Nuri Muhammedi konusu aslında anlaşılması çok kolay bir konu… O da şu… İnsanlar zannediyorlar ki nuri Muhammedi, Peygamber Efendimiz’dir. Veya Hristiyanlar zannediyorlar ki bu nur, İsa Mesih’tir. Veya başka inançlardakiler zannediyorlar ki bu nur, kendi dinlerindeki en çok kutsadıklarıdır.
Hayır, böyle değildir… Önceki insanlardan günümüze tüm peygamberler İslam’ı ve varlığın oluşum şeklini izah etmişlerdir. Öylece insanları bilgilendirmişlerdir. Her bir devirdeki insanlar, işte tüm bu ulvî kavramları kendi peygamberlerine mal etmişlerdir.
Oysaki nur aynı nurken, her peygamber kendinden görüneni izah eylemiştir. Dolayısıyla her bir peygamberin ümmeti, kendi lisanlarıyla o yaratılış nurunu kendi peygamberine izafe etmiştir. O anki en üst bilinç, kendi devrinin peygamberi olduğu için…
İşte Peygamberimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem) o nuru, “İlk yaratılan şey senin peygamberinin nurudur.” diyerek tarif etmiştir. Yani “O nur ile büründü senin peygamberin. Sen de o nurla bürün ey kul.” anlamını da çıkarabiliriz.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, o nurun en mükemmel şekilde zuhur ettiği için de, o nur “nuri Muhammedi” diye tarif edilmiştir.
Hatta hatta Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) adını o nurdan almıştır. Çünkü daha önce “Muhammed” ismi hiç kimseye konulmamıştı.
Yani Nur-i Muhammedî, bir şahsın et-kemik bedenine sıkıştırılmış bir ışık değildir; “Allah göklerin ve yerin nurudur.” ayetinde işaret edilen, bütün varlıkları aydınlatan ilahî nurun, insan aynasında en kâmil tezahürüdür (Nûr Suresi, 24/35).
Bütün peygamberler, aynı hakikatin farklı zamanlardaki tecellileridir; her biri kendi devrinde, bu nurdan kendi kabınca pay almış, ümmetine o payı anlatmıştır. Hristiyan’ın İsa’ya, başka ümmetlerin kendi kutsallarına “asıl nur” demesi, işte bu hakikatin, kendi pencerelerinden okunmuş hâlidir.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz ise, bu nurun insanlık tarihinde en mükemmel, en kuşatıcı aynası olduğu için “âlemlere rahmet” olarak gönderilmiştir (Enbiyâ Suresi, 21/107).
Onun “nuri Muhammedi” diye anılması, zatının bağımsız bir ilahîlik taşımasından değil, tam aksine, bütün varlığıyla “Allah’ın izniyle O’na çağıran ve nur saçan bir kandil” olarak yaratılmasındandır (Ahzâb Suresi, 33/45-46).
Yani hakikat şudur: Nur tektir, kaynağı Hak’tır; bütün nebiler bu nurdan nasiplenmiş birer aynadır; fakat bu nurun en saf, en tam, en kuşatıcı parlayışı, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in gönlünde ve sîretinde görünmüştür.
Ben bilirim ki “Allah, göklerin ve yerin nurudur.” ayeti, bütün yaratılışın arkasındaki tek hakikat nurunu anlatır (Nûr Suresi, 24/35); “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” beyanı ise, bu nurun insanlık tarihinde en kâmil aynasının Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz olduğunu gösterir (Enbiyâ Suresi, 21/107)…
“Biz seni, Allah’ın izniyle O’na çağıran ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik.” hitabı, bu rahmet nurunun kalpleri nasıl aydınlatması gerektiğini öğretir (Ahzâb Suresi, 33/45-46); Resul’ün getirdiği bu nurla yol bulan kul, artık peygamberleri birbirine rakip gibi görmez, her birinin aynı hakikate davet ettiğini, fakat nuri Muhammedi’nin bu hakikatin zirve aynası olduğunu idrak eder…
kalbime yerleştiririm ki, nur tektir, kaynağı Allah’tır, peygamberler bu nurun taşıyıcılarıdır; ben de o nura, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in sünneti ve yolu üzerinden tutunursam, kendi payıma düşen nuri Muhammedi ile bürünür, zanlarımı bırakıp hakikat kokusunu duymaya başlarım…
İşte o zaman ne kişileri ilahlaştırır, ne de nuru şahıslara hapsederim; nurun sahibi olarak yalnız Allah’ı tanır, rehberim olarak da O’nun rahmet elçisi Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e sarılırım.