Esmâ-i hüsnâ manalarını okurken Lâhût-i âlem hakkında da kısa bir izahat yapalım. Lâhût-i âlem; vecihten yansıyan nurun, üzerine tutunduğu ve tüm nurun üzerine işlenildiği, isimsiz ve resimsiz hem alansız ve mekânsız olan, hatta hatta olansız olan ve ol emrinin üzerine çizildiği ortamsızlık olarak anlayabiliriz.
Bilmemiz gereken bir husus da ferş olayıdır. Önceki konularda izahını yaptığımız hadisi şerifteki işaret kapsamınca Ferş; Allah, Nur-i Muhammedi’yi dört parçaya bölüp bir parçasını levha, bir parçasını arş ve bir parçasını da kalem olarak dönüştürürken, diğer kalan bir parça ile de tüm mahlûkatını var eylemiştir.
İşte bu dördüncü parça komple her şeyiyle ferşin ta kendisi olup, her bir yaratımda o yaratıma göre konumlanmaktadır. O konuma göre de levhadan üzerine kayıt açılıp kalem ile gerekli olan nakış dokuması işlenmektedir.
Ferş, makrodan mikroya her bir varlık olarak temaşa edilir ve her varlığın hüviyeti kendisine göre ferşin içeriğini oluştur. Dolayısıyla her bir insan ve insanın sahip olduğu her bir şey dahi, ferşin ayrı ayrı görüntüsünden başka bir şey değildir.
Lâhût-i âlemi, bizim idrak sınırlarımızın çok ötesinde olan, “ol” emrinin bile üstüne çizildiği bir ortamsızlık olarak düşünmeliyiz. Orada ne isim var, ne resim, ne yön var, ne mekân…
Sadece vecihten yansıyan nurun tutunduğu, nura ait ama nura da sığmayacak kadar ince bir hakikat alanı… Esmâ-i hüsnâ’yı okurken, her ismin hakikatini bu Lâhût-i ufkuna uzanan bir ışık gibi görmeye gayret etmeliyiz. Çünkü bizim dünyamızda gördüğümüz bütün isimli ve resimli âlemler, o isimsiz ve resimsiz boyutta gizlenen mana hazinesinin gölgesidir.
Ferş hakikatini konuşurken, Nur-i Muhammedi’yi merkeze almamız gerektiğini unutmamalıyız. Levh, arş ve kalem o nurdan ayrılan üç ana çizgi ise, geri kalan dördüncü parça da bütün mahlûkatın sahnesi olan ferşi oluşturur.
Yani makrodan mikroya, galaksiden bir hücreye, bir insanın kalbinden elindeki kaleme kadar gördüğümüz her şey, bu ferş hakikatinin farklı bir konumda aldığı şekildir. Her varlığa, ferşten kendine ait bir pay ve duruş verilmiştir; o paya göre levhadan kaydı açılır, kalem de o kayıt üzerine nakış işler.
Böylece biz, kendi hüviyetimizi yaşarken farkında olmadan ferşin üzerimize giydirilmiş bir görünümünü taşırız. Sahip olduğumuz her şey, “bana ait” sandığımız her varlık alanı, aslında ferşin ayrı ayrı görüntülerinden ibarettir. İşte ferş Allah olmayıp, Allah’ın mahlûkudur. İşte panteistler; Ferşe tanrı diyenlerdir.
Lâhût-i âlemi ve ferş hakikatini düşünürken, “O, göklerin ve yerin Rabbidir, arşın Rabbidir.” (Mü’minûn Suresi, 86. ayet meali) ayetiyle, arş ve ferş arasında hükmeden mutlak Rab’bi zihnimizde canlı tutmalıyız. “Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur.” (Bakara Suresi, 255. ayet meali) hitabının, ferş dediğimiz bütün mahlûkat alanını da kapsadığını fark etmeliyiz.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Allah vardı ve O’nunla birlikte hiçbir şey yoktu.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 1) hadisini, Lâhût-i âlemin “olansızlık” tarafını anlamaya bir anahtar olarak görmeliyiz.
“Gördüğün her suretin ardında, seni kendine çağıran bir nur saklıdır.” tarzındaki hikmetli sözü de, ferşi seyrederken arkasındaki Lâhûtî işareti okumamız gerektiğini bize hatırlatan ince bir nişan olarak gönlümüze yazmalıyız.
Esmâ-i hüsnâ’yı okurken, her ismi sadece dilimizle tekrar etmeyip, Lâhût-i âleme uzanan bir nur köprüsü gibi tefekkür etmeye çalışmalıyız. “Bu ismin zahirde gördüğüm yansıması nedir, batında hangi hakikate işaret ediyor?” diye sormayı alışkanlık haline getirmeliyiz. Böyle yaptığımızda, isimlerin arkasındaki isimsiz alanı bir nebze hissedebileceğimizi unutmamalıyız.
Ferş hakikatini düşünürken, kendi varlığımızı da ferşin içindeki küçük bir görüntü olarak görmeye gayret etmeliyiz. “Benim bedenim, hayatım, eşyam, sahip olduklarım” dediğimiz her şeyin, aslında Nur-i Muhammedi’nin dördüncü parçasından bize düşen bir pay olduğunu unutmamalıyız. Böyle baktığımızda, sahiplenme hırsımızın azalacağını, emanet şuurumuzun artacağını bilmeliyiz.
Her bir yaratımın, kendine göre ferş içeriğini taşıdığını ve levhadan açılan kayda göre kalemle dokunduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız.
Bu dokumanın tesadüf olmadığını, her ilmik ve her nakşın Rabbimizin ilminde yerli yerinde olduğunu bilmeliyiz. Karşımıza gelen her hâli, her kişiyi ve her imkânı ferş nakşının bir parçası gibi görüp, “Burada bana hangi esma okutuluyor?” diye sormayı unutmamalıyız.
Lâhût-i âlemi konuşurken, aklımızı zorlayıp şekil çizmeye çalışmak yerine, kalbimizle edep üzere durmayı seçmeliyiz. Bu alanın “isimsiz, resimsiz, mekânsız, olansız” olduğunu bilip, bu tarafa fazla tasvir yüklememeye dikkat etmeliyiz.
Bizim payımıza düşen kısmın, esmâ tecellilerini tanımak ve ferş sahnesinde bize verilen rolü hakkıyla oynamak olduğunu unutmamalıyız.
Lâhût, arş, levh, kalem ve ferş gibi kavramların, bizi kuru bir metafizik tartışmasına değil, daha derin bir kulluk şuuruna götürmesi gerektiğini unutmamalıyız. Ne kadar çok katman öğrenirsek öğrenelim, sonuçta “Ben kulum ve bütün bu katmanlar, Rabbimin sanatını okumam için önüme açılmış sahnelerdir.” diyebilmeyi merkezde tutmalıyız.
Böyle yaptığımızda, bilgiyle şişmek yerine, hakikatin önünde küçülmeyi ve Nur-i Muhammedi’den bize düşen payı daha edepli taşımayı ümit etmeliyiz.