429) MEHDÎ, İSA VE DECCAL ÜZERŞNE BİR NOT

Zaman zaman zihinlere şu cümleler düşer: “Mehdî diye bir şey yok.” “İsa’nın dünyaya geri gelmesi diye bir hakikat yok.” “Deccal dediğin de zaten bir sistemdir.”

Bu cümlelerin arka planında çoğu zaman haklı bir hassasiyet de vardır: Tarih boyunca önceki din mensuplarının metinleri tahrif edişi, kutsal kavramları küresel planlarına zemin yapmaları, insanları Mesih ve Mehdî beklentileriyle uyutup dünya düzenlerini kanla kurmaları… Bütün bunları görünce insan, “Ben akılcı olacağım, bu tür anlatılara kapılmayacağım.” deme ihtiyacı hisseder.

Fakat mesele şuradadır: Akılcı olmak ile ayete teslim olmak birbirine zıt değildir. Asıl sorun, insanın aklını merkeze koyup ayeti akla göre eğip bükmeye kalkmasıdır.

İsa’nın geri dönüşü meseli ve “kehlen” kelimesi… Kur’an, Hz. İsa (aleyhisselam) hakkında şöyle buyurur: “O, beşikte de, yaşlılıkta da insanlarla konuşacaktır ve salihlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 3/46)

Arapça metinde geçen “kehlen” kelimesi “olgunluk” değil, yaşlılık demektir. Bir insanın beşikte konuşması mucizedir, bunu anlarız. Peki yaşlı bir insanın konuşması neden mucize olsun? Zaten bütün yaşlılar konuşur.

O hâlde ayetin işaret ettiği mucize nerededir? Burada ciddi bir durup düşünmek gerekir. Hz. İsa (aleyhisselam) dünyadan ayrıldığında genç yaşta idi; dünya üzerinde yaşlılık çağına ulaşmış değildi. Buna rağmen Kur’an, onun “beşikte de, yaşlılıkta da konuşacağını” bildiriyor.

Buradan anlaşılan şudur: Beşikte konuşması bir mucizedir, oldu ve geçti. Yaşlılıkta konuşması da ayrı bir mucizedir; bu ise henüz tam manasıyla zuhura gelmemiş olan bir hâle işaret eder.

Bu noktada akıl devreye girip itiraz etmek ister: “İsa tekrar gelecekse, bu Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in son peygamber oluşuna gölge düşürmez mi?” Hayır, düşürmez. Çünkü: Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz son peygamberdir.

Hz. İsa (aleyhisselam) ise daha önce gönderilmiş bir resuldür; ahir zamanda nüzul ettiğinde yeni bir peygamberlik getirmeyecek, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ümmeti olarak yeryüzünde bulunacaktır.

Son peygamberlik mührüne dokunmadan, daha önceki bir resulün ümmetten biri olarak geri dönmesine aklen de, naklen de mani yoktur. Burada kritik olan, aklı merkeze alıp ayeti inkâr etmek yerine, ayetin beyanını kabul edip “Nasıl olacak, hikmeti nedir?” kısmını Rabbin ilminde bırakmaktır.

Mehdî, deccal ve tarihsel istismarla.. Tarih boyunca Mesih, Mehdî ve Deccal kavramları üzerinden çok oyunlar oynandı… Kimi zaman siyasi projeler bu isimlerle süslendi… Kimi zaman devletler yıkılıp kurulurken bu inançlar kullanıldı… Kimi zaman da bazı topluluklar, “kurtarıcı” beklentisiyle uyutuldu.

Bu istismarların varlığı, hakikatin olmadığı anlamına gelmez. Nasıl ki sahte paranın varlığı, gerçek paranın yokluğuna değil, tam aksine varlığına delildir; aynı şekilde sahte Mesih, sahte Mehdî anlatılarının varlığı da asıl hakikatin üstünün örtülmeye çalışıldığını gösterir.

Bugün “Deccal bir sistemdir.” denildiğinde bu cümlenin içinde doğru taraflar da vardır. Çünkü zulmün, fesadın ve hakikati örtmenin kurumsallaşmış hâli elbette “sistem” diye tezahür eder. Fakat bu, Deccal hakikatini yalnızca soyut bir sisteme indirgemeyi de meşrulaştırmaz.

Kur’an, pek çok hakikati hem şahıs düzeyinde hem sistem düzeyinde anlatır. Firavun, yalnızca bir kişi değil; aynı zamanda her dönemde tezahür eden bir zihniyetin sembolüdür. Bu yüzden “Deccal sadece sistemdir.” demek de eksik, “Sadece kişidir.” demek de eksiktir. Mühim olan, imana zarar verecek inkârcı keskinliği kalpten uzak tutmaktır.

Akıl, mecâz ve çok katmanlı anlam… “Kur’an’da mecaz olmaz.” denildiğinde kasıt şudur: Kur’an’ın söylediği temel hakikat, mutlak yalandan, abartıdan, masaldan uzak, dosdoğrudur.

Fakat her ayetin bir zahiri, bir de derinlere katman katman açılan manaları vardır. Her ayetin onlarca, yüzlerce, binlerce makamda yankısı olabilir. Bir anlam, basit aklın kavrayacağı düzeydedir; bir başka anlam, kalbi derinleşmiş kulların idrakine açılır. Ama bunların hiçbiri, zahiri hakikati inkâr etme izni vermez.

İsa (aleyhisselam) beşikte ve yaşlılıkta konuşacak deniyorsa; Bu ayet, hem zahiren bir mucizeye işaret eder. Hem de batınen, hakikatin nesiller boyu diri kalışını bize hatırlatır.

Zahiri inkâr edip sadece sembolik okumaya kaçmak da eksikliktir, yalnızca zahire takılıp ayetin derinliğini yok saymak da eksikliktir. Denge, teslim olmuş bir akıl ile mümkündür. Kur’an’ın pek çok yerinde “Ey akıl sahipleri!” hitabı boşa değildir. Aklı devreden çıkarmak değil, aklı ayetin önüne geçirip hâkim kılmamaktır mesele.

Teslimiyetin edebi: reddi değil, bekleyişi seçmek… Kalbi koruyan en önemli edep şudur: Redde koşmamak… Kabulün de iddiasına girmeden seyirde kalmak… “Rabbim, bu işin hakikatini bana Sen göster.” diye dua etmek.

Anlaşılmayan bir hakikatle karşılaşıldığında, nefsin ilk refleksi ya keskin bir reddediş ya da ölçüsüz bir kabulleniştir. Hâlbuki orta hâl şudur: “Ben bu ayeti inkâr edemem. Rabbim böyle buyurduysa hakikattir. Fakat ben henüz bu hakikatin nasıl olacağını idrak edemedim Rabbim, bu meseleyi kalbime dosdoğru aç.”

Bu hâl, imanı korur, aklı da teslimiyete taşır. İnkâr, bazı yerlerde sadece bir görüş farkı değil, dinin temelini dinamitleyen bir kırılma hâline dönüşebilir. Bu yüzden bazı ayetler karşısında “Böyle bir şey olmaz.” demek, sadece bir fikir beyanı değil, imanı tehlikeye sokan bir iddiaya dönüşebilir.

Peygamberlerin hayatı, ölümü ve bizim idrâkimiz… Peygamberler zahiren bu dünyadan göçmüş olsalar da, Allah’ın “Hayy” ismiyle hayatları, bizim bildiğimizden çok daha ince ve derin bir boyutta sürmektedir. İnsan bile ruh yönüyle sonsuzluğa uzanan bir emanete sahipken, Resuller ve Nebiler nasıl sadece dar bir fani çizgiye hapsedilsin?

Bu yüzden… Onların isimleri anıldıkça gönüllerde bir nur uyanıyorsa… Sözleri asırlar sonra bile ruhlara şifa oluyorsa… Bu, hayat sıfatının bizce bilinmeyen boyutlarını işaret eder.

Burada da akıl sahibi kul için en doğru hâl şudur: “Ben bu hakikatin tümünü kuşatamam. Ama Rabbimin bildirdiği kadarıyla tasdik eder, gerisini O’nun ilminde bırakırım.”

Akılcı idrakten ayete teslimiyete… Akıl, nimettir; fakat ilah değildir. Akıl, Kur’an’a hizmet ettiğinde nur olur; Kur’an’ı kendi kalıbına sokmaya kalktığında zulmet olur. Mehdî, Mesih, Deccal, İsa’nın nüzulü gibi konularda asıl imtihan şudur: Tarihî ve siyasî istismarları görmek… Buna rağmen Kur’an’ın açık beyanını inkâra kalkmamak… Anlamadığımız yerde reddetmek yerine, teslimiyetle beklemeyi bilmek.

Sonunda kul bilir ki: Öyle bir olay olacak, mutlaka bir şekilde tecelli edecek; fakat nasıl olacağını, hangi zaman ve zeminde zuhura geleceğini, hangi hikmetleri taşıyacağını en iyi bilen sadece Allah’tır.

Kulun vazifesi, ayete teslim olmak, inkârdan sakınmak, aklını da imana hizmetkâr kılmaktır.