438) İLİM YOLCUSUNUN EN BÜYÜK GİRDABI438)

İlim yolunda olan talebelerin en büyük girdabı, öğrendikleri birkaç mukaddimeyle kendilerini muallimlerinden daha üstün görme hissiyatlarına bürünme çabalarıdır.

İlim yolunun ilk tuzağı, “birkaç hakikat duydum, artık biliyorum” zannıdır. Talebe, aldığı birkaç mukaddimeyle kalbinde gizli bir büyüme yaşar; dilinde hâlâ “talebeyim” dese bile, iç dünyasında muallimiyle yarışmaya başlar.

Hâlbuki ilmin bereketi, önce haddini bilmekle başlar. Kendini muallimden üstün görme eğilimi, ruhun en ince yerinden sızan şeytani bir fısıltıdır. Çünkü şeytanın ilk kayması da “ben ondan üstünüm” cümlesiyle başlamıştı.

Gerçek muallimler alçak gönüllü olup tüm üstünlük taslama kabiliyetlerini yerle yeksan etmişlerdir. Hakiki muallim, içindeki “önde olma” duygusunu defalarca imtihandan geçirmiş, nefsini kırmış ve kalbini yumuşatmış kimsedir. Onun büyüklüğü, kendini büyük görmesinde değil, kendini hakikatin önünde küçültmesindedir.

Gerçek muallim, talebesine de bunu öğretmek ister: “Önce benliğini indir ki, gönlüne nur insin.” Üstünlük taslama kabiliyetini yerle bir etmeyen, hakikatte muallim değil, bilgiyi kullanarak nefsi besleyen biridir.

Zira tüm önde olma hissiyatları şeytani olup, kişiyi mutlak teslimiyetten uzaklaştırır. Önde olma arzusu, ilk bakışta “gayret” gibi görünse de, kökünde şeytani bir kıpırtı taşır. Mutlak teslimiyet hâli, “ben bilmem, bana bildirilenle yürürüm” demeyi gerektirir.

Talebe, “ben artık daha iyi biliyorum” demeye başladığında, teslimiyet damarında incelme olur. Giderek, sözün sahibine değil, sözün kendisine bağlanır; hatta zamanla kendi yorumuna secde etmeye başlar. Oysa ilim yolunda esas olan, muallimi ilahlaştırmak değil; muallimin gönlünde seyreden muhammedi nurun izine teslim olmaktır.

Ayrıca şeytani hissiyat, yanlış bilgi yönelimleriyle itikadî konularda da talebeyi yönlendirip asli hedeften uzağa düşmesini hedefler. Şeytani dürtü, sadece ahlak zemininde değil, itikat alanında da devreye girer. Talebe, kendini mualliminden üstün görmeye başlayınca, itikadî konularda da “ben daha farklı ve derin anlıyorum” vehmine kapılır.

Bu vehimle, asırlardır ihya olunmuş ehlisünnet çizgisini hafife alır; “ben yeni bir şey söylüyorum” zannıyla aslında kadim hakikatlerden uzaklaşır. Böylece asli hedef olan marifetullah yerine, kendini ispat peşine düşer; hakikat arayışı yerini “benlik davası”na bırakır.

Öylece onları asli vazifelerinden geride bırakır. Bu girdabın neticesinde talebe, asli vazifesi olan “kulluk, edep, teslimiyet, nefis tezkiyesi”nden geri kalır. Zikri, tefekkürü, namazın huzurunu ve Kur’an’la derin bağını kaybetmeye başlar.

Dışarıdan bakıldığında çok konuşan, çok yazan, çok itiraz eden biri hâline gelse de; içeride, öz hakikatle irtibatı zayıflamış bir gönül hâline düşer. İlim onu yüceltmek yerine, hesabını ağırlaştıran bir yüke dönüşür.

Gerçek şu ki, ben bir hanif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirmiş bulunmaktayım. Ve ben müşriklerden değilim. (En‘âm Suresi 79) demek ki kişi, yüzünü hanif olmayarak da yaratana çevrilebilir. Yani her hâl ve şartta yüzümüz sadece ona dönüktür. Esas olan ise, hanif yani şirksiz olarak yüzümüzü ona çevirmektir. Çünkü her hâl ve şartta sadece Allah’a kuluz.

Yüzümüzü gökleri ve yeri yaratana çevirmek, sadece dilimizle “Allah” demek değildir; kalbimizin yönünü, niyetimizin merkezini, sevgimizin kıblesini ona çevirmektir. Ama ayetin ince işareti şudur: Yüzünü yaratana çeviren herkes hanif değildir.

Demek ki bir insan Allah’ı anarken bile şirk karışımı bir yöneliş içinde olabilir. Asıl mesele, hanifçe yönelmek, yani hiçbir ara ilah, hiçbir gizli benlik davası, hiçbir gizli makam sevgisi karıştırmadan dönmektir. İlim talebesinin de en büyük imtihanı buradadır: Allah’a yöneldiğini zannederken, nefsini ve bilgisini yücelten bir şirk perdesinin altına gizlenebilir.

Doğru evet… Birçok yeteneğin var… Ama tüm bu yetenekler sende Allah’a kul olarak mevcut, Allah olarak değil. İşte bunu fark et ve kendinden bir ortaya çıkan ilahi bir bürünmenin olmadığını fark et. Yoksa firavun olursun. Bir Musa gelir ve seni suda boğdurur da, senin kendini kurtaracak bir gücün dahi kalmaz.

Yeteneklerimizi, bize emanet edilmiş birer “imtihan sermayesi” olarak görmeliyiz. Güzel konuşmak, iyi yazmak, derin anlamak, hızlı kavramak… Bunların hiçbirisi bizi “özel, dokunulmaz, yanılmaz” yapmaz. Bilakis, sorumluluğumuzu artırır.

Bu yetenekler, bizde Allah’a kul olarak mevcuttur; asla “ilahî bir bürünme”nin işareti değildir. Kendinde ilahî bir öz taşıdığını zannetmek, firavunluğun modern hâlidir.

Bugünün firavunları asa görmez ama boğulmayı bekleyen benlikler taşırlar. Musa misali bir hakikat nefesi gelip, “sen kuldun, Rab olmadın” dediğinde, insanın elinde tutunacak hiçbir gücün kalmaması işten bile değildir.

Yani sen her hâl ve şartta sadece abdullah’sın… İslam’daki emir ve yasaklara uymak zorundasın. Yoksa onca bilgine rağmen kaybedersin. Unutmamalıyız ki bizim şerefimiz “bilmekten” önce “kul olmaktır.” Adımız ne olursa olsun, hakikatimiz “Abdullah”tır: Allah’ın kulu.

İlim yolunda yürürken, emir ve yasaklara riayet etmeden, namazı hafife alarak, helal-haram sınırlarını esneterek yol alabileceğimizi sanmamalıyız. İlim, ibadeti ve takvayı beslemiyorsa, kalbi taşlaştırır. Onca bilgiye rağmen kaybedenlerden olmamak için, her hükmü önce kendi nefsimize indirmeli, her hakikati önce kendi hayatımıza taşımalıyız. Yoksa dilimiz dolu, kalbimiz boş kalır.

İlim yolunda yürürken şunu unutmamalıyız: “Onların çoğu Allah’a iman etmezler, ancak şirk koşarak iman ederler.” (Yusuf Suresi, 106) bize, yönelişlerimizin içine karışan gizli benlik paylarını hatırlatıyor. “İçinizden, orta bir ümmet olmanız için (sizi böyle kıldık)…” (Bakara Suresi, 143) ayeti, ilim ve nefis arasında dengeyi korumamız gerektiğini fısıldıyor.

Kalbimize şu hadis-i şerifi de nakşetmeliyiz: “Kim ilmi âlimlerle tartışmak, cahillerle mücadele etmek ve insanların dikkatini üzerine çekmek için öğrenirse, ateşteki yerini hazırlasın.” (Tirmizî, İlim 19) Bu uyarı, talebenin en büyük girdabına doğrudan temas ediyor. İlim, başı secdeye götürmüyorsa, dili kılıç gibi keskin kılar ama kalbi taş gibi sertleştirir. Biz, ilmi başımızı secdeye, gönlümüzü tevazuya, adımlarımızı hanifçe teslimiyete götüren bir yol kılmalıyız.

Önce şunu bilmeliyiz: İlim yoluna adım attığımız anda, nefsimizin de bu yola bizimle birlikte girdiğini unutmamalıyız. Öğrendiğimiz her yeni bilgi, nefsimize de yeni bir “üstünlük malzemesi” sunuyor.

Bu yüzden her hakikati duyduğumuzda, içimizdeki “ben biliyorum” duygusunu hemen yakalamalı ve onu susturmayı alışkanlık hâline getirmeliyiz. İlim bizi büyütmüyor, küçültüyorsa selamette olduğumuzu fark etmeliyiz.

Muallimlerimize ve öncülerimize bakarken, onları ilahlaştırmadan ama hafife de almadan, dengeli bir hürmet çizgisi tutturmaya çalışmalıyız. Onların da beşer olduğunu, hata edebileceklerini ama bizim onlardan önce hakikate hürmet etmemiz gerektiğini unutmamalıyız.

Bir söz Kur’an ve sünnetle örtüşüyorsa, kimden gelirse gelsin almayı; örtüşmüyorsa, kim söylerse söylesin edep içinde kenara koymayı öğrenmeliyiz. Böyle yaptığımızda hem fanatizmden kurtulacağımızı hem de saygımızı kaybetmeyeceğimizi bilmeliyiz.

Hanifçe yönelmenin ne demek olduğunu kalbimize yerleştirmeliyiz. Yüzümüzü gökleri ve yeri yaratana çevirirken, içine benlik, makam, itibar ve “önde olma” arzusunu karıştırmamaya gayret etmeliyiz.

İlimle yürürken, içimizde gizlenen firavun damarını her gün yoklamalıyız. “Bende var olan her yetenek, bende Allah’a kul olarak mevcuttur.” cümlesini kendi içimizde sık sık tekrar ederek, kendimizi ilahi bir bürünme sanma hatasına düşmemeye çalışmalıyız.

İbadeti, ahlakı ve takvayı ilmin önüne geçirmeliyiz. Namazımızı, zikrimizi, helal-haram hassasiyetimizi zayıflatarak yürüyen bir ilim yolunun, bizi asıl hedeften uzaklaştıracağını bilmeliyiz.

Her yeni öğrendiğimiz bilgi için, “Bu bana nasıl bir sorumluluk yükledi?” sorusunu kendimize sormalıyız. Sadece başkalarını eleştirmek için değil, önce kendi nefsimizi düzeltmek için ilim talep etmemiz gerektiğini unutmamalıyız.

Son olarak, kendimizi her hâl ve şartta “Abdullah” olarak görmeyi şiar edinmeliyiz. “Ben âlimim, ben bilir, ben anlarım.” cümlelerini dilimizden ve gönlümüzden temizlemeye gayret etmeliyiz.

“Ben kulum, ben muhtacım, ben öğrenmeye ve düzelmeye mecburum.” diyen bir iç sesle yürüdüğümüzde, hem ilmin bereketine ereceğimizi hem de şeytani girdaplardan korunacağımızı bilmeliyiz.