430) ALLAH, BEYİN VE VECH İRTİBATI

Bu konuyu üç soru ve cevabıyla açalım…

1.SUAL…

Beyin adıyla anılıp üzerinde fikir yürütülen, her an esmâ özellikleriyle açığa çıkmakta olan Allah mıdır?

1.CEVAP…

“Bunu düz cümleyle yazarsak, şöyle demek istemiştir… İnsan beyninden oluşan zuhura da Allah denir“

İşte tam bu cümlede, itikadı zedeleyen ince ama tehlikeli bir kayma vardır. “İnsan beyninden oluşan zuhura da Allah denir.” dediğin anda, mahlûkun zuhuru ile Hâlık’ı aynılaştırmış olursun. Bu da hulûl ve ittihad kokar.

Oysa insanın beyni de, bedeni de, ruhu da mahlûktur; Allah’ın zatından bir parça değildir. Esmâ tecellisine sahne olmak başka şeydir, o tecelliyi ortaya çıkaran zatın bizzat beyne indirgenmesi bambaşka şeydir.

Eğer böyle düşünürsek, o zaman insanı Allah’ın zatından oluşturmuş olursun. Oysaki insan, Allah’ın zatından değil, zatının yansıyan nurundan, yoğunluğu düşürülmüş bir şule olarak var edilmiştir.

Burada esas ayrım şudur: Zat (öz hakikat) hiçbir varlığa karışmaz; nur (ışık) ise o zatın mahlûkata dönük vechidir. İnsan, zatın içinden kopmuş bir “parçacık tanrı” değildir; nurî bir şule ile var edilmiş, sınırlı, kayıtlı bir kuldur. Eğer bu inceliği kaçırırsak, farkında olmadan “insan tanrıdır, beyni tanrıdır” gibi batıl anlayışlara kapı aralarız.

Burayı çok iyi fark etmeliyiz. Dolayısıyla varlık ve insanlarda Allah’ın zatı yoktur. Aşikâr olan da zatı değil, nurudur.

Zat, hiçbir şeye benzemez; hiçbir şeyle birleşmez; hiçbir şeyle cem edilmez. Zaten “Hiçbir şey O’na benzemez.” hakikati tam da bunu ilan eder. Varlık âleminde gördüğümüz her güzellik, her kudret, her ilim, her hayat emaresi, zatın bizzat kendisi değil; esma ve sıfat nurunun gölgeli tecellisidir. İnsanda görünen marifet de, hikmet de, idrak de kulun değil, kul üzerinden yürütülen esma tasarrufudur.

Dikkat edin ki ayet “Nereye dönerseniz dönün, Allah’ın veçhi (yüzü) oradadır.” diyor. Allah’ın zatı oradadır demiyor. Veçh, gösterilen yüz demektir.

“Veçh”, zatın mahlûkata dönük yüzü, yönü, tecelli kapısıdır. Yani nereye dönersen, hangi yöne bakarsan, hangi varlığı seyredersen seyret, ondaki varlık projeksiyonunun kaynağı Allah’ın nurudur. Ama bu, “gördüğün her obje Allah’ın zatıdır” demek değildir. Veçhe bakan, zatı zannetmez; tecelliye bakan, tecelli edeni ilah kabul eder, tecellinin kendisini tanrılaştırmaz.

Ayrıca yüz ise, zat değildir. Hem dönen sensin ve dönülen O’nun veçhi. Yani O’nun veçhi değilsin. Burada kulun konumu netleşir: Sen dönen taraftasın, O’na yönelensin; yöneldiğin şey ise, senin idrakine açılan veçhtir. Sen O’nun veçhi değilsin; sen O’nun veçhine yönelen, an be an O’nun ilmine, kudretine, rahmetine muhtaç olan aciz bir kulusun. Yüz, görünen taraftır; zat, görünmeyen, hiçbir tasvire sığmayan Hakikat’tir.

Yer, gök, arş, ferş, kürsî, kalem, âlemler O’nun veçhi değildir. Zira sen bir obje olarak baktığın gibi, var edilen her varlığın da senin gibi bir “ben”i vardır. O da aynen senin gibi bakmaktadır.

Arş da, kürsî de, semalar da, yerler de, kalem de, levh de mahlûktur. Her birinin kendine has “ben” diyebileceği bir varlık sahnesi vardır. Yani hiçbiri Allah değildir; hiçbiri O’nun zatı değildir. Bunların tümü, O’nun kudretiyle var olan, O’nun ilminde kayıtlı duran, O’nun esmasının nakışlarıyla şekillenen sahnelerdir. Varlık, baştan sona “ayna”dır; aynayı “güneş” ilan ettiğin anda, tevhidi delersin.

O zaman bu ayette ifade edilmek istenen şudur… Sen hangi tarafa dönersen dön, sen ve tüm o taraflar O’nun nuru olduğu için ve O’nun nuru da O’ndan yansıdığı için, her varlığın projeksitesi O’ndan yansıdığı için, döndüğün yön O’nun veçhine doğrudur.

Yani nereye dönsen, kime baksan, neyi seyretsen, arka plandaki “varlık verme” hakikati Allah’ın nurundan gelir. Bir tarafı, bir varlığı, bir mahlûku “kopuk” zannetme; her şey O’nun ilminde, O’nun kudretiyle, O’nun izniyle durur. Fakat bu, “her şey O’dur” anlamına gelmez; “her şey O’na muhtaçtır ve O’ndan varlık alır” demektir.

Nur yüzeyden yansır, içten yansımaz. Elbette kullandığımız bu kavramlar, olayı idrak için kısır kelamlardır. Allah, beşerî manadaki tüm bu kavramlardan da münezzehtir. İşte bunun için… Yazarın bu cümlesi sakattır.

Nur örneği bile nihayetinde bir benzetmedir; Allah bütün benzetmelerden, teşbihlerden, tasvirlerden yücedir. Ancak idrakimizin dili mecazla işlediği için, mecburen benzetiriz.

Mühim olan, mecazı hakikat zannetmemektir. “Beyin=Allah” diyen yaklaşım, mecaz ile hakikati birbirine karıştırmış, mahlûku Hâlık’la eşitlemiş bir bakıştır. İtikadın selameti için bu tür cümlelerden titizlikle kaçınmak gerekir.

2.SUAL…

Beyni tanımak; Allah esmasını tanımak mıdır?

2.CEVAP…

Elbette her varlık gibi beyin de esmâ bileşimlerinden oluşmuş, ama beyin esmâ bileşimlerini zuhur etmez. Zira beyin de bir organdır ve ruhun emrindedir.

Beyin, ruhun dünyaya açılan bir işlem merkezidir. Esmanın bileşimi, tüm varlıkta olduğu gibi beyinde de vardır; fakat esmanın asıl zuhur ettiği yer, kalp ve ruh sahnesidir. Beyni merkeze aldığında, insandaki esma tecellisini sadece nöron ateşlenmesine indirmiş olursun. Oysa “Hayy” isminin diriliği, “Alîm” isminin ilmi, “Hakîm” isminin hikmeti, beyinden önce ruhun idrak sahasında zuhur eder.

Kişi yapmış olduğu zikirlerle ruhun beyni kullandırmaya yönlendirir. Öyle okunan zikir cihetiyle beyin, ruhun hizmetinde ram olur. Yoksa beynin hizmetinde değildir.

Zikir, ruhu uyandırır; ruh uyandıkça beyni komuta etmeye başlar. Normalde çoğu insanda beyin öndedir, ruh arkada sürüklenir. Esma zikirleri, fıtrata uygun ve dengeli okunduğunda, bu yönü tersine çevirir: Ruh öne geçer, beyin ise ruhun emrindeki bir araç hâline gelir. Böylece insan, sadece akıl hesabıyla değil, kalp ve ruh basiretiyle görmeye başlar.

Aynı beyin gibi kalp ve tüm organlar, ruhun emrindedirler. Dolayısıyla sadece beyni değil, hangi varlığı tanırsak tanıyalım, eşya olan tümünün hakikati, Allah’ın esmâları diye bildiğimiz kuvvelerin bir şule nur üzerinde yaptığı nakışlarla husule gelmiştir.

Hem kalp, hem beyin, hem diğer organlar, hem de dış âlemdeki her şey, Esma-i Hüsnâ’nın farklı bileşimlerle dokunduğu birer sahnedir. Eşyayı tanımak, esmayı okumaktır; ama eşya “Allah’ın kendisidir” demek değildir. Esma nakşını görmek, nakşı nakşedene ulaştırmalıdır; nakşı ilah ilan etmek, putçuluğun ince versiyonudur.

Zaten dikkat edersek, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, ayakkabısıyla miraca çıkmıştır. Yani tepeden tırnağa tüm eşyanın hakikatini seyir etmiştir. Bunu beyinle kayıtlamak büyük bir hatadır.

Miracın ayakkabıyla oluşu, bütün bir varlık sahnesinin, en zahir unsuruna kadar hakikat seyri içinde olduğuna işarettir. Yani sadece “yüksek bilinç hâlleri” değil, sıradan görünen her şey de esma tecellisinden nasiplidir. Miraç, sadece beyin frekansının yükselmesi değildir; Habib’in (sallallahu aleyhi ve sellem) zatî mirasıdır, ruhuyla, kalbiyle, bedeniyle ve bütün eşya sahnesiyle Rabbi’nin huzuruna kabulüdür.

3.SUAL…

İslâm, ötendeki yukarıdaki tanrıdan değil, her an esmâsıyla varlıkta açığa çıkan Allah’tan söz eder deniliyor mana ehli tarafından, bu işin gerçeği nedir?

3.CEVAP…

Burada ise, Allah’ın rububiyeti ele alınmış ama ulûhiyet ve melikiyetini göz ardı etmiştir. Allah elbette rububiyeti ile tüm varlıkları kendisiyle kaim eylemiştir. Çünkü nurundan var eylemiştir.

Evet, İslâm, uzak bir köşede oturan, ara sıra dünyaya karışan bir tanrıdan söz etmez; rububiyetiyle her an yaratmakta, diriltmekte, rızıklandırmakta olan Allah’tan söz eder. Fakat bu sürekli tasarrufu, Allah’ı mahlûkat düzeyine indirgemez. Rububiyet, ulûhiyetin ve melikiyetin gölgesinde anlaşılmalıdır: O hem Rab’dir (terbiye eden), hem Melik’tir (mülkün sahibi), hem de İlah’tır (ibadete tek layık olan).

Aynı zamanda da rububiyetiyle de kaim kıldığı varlık ile de onun yaptığı dokuma ve nakış sınırlanamaz. Yani “subhâne rabbiye’l-a‘lâ”dır. Ama ulûhiyetiyle ise, mutlak zatı olarak tümüyle sübhan olup asla ve asla hiçbir varlıkla cem edilemez.

“Sübhâne rabbiyel-a‘lâ” derken, hem terbiye eden Rabbimizi tazim ederiz, hem de O’nun her türlü ortaklıktan, birleşmeden, hulûlden, mekâna girmekten yüce olduğunu ikrar ederiz. Rububiyetiyle bize şah damarından yakın olan, ulûhiyetiyle hiçbir şeye benzemez. İşte bu dengeyi kaybeden, ya gökte uzak bir tanrı hayaline düşer ya da “her şey O’dur” diyerek itikad sınırını aşar. Tevhid, bu iki ifratın arasında ince bir sırat köprüsü gibi durur.

Velhasıl…

“Nereye dönerseniz dönün, işte Allah’ın vechi oradadır.” (Bakara, 2/115) ayeti, gördüğüm hiçbir varlığın Hâlık’tan bağımsız olmadığını, ama hiçbir varlığın da Hâlık’ın zatı olamayacağını öğretir; “Hiçbir şey O’na benzemez. O, işitendir, görendir.” (Şûrâ, 42/11) ayeti, beyni, kalbi, varlığı Allah’la eşitleyen her anlayıştan beni korur.

“Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 50/16) ayeti, Allah’ı gökte aramayı bırakıp, ilim ve kudret tecellisinin her an içimde ve etrafımda işlediğini fark etmeye çağırır.

Resûlullah’ın “Allah vardı ve O’nunla birlikte hiçbir şey yoktu.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 1) buyruğu, bütün yaratılmışları, O’nun nurundan yansımış gölge varlıklar olarak görmemi sağlar; yine “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır.

Kim onları ihsâ ederse cennete girer.” (Buhârî, Tevhid 12; Müslim, Zikr 6) hadisi, esmayı beyne sıkıştırmak yerine, tüm varlıkta, özellikle de kalbimde okumam gerektiğini fısıldar; ben de şöyle bir hikmetle kendime yönelirim: “Ben Allah değilim, beyin de değil, eşya da değil.

Fakat Allah’ın esmasını okuyup O’na kul olmayı öğrenmek üzere yaratılmış bir aynayım. Aynamı putlaştırmadan, aynamda parlayan nuru Hakk’a nispet ettiğim sürece, hem tevhidi korur, hem de varlık sahnesini esma kitabı gibi okuyarak marifet yolunda ilerlerim.