431) MÜRŞİDİN GÖREVİ VE TESLİMİYET HÂLİ

Teslim olma hâline geçen, kalbi tasfiyesi başlamıştır. Tabii ki bu, manevi ilim yolcularının talim ve terbiyesi için olan prensiplerdir. Zahiri ilimde ise, bu kurallar pek bir anlam ifade etmez.

Teslimiyet başlarken kalp, nefsin kaba tortularından arınmaya başlar; akıl tek başına hükümran olmaktan iner, kalp ile birlikte yürümeyi öğrenir.

Bu hâl, laboratuvarla, diploma ile, salt zahiri müktesebatla anlaşılmaz. Manevi ilim yolcusu için teslimiyet, kalemin mürekkebi gibidir; teslimiyet yoksa, yazı da yoktur. Zahiri ilim, harfi öğretir; manevi ilim, o harfe ruh üfler. Teslimiyet, o ruhun nefes alışıdır.

O yüzden de, zahir ilimle ilimlenenler, manevi ilim erbaplarına ve yolcularına dil uzatırlar. “Saçmalıyorlar.” derler. Çünkü manevi dünyadan bihaberdirler.

Zahirle dolan, batından habersiz olunca, batın ehlinin dilini delilik sanır. Nefsi akla put yapmış olan, kalbin lisanını masal zanneder. Manevi hâl gelince, kelam değişir; kelam değişince, zahire takılı kalan bunu “saçmalık” görür.

Aslında gördüğü, kendi darlığıdır. Manevi dünyadan bihaber olan, kalbiyle hiç yolculuk yapmadığı için, kalp üzerinden konuşanları yok sayar. Hâlbuki nice zahir âlimi vardır ki, bir tek hakiki teslimiyet ehlinin önünde talebe olsa, ilmi de yerini bulur, kalbi de yerini bulur.

İlim talep ettiği kişiyi sorgulamamak, Yunus’un Taptuk Emre’ye gönülden teslimi, ondan çıkan kelamı sorgulamaması olayıdır.

Buradaki sorgulamamak, kör taklit değildir; bu, kalbin şahitliğiyle gelen bir emin olma hâlidir. Yunus, Taptuk’un kapısına geldiğinde, önce kalbi “Bu kapı hak kapısıdır.” diye tasdik etti; sonra dili ve nefsi teslim oldu. Bu yüzden Taptuk Emre’den çıkan her kelamı, kalbin terazisinde tarttı ama nefsinin şüphesine yem etmedi.

Gerçek teslimiyet, nefsi susturup kalbi konuşturmaktır. İlim talep ettiği kişide, esma nakşının, muhabbetin, edebin kokusunu alan talip, ondan gelen kelamı, kendi hevasına göre parçalamaz; “Bu söz bana ağır geldi.” deyip kaçmaz; “Bu söz benim nefsimi kesti, demek ki ilacım buradan geliyor.” der.

Öylece kalbi damarı açılıyor ve Muhammedi nurun akıntısı oluşmaya başlıyor. Teslimiyetle kalpteki “dar damarlar” açılınca, nuri Muhammedi akmaya başlar; o nur, kalbi genişletir, göğsü ferahlatır, idraki derinleştirir. Kalp damarı açılmadan, Muhammedi nur o kalpte dolaşacak saha bulamaz.

Teslimiyet, adeta manevi anjiyo gibidir; tıkalı damarları açar, kalbi nura müsait hâle getirir. Nefsin direnci kırıldıkça, salavatla, zikirle, muhabbetle o nur gönüle ince ince sızar. Kişi, bunu bazen bir cümlede, bazen bir bakışta, bazen bir susuşta hisseder; ama bilir ki, hepsinin kaynağı Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in nurudur.

Günümüzde var olan sosyal medya karabalığı ile artık bu teslimiyet hâli yok olmak üzeredir. Herkesin “ben de konuşacağım” diye kürsüye çıktığı bir çağda, kimsenin “susup dinleyeyim” dememesi, teslimiyet damarını kurutuyor. Sosyal medya, nefse sahne, egoya minber oldu.

Herkesin elinde bir megafon, kimsenin elinde bir diz çökmüşlük yok. Teslimiyet, kalbî bir edeptir; karabalığın ortasında, like sayısına göre fetva arayan zihinlerde bu edep barınamaz.

O yüzden hakiki mürşid gören de, önce Google’a danışıp sonra mürşidi tartmaya kalkıyor. Bu çağda teslimiyet, adeta korumaya alınması gereken nadide bir çiçek gibidir; rüzgâra karşı gözetilmezse, kökünden sökülür.

Aslında millet mürşidi yanlış anlar… Mürşid, insanın teslimiyet melekesini canlandırmak içindir. Yoksa kendisine bağlayıp, kendisine hizmetkâr etmek için değildir.

Mürşidi, “kendine kul toplayan” bir reis gibi görenlerin gözünde, teslimiyet de kulluk sanılır. Hâlbuki mürşid, kulun Allah’a teslimiyet damarını uyandırmak için vardır. Mürşid, kendine bağlayan değil, Allah’a götüren kimsedir. “Gel bana tap.” demez; “Benimle Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in nuruna tutun.” der.

Teslimiyet melekesini uyandıran mürşid, talibini kendine pranga vurmaz; bilakis nefis prangalarından kurtarır. Gerçek mürşid, kendisine hizmetkâr toplamaz; Hakk’a hizmet yolunda, talibini Hakk’ın nazargâhı olan kalbine bakmaya çağırır.

Önce şunu bilmeliyiz: Rabbimiz “Ey iman edenler! Allah’tan sakınalım ve sadıklarla beraber olalım.” buyuruyor (Tevbe, 9/119). Bu emri, kuru bir cümle gibi değil, teslimiyet için açılmış ilahî bir kapı gibi görmeliyiz. Hakikati yaşayan sadıklarla beraber olmanın, kalbimizin yumuşaması ve teslimiyet melekemizin uyanması için bir rahmet olduğunu unutmamalıyız.

“Rabbimize yönelip O’na teslim olalım.” diye emredilen Zümer Sûresi’nin bu çağrısını (Zümer, 39/54), yalnızca dilimizle değil, hâlimizle karşılamalıyız. Mürşide teslimiyeti, Allah’a teslimiyetin terbiyesi olarak anlamalıyız. Mürşidi kendimize put yapmamalı, onu Hakk’a götüren bir köprü olarak görmeliyiz. Teslimiyeti şahıslara tapınmak zannetmemeli, nefsimizin direncini kırıp Rabbimize yönelmenin bir okulu olarak idrak etmeliyiz.

“Bilmiyorsak zikir ehlinden soralım.” emrini (Nahl, 16/43) kulak ardı etmemeliyiz. Bu emrin, aklı kapatmak için değil, aklı edep içinde kullanmayı öğrenmemiz için geldiğini anlamalıyız.

İlim talep ettiğimiz kişide emanet, edep ve sünnet çizgisini görüyorsak, ondan gelen sözü nefsimizin şüphesine yem etmemeliyiz. Hak kapısına vardığımızda, nefsimizin “ben bilirim” iddiasını bırakıp, dinlemeyi ve diz çöküp susmayı da bir zikir gibi görmeliyiz.

Peygamberimizin “Âlimler peygamberlerin varisleridir.” hadisini (Ebû Dâvûd, İlim 1; Tirmizî, İlim 19) sık sık hatırlamalıyız. Bu mirasa dil uzatarak kendi kökümüzü kesmememiz gerektiğini bilmeliyiz.

Ehlisünnet çizgisinde duran âlimlere, ariflere ve manevi rehberlere gösterdiğimiz hürmetin, aslında Resulullah’a ve onun getirdiği dine hürmet olduğunu unutmamalıyız.

Mirası inkâr ettikçe köksüzleşeceğimizi, mirasa hürmet ettikçe teslimiyetimizin olgunlaşacağını görmeliyiz.

Bu çağın sosyal medya gürültüsü içinde, teslimiyet duygumuzun zayıflamaya çok müsait olduğunu fark etmeliyiz. Herkesin konuştuğu, kimsenin dinlemediği bir ortamda, bizim özellikle susmayı, dinlemeyi ve kalbimizi hak kapısına yatırmayı öğrenmemiz gerektiğini unutmamalıyız.

Hak meclislerini ekran kalabalığıyla karıştırmamalı, like ve yorum peşinde koşarken teslimiyet damarımızı kurutmamaya dikkat etmeliyiz.

Teslimiyet hâline girdiğimizde kalbimizin tasfiyesinin başladığını bilmeliyiz. Nuri Muhammedi’nin, teslim olan kalpte daha berrak aktığını hatırımızda tutmalıyız.

Mürşidin görevini, bize hizmetkâr toplamak değil, içimizdeki teslimiyet melekesini uyandırmak olarak görmeliyiz. Böyle baktığımızda hem istismardan korunacağımızı hem de gerçek manada Allah’a teslim olmanın lezzetini tadacağımızı unutmamalıyız.