Görüyorum dediğimde veya duyuyorum dediğimde esmalar mı konuşuyor? Esasında Basîr, Semî vs. onlar mı? Yoksa benlik mi? Hani ahirette ayrı ayrı sorulacakmış ya, bunun aslı ne?
Bu sorunun merkezinde şu var: “Ben” derken kim konuşuyor? Dilimde “ben” diyen kim? Esma mı konuşuyor, yoksa esmanın bileşiminden doğan benlik mi?
Ahirette her nimetten sorulacağımıza göre, göz, kulak, dil gibi nimetlerin hesabı da bu “ben” diyen merkezin üzerinden açılacaktır. Yani mesele, esmayı tanımak kadar, esmanın bileşkesiyle ortaya çıkan benlik şuurunu da tanımak meselesidir.
Bunu bir örnekle cevaplayayım; arabam 120 km hızla gidiyor dediğimizde, bunu araba hüviyetine sahip olan araç bu hızla gidiyor, demek istiyoruz.
Burada “arabam gidiyor” derken, ne lastik tek başına gidiyor, ne motor tek başına gidiyor, ne de direksiyon tek başına gidiyor. Tüm parçalar bir araya gelince “araba” dediğimiz hüviyet ortaya çıkıyor.
Biz de cümlemizi o hüviyete izafe ediyoruz. Aynen bunun gibi, insanda da tek tek esmalar tek başına “ben” demez. Esmaların bileşiminden husule gelen varlık yapısına “ben” deriz. Yani Basîr (gören), Semî’ (işiten) gibi esmalar, bizde gören-işiten imkânı açar; ama “görüyorum, duyuyorum” diyen, o bileşkenin kazandığı benlik şuurudur.
Mazotu ayrı hız yapıyor, farı hız yapıyor, motoru ayrı hızlı gidiyor, motor yağı hız yapıyor demiyoruz. Aracın tüm aksanları bir aradayken aracımız meydana gelir. Araç bir hüviyet alarak hız yapacak konuma gelir.
Nasıl ki mazota “hız yapıyor”, farlara “hızlandı” demiyorsak, insanda da tek tek esmalara “ben” demeyiz. Esma, ruhta birer kuvve olarak durur; beden ve ruh bir araya gelip canlı sistem hâline gelince, o bileşkeden “ben” diyen bir şuur çıkar.
Burada esmalar sebep, benlik sonuç gibidir. Yani esmalar olmazsa benlik olmaz; ama esmalar, bizzat “ben” değildir. Bu ayrımı iyi bilmeliyiz ki, esmanın tecellisini tanrısallaştırmadan, kul olma bilincimizi koruyabilelim.
İşte insan da öyle, 99 esmanın her biri ayrı bir özellik bize katar. 99’un tümü bir arada Allah tarafından belirlenmiş bileşenler olarak bileşim oluşturunca, bir özel bileşke oluşturup bize hüviyet kazandırır. İşte bu noktada benlik sahibi oluruz. Benlik kazandıktan sonra da koku alırız, ses duyarız, konuşuruz vs. amellerde bulunup bir yapı oluruz.
İnsana “99 esmanın bileşkesi” dememizin sebebi budur. Her esma (isim) ayrı bir renk, ayrı bir kuvve, ayrı bir istidat olarak içimizde bulunur. Bu isimler, Allah’ın ezelî ilminde belirlediği bir dengeyle bir araya gelince, o kişiye ait özel bir “ben” doğar.
Bu benlik, ne ilahî zattır ne de bağımsız bir merkezdir; esmanın dokuduğu bir kul hüviyetidir. Koku almak, işitmek, görmek, konuşmak, karar vermek gibi bütün fiiller, bu bileşkenin amelleridir. Yani “görüyorum” dediğimizde, Basîr isminin tecellisiyle görme imkânı doğar; ama “görüyorum” diyen, o tecelliye mazhar olan kulun benlik şuurudur.
Bedenimizde gördüğümüz ve göremediğimiz her uzvumuzun ve her bir hücremizin birbirine bağlı olarak, tıpkı bir makine gibi çalışıp hüviyet sahibi olur.
99 esmadan meydana gelmiş bir bileşke olan varlığının bakımını güzel yaparsan, tıkır tıkır kusursuz bir şekilde işleyen bir makine gibi ruhunu besler. Gerekeni yapmazsan, arıza veren araç gibi ruhunu yarı yolda bırakır. Sorun yaşatan kendi yolda kalır. Allah’a bir zararı ulaşmaz.
İnsanın bedeni bir makine gibi çalışırken, ruh bu makinenin hakikî sahibidir. Esmalar, ruhun ve bedenin içine nakşedilmiş programlar gibidir. Bakımını güzel yaptığımızda, yani imanla, zikirle, helal-haram hassasiyetiyle yaşadığımızda, bu sistem ruhumuzu taşıyan kusursuz bir araç olur.
İhmalkâr davrandığımızda, günah ve gafletle sistemi bozduğumuzda ise, arıza veren bir araba gibi yolda kalırız. Ahirette sorgu, “niye bu makineyi böyle kullandın?” üzerinedir; çünkü Allah bizim üzerimizde esma programını kurmuş, biz de o programı ya fıtrata uygun işlemiş ya da bozmuş oluruz. Zulmeden kendine zulmeder; Allah’a asla bir eksilme ulaşmaz.
“Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez. Fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yûnus Sûresi, 44. ayet meali) Bu ayet, benliğimizi ve sahip olduğumuz esma bileşkesini nasıl kullandığımızın tamamen bize ait bir tercih alanı olduğunu bize hatırlatır.
Aynı Kur’an ayetleri de öyle. Baştan sona bütün ayetler, tek bir şey olan insanın hakikatini anlatır. Gereğini yapmazsan kendine zulmetmiş olursun. Allah kimseye zulüm etmez.
Kur’an, gökte dolaşan teorik bir kitap değildir; insanın hakikatini, fıtratını, benliğini, esma bileşkesini okuyuşudur. Her ayet, bir yönüyle bizim iç dengemize hitap eder. Kur’an’ı duyup da gereğini yapmadığımızda, aslında kulak nimetine, kalp nimetine, idrak nimetine zulmetmiş oluruz.
Allah, bize esma potansiyeli verip yol göstermiş, kitabını indirmiş, resulünü göndermiştir. Bundan sonra yanlış kullanımın faturası, kulun kendisine döner.
“Andolsun, insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tîn Sûresi, 4. ayet meali) diyerek şerefimizi bildiren Rabbimiz, başka bir ayette “Size kulaklar, gözler ve kalpler verdik. Ne kadar da az şükrediyorsunuz.” (Mü’minûn Sûresi, 78. ayet meali) buyurur. Yani kulak, göz ve kalp, esmanın bizdeki en bariz tecelli sahalarıdır. Bunları nasıl kullandığımız, ahirette nasıl hesaba çekileceğimizin ana konusudur.
Önce şunu bilmeliyiz: Görüyorum, duyuyorum, konuşuyorum dediğimiz her hâlde, Allah’ın Basîr, Semî’, Kelîm gibi isimlerinin tecellisine muhatap olduğumuzu unutmamalıyız. Bu fiilleri gerçekleştirirken “ben yapıyorum” derken, esmaların bize emanet edilmiş bir bileşke oluşturduğunu ve bu bileşkeden doğan benliğin sorumluluk taşıdığını hatırlamalıyız.
Esmaların bizde tecelli ettiğini bilirken, asla “Ben ilahî özüm, ben tanrısal bir varlığım.” gibi batıl anlayışlara kaymamalıyız. “Allah varlıkta isim ve sıfatlarıyla tecelli eder, zatıyla hiçbir mahlûka karışmaz.” ölçüsünü zihnimize ve kalbimize yerleştirmeliyiz. Kendimizi, esmanın gölgesiyle yürüyen aciz bir kul olarak görmeli, benlik davasına değil, kulluk davasına sarılmalıyız.
Bedenimizin ve ruhumuzun bir makine gibi işlerken, esma programına göre çalıştığını düşünmeliyiz. Bu ilahî programı zikirle, ibadetle, helal-haram hassasiyetiyle korumamız gerektiğini unutmamalıyız. Günah ve gafletle sistemi bozduğumuzda, arızayı Allah’a fatura etmemeli; “Ben kendi nefsime zulmettim.” diyerek tövbeye yönelmeliyiz. “Şüphesiz Allah, insanlara zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yûnus 44) ayetini hayat ölçüsü hâline getirmeliyiz.
Kur’an’ın baştan sona insanın hakikatini anlattığını bilmeliyiz. Ayetleri okurken sadece dilimizle değil, kalbimizle ve benlik şuurumuzla “Bu ayet benim hangi hâlime ışık tutuyor?” diye sormalıyız.
Kur’an’ı anlamadan da okusak, onun Allah kelamı olduğuna iman edip okuduğumuzda ruhumuzun beslendiğini unutmamalıyız. Fakat anlamını öğrenme imkânımız varken, ehil olanlardan öğrenmeye gayret etmeli ve ayetleri kendi heva ve hevesimize göre eğip bükmemeliyiz.
Ahirette her nimetten sorulacağımızı, kulağımızın, gözümüzün, kalbimizin ve benliğimizin hesabının tek tek sorulacağını hatırlamalıyız. “O gün, kulakları, gözleri ve derileri, yaptıkları şeylere aleyhlerinde şahitlik edecektir.” (Fussilet Sûresi, 20. ayet meali) ayetini düşünerek, benliğimizi ve organlarımızı hak yolda kullanmaya gayret etmeliyiz. Esma tecellilerini bizi azdıran değil, Hakk’a yaklaştıran bir vesile hâline getirmeye çalışmalıyız.
Bütün bunların sonunda şunu da unutmamalıyız: Biz esmayı tanımak için yaratıldık. Esmayı tanıdıkça, hakikatte kendimizi değil, Rabbimizi tanıyacağız. “Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr 33) hadis-i şerifini rehber edinmeliyiz.
Kalbimizi temiz tutmaya, amelimizi esmanın şanına uygun hâle getirmeye çalışmalıyız. Böyle yaşarsak, “görüyorum, duyuyorum” diyen benlik, kendini ilahlaştırmadan, esmanın emanetini taşıyan bir kul olarak Rabbine dönecektir.