir yasak meyve hikâyesi değil, insan neslinin zuhura geliş hikâyesidir. Nur-u Muhammedî’nin anneye intikali, beşeriyetin devamını sağlayan ilahî sırra işaret eder. Örtünme refleksi ise, insanın fıtratında var olan hayâ melekesinin ilk işaretidir. Fıtrat bozulsa da hayânın izi, insanın içinde bir mühür gibi kalır.

Ama ne çare ki dünya yolu gözüktü… Yıllarca dünyada ağlıyor. Başını kaldırıp arşa bakıyor. “Lâ ilâhe illallah Muhammedü’r-Resûlullah” yazmış. “Ya Rabbi, beni Muhammed hatırına affet.” diyor. Tabi ki Cebrail iniyor: “Ey Âdem, affedildin.” dedi.

Âdem’in gözyaşı, bizim yol haritamızdır. O, dünya gurbetinde tevbenin dilini öğrendi. Levhaya yazılı olan “Lâ ilâhe illallah, Muhammedü’r-Resûlullah” mührü, affın da anahtarı oldu. Bu da gösterir ki, rahmet kapısı nur-u Muhammedî ile açılır; insanlık o rahmet kapısından içeri çağrılır.

Şeytaniyet bir melekedir, kişilik bünyesinde bulunur. Kimde açığa çıkarsa, karıştırıcı olmaya başlar. Şeytaniyet, dışarıdan yapışmış bir leke değil, nefiste potansiyel olarak bulunan bir karanlık melekedir.

Kıskançlık, kibir, inat ve hasetle beslendikçe kişilikte hâkim renk hâline gelir. İşte o zaman insan, kendisini ve çevresini karıştıran, kalpleri bulandıran bir odak olur. Münafıklık, bu şeytani melekelerin örgütlü hâlidir.

Hz. Âdem dünyaya ve hilafet sırrıyla indi. O zamanki cinler ve Ezazil, yerin hâkimi idi. Artık hâkimiyet sırası, yaratım planının son halkası olan insandaydı.

“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” hitabı, insanın yeryüzü mesuliyetini ilan eden ilahî beyandır (Bakara 2/30). Cinlerin ve Ezazil’in tasarruf alanı, hilafet sırrıyla insana devredildi. Bu, insanın diğer varlıklardan üstün kılındığı mânâsıdır; fakat aynı zamanda ağır bir imtihan yüküdür. Hilafet, hükmetme keyfiyeti değil, emaneti taşımadır.

Ezazil hırslandı ve kendisindeki şeytaniyet melekesini aktif etti. Âdem’e meydan okudu. Bu melekeden dolayı, olayı bilmeyenler, Ezazil’e melek derler.

Ezazil’in hırsı, ilahî takdiri tartışmaya kalkışan aklın kararmış hâlidir. Kendindeki melekeyi yanlış yönde faal hâle getirdi ve isyanın sembolü oldu.

Onu sadece “dışarıdaki bir düşman” gibi görmek eksiktir; her insanda, Ezazil’in iz düşümü olabilecek bir isyan tohumu vardır. İşte bu tohum, tezkiye ile söndürülmezse, kişiyi kendi Âdem’ine secdeden alıkoyar.

Oysaki o cin idi. Kendisindeki melekeyi, yani kuvveyi faal etmişti. Melek en az iki kuvveli olur. İki kanat ve bu kanatlar, yani kuvveler melekten meleğe değişir.
Kur’an, “İblis cinlerdendi.” diyerek, onun aslen cin olduğunu beyan eder (Kehf 18/50). Ancak onda da bir “melekeler sistemi” vardı; yani kabiliyetler, kuvveler…

Melek ise, saf itaat melekesinin temsilcisidir. Onlarda günaha meyil yoktur; sadece emre itaat, fıtratlarında yazılıdır. İnsanda ise hem meleki, hem nefsani, hem de şeytani melekeler bir arada bulunur.

Cebrail de tüm melekeler faaldir. Kanatlarını açınca, 18 bin âlemi kuşatır denmiştir. Yani 18 bin âlemdeki tüm melekeleri camidir.

Cebrail, vahiy meleğidir; vahyin inişinde bütün âlemlere dokunan bir meleke alanını temsil eder. “Kanatlarını açınca 18 bin âlemi kuşatır.” benzetmesi, onun tecelli sahasının genişliğini anlatır.

İnsandaki potansiyel de böyledir; Allah dilerse, kulunu öyle bir idrak ufkuna taşır ki, kalbi, sayısız âlemin manasına aynalık eder.

İnsanda da aynı camiiyet var. Ama ne yazık ki, insanda nefis de var. Gözünü et kemik bedenin içinde açtı. Kendisini et kemik beden sandı. Tüm kuvvelerini örtüp gitti.

İnsan, meleki camiiyeti içinde taşır; ama nefis, bakışını sadece ete, kemiğe kilitlerse, o camiiyet perdelenir. Fıtrat, Rahman’ın insanın üzerine yerleştirdiği ilahî yazılımdır ve Allah’ın yaratmasında değişme yoktur (Rûm 30/30).

İnsan, kendini sadece beden sanınca, bu yazılımın üstüne kalın perdeler çeker. Zikir, tefekkür ve salih amel, işte bu perdeleri inceltmek, fıtratı yeniden ortaya çıkarmak içindir.

Tüm çalışmalarımız, elimizle bozduğumuz fıtratımıza yeniden kavuşmak içindir. Bu yolun özeti budur…

Biz, kendi ellerimizle fıtratımızı bozduk; yine kendi irademizi Allah’a teslim ederek o fıtrata dönmeye çalışıyoruz. Zikir, salât, sadaka, tevbe, hepsi fıtrata dönüş hamleleridir. Her adımda melekî melekeler güçlenir, şeytaniyet geriler, insan yeniden halife şuuruna uyanır.

Her dönemin münafıkları, kalplerindeki hastalığı “normal”leştiren kimselerdir; Rabbimiz, “Şüphesiz münafıklar, ateşin en alt tabakasındadır.” buyurarak (Nisâ 4/145) bu hâlin sonunu bize açıkça bildirir.

insan ise nisyanla malûl olduğu için, “Allah’ın fıtratı” üzere yaratıldığını (Rûm 30/30) unutur, işte bu yüzden beş vakit namaz, unutan kalbe her gün beş kere “Rabbin unutmaz.” (Meryem 19/64) diye fısıldayan rahmet çağrısıdır.

Âdem’in hilafet sırriyle yeryüzüne indirilişi ve meleklere “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” hitabı (Bakara 2/30) bize, insanın toprakta sürünen bir beden değil, emanet taşıyan bir ruh olduğunu hatırlatır.

İblis’in “cinlerden olduğu”nun beyanı (Kehf 18/50) ise, şeytanı meleklerle karıştırmamamız gerektiğini, şeytaniyeti melekiyet zannetmenin ne büyük bir sapma olduğunu gösterir.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Dikkat edin, bedende bir et parçası vardır; o iyi olursa bütün beden iyi olur, o bozulursa bütün beden bozulur; dikkat edin, o kalptir.” buyruğu (Buhârî, Îmân 39; Müslim, Müsâkât 1076) bu hakikatleri tek noktada toplar.

Kalp, fıtratına dönerse melekî melekeler uyanır, şeytaniyet söner; kalp dünya oyunlarına teslim olursa, münafıklık melekesi güçlenir; o hâlde ey gönül, her çağın münafık fırtınaları içinde, fıtratına sahip çık, kalbini zikrin, namazın ve muhabbet-i Muhammediye’nin eliyle tut…

Unutma ki bu yolun bütün özeti şudur: Fıtratı bozan da sensin, fıtratına rahmetle geri çağrılan da sensin; yeter ki iradeni Rahman’a çevir, Rahim olan Allah, seni yeniden kendine döndürsün.