449) SÜBHÂNEKE DUASINA DERİNLEMESİNE BAKIŞ

Hanefiler Subhâneke okur, Şafiiler Vecchettu okur. Aslında Efendimiz s.a.v. ikisini de okurmuş. Önce Subhâneke okur, sonra Vecchettu okur, sonra besmelede yaşamını gözden geçirir. Sonra Fâtiha sûresini tane tane okurmuş. Biz de bundan sonra öyle yapalım ki arınmamız hızlansın.

Sübhânekellâhümme ve bihamdik, ve tebârekesmük ve teâlâ ceddük (vecelle senâük)* ve lâ ilâhe ğayrük. (vecelle senâük)* bölümü sadece cenaze namazlarında (ve teâlâ ceddük’ten sonra) eklenerek okunur.

Allah’ım! Sen eksik sıfatlardan pâk ve uzaksın. Seni daima böyle tenzih eder ve överim. Senin adın mübarektir. Varlığın her şeyden üstündür.
Senden başka ilah yoktur.

“Sübhânekellâhümme” dediğimizde şöyle düşünürüz: Allah’ım, sen bendeki tüm mâna terkiplerinden berisin, sen benim hiçbir düşünsel yapımla sınırlanamazsın. Çünkü bendeki tüm mânalar sınırlı, sendeki mânalar ise sonsuz ve sınırsızdır.

İlk bakışta sanki iki ayrı güç ve kuvvet sahibi varlık varmış gibi göze gözüküyor: “benin güç ve kuvvetim” ve “Onun güç ve kuvveti”. Ben sınırlı, O sınırsız.

Ama “ve B-ihamdike” kelimesi işi bağlıyor ve diyor ki: Her ne kadar sen mutlak vücud olarak benden berîsen de benim tüm varlığımın her bir kuvvesi sadece seninle vardır. “B-ihamdike” kelimesinin başındaki “B” harfi olayı çözüyor ve zihinde ikiliğin oluşmasını engelliyor.

Toplu dersek: Allah’ım, sen benden tümüyle berîsin ama ben tüm güç ve kuvvetimle seninle varım ve varlığım sana aittir. Bu birinci bölüm… Hemen ilk tekbirden sonra bununla başlarız namaza.

Sonra “ve tebâreke ismük”, yani “Senin adın mübarektir.” Onun isminin mübarek olması çok önemli bir konudur. Çoğu kişinin zannettiği gibi biz kendi çapımızda bağımsız ve özgür kuvve sahibi olarak ve o da kendi alanında güç ve kuvvet sahibi olarak varlık göstermiş değildir.

Onun ismi ALLAH (الله) olup; O, bir dışsal veya içsel bizden ayrık bir tanrı adı değildir. Zira biz, onun kuvvet ve kudretiyle varlık planında farkındalığımıza ulaştık.

Onun zâtına “ا”, sıfatına birinci “ل”, esmâsına ikinci “ل”, ef’âline ise sondaki “ه” işaret eder. Yani “الله” ismi bizzat O’na işaret eder, onun için mübarek bir isimdir. “Allah” ismi, “ilah” isminden müştak değildir; yani “Allah” ismi “ilah”tan gelmemiştir.

“iİah” ismi, kişinin yönelim alanının teveccüh hanesi bağlamında kullandığı bir isimdir. Tarih boyunca çoğu insan, tapındığı objesine de bu ismi vermiştir.

Kişi kendinde olan hilafet sırrını bilmeden, sanki kendi tümüyle güç ve kuvvet babında da ayrı birim, Allah ise ayrı bir birim; Allah kocaman, kendi küçücük ve O’na tapacak, O ise kendisine tapınıldığı için ona bir şeyler verecek düşüncesiyle de Allah’a “ilah” diyebilir. Ama bilelim ki, bu şekilde olan yönelimde de kişi eğer samimi ve sadık ise, azabın külfetinden kurtulacaktır.

Ayrıca bir noktaya da dikkat çekelim… Lügat işiyle uğraşan ve hattâ olayı fark edemeyen ve kendini âlim sanan kişiler, “الله isminin aslı ‘الاله’tır.” dediler. Oysaki “El ilah” O’na denemez. Çünkü eğer “ilah” onun isimlerinden bir isim olsaydı, başına “lâ – لا = hayır/yok” edatı gelerek bize öğretilmezdi. İlah sadece kişinin yönelim his ve yönelim alanına verilen bir isimdir. Ve doksan dokuz isim içinde de yer almaz. Zira kişiliğin halvetine göre şekil alır.

Dikkat edersek “ilah” dışında hiçbir ismin başına “lâ/yok” gelmez. Hâşâ, “Lâ Rahmâne illâllah.” denemez. Çünkü Rahmân O’nun adı. Ama “Lâ ilâhe illâllah.” deniyor. Çünkü O, mutlak zati varlık olarak ilah/tanrı değildir.

Zira o yanı sıra bir mutlak vücud sahibi yoktur. Ama benlik verilen bizler, onun benliği karşısında aczimizi itiraf eder öyle yegâne ilah olarak önün önünde secdeye varırız.

Yani ilah ismi, biz var olduğumuz için bu isim kullanıma girmiştir. İşte bunu izah babında da “nas suresinde İLAHİNNAS denilmiştir”. Yani insanların ilahı olan Allah… Yani insan kendisine benlik verildiği için, Allah’ı ilah olarak görmekte ve sadece ona sığınmaktadır.

İşte Subhâneke duasının ikinci kısmı, O’nun adının mübarek olduğunu bize hatırlatıyor. Çünkü Allah ismi, dikkat: bizim açımızdan zât, sıfat, esmâ ve ef’âli tanımlıyor.

“Bizim açımızdan” dedim, çünkü bu ayna içinde en gelişmiş varlık insandır ve en kavrayıcı varlık da insandır. Bizim açımızdan öyle ise, cin, melek, dağ, taş ve hayvanda hayli hayli öyledir.

Geldik üçüncü kısma: “ve teâlâ ceddük -Varlığın her şeyden üstündür.” Ne demek? Düşünsenize; var olan her esmâ terkibi O’nun yaratmasıyla hayat buluyor, tüm var olarak hayat bulanları O kuşatmış durumdadır. Düşünemiyoruz bile; her şeyin üstünde O’nun varlığı vardır.

Örneğin ilmimiz az var, ama ilmimizi kuşatan O’nun ilmi var. Hayatımız var, ama hayatımızın üzerinde O’nun hayatı var ve kuşatmış durumda. Sem’î (duyum organımız) var ama O’nun duyması bizim duymamızı kuşatmış durumda. Basar (görmemiz) var, ama O’nun görmesi bizim görmemizi kuşatmış durumda.

Bu, sanal benliğimiz, yani zâtımız ve tüm sıfat ve esmâlarımız için ve fiillerimiz için geçerlidir. Bunun için deriz ki “üstümdeki bir Allah.” Üstümdeki bir Allah’tan kasıt budur: O isterse oluyor, yoksa O üstte yani göklerde, ben altta yani yerde demek değildir.

İşte “O’nun varlığı her şeyden üstündür”den maksat budur. Namazın başında bunu kısaca tefekkür ederiz. Ve geldik son bölüme: “ve lâ ilâhe ğayrük”, yani “Gayrına (senin yanı sıra) bir ilah yoktur.” Çok derin mânalar değil mi?

Acaba ilk tekbirden sonra bunu düşünüyor muyuz, yoksa hızlıca Subhâneke duasını okuyup hiç Vecchettu okumadan direkt Fâtiha’ya mı geçiyoruz?

Bir alışverişimiz olur, oturur bir saat hesap yaparız; ama Allah ile alışverişte hesap yapmadan içine atlarız. İşte bundan sonra düşünelim, bu düşünceyi insanlara da anlatalım. Saygılar sunarım…

Şimdi de Sübhâneke duasına biraz daha dalalım… Sübhâneke derken ben, sadece dilime dolanmış bir dua cümlesi olarak söylemiyorum.

“Ey Ulûhiyet (ilâhlık) sahibi Rabb’im!” derken, enfüste (içimde) olup biten her hâli, âfâkta (dışımda) akan her olayı, senin Rubûbiyet’inin (terbiye ediciliğinin) üzerimde işleyen işleri olarak kabul ediyorum.

Zihnimde dolaşan düşünceler, kalbimden geçen hisler, önüme gelen insanlar, başıma gelen imtihanlar…

Hepsini bir araya getirince görüyorum ki, sen beni adım adım kendine doğru eğitiyorsun.

Sübhâneke; “Benim zannımda kurduğum ilahı değil, senden gelen hakikati tespih ediyorum” demektir.

Yani ben seni, nefsimin hayallerinden, kalıplarından, dar anlayışlarından tenzih ediyorum.

“Ey Rabb’im, benim kafamda çizdiğim tanrıyı değil; zatıyla, sıfatıyla, esmasıyla, fiilleriyle Vâcibü’l-vücûd (varlığı kendinden olan) olan seni tasdik ediyor ve tüm noksanlıktan uzak biliyorum” diye ikrar ediyorum.

“Ve bi-hamdike” dediğimde şunu itiraf ediyorum: Hamd, sadece “Elhamdülillah” demek değildir; hamd, nimeti yerli yerine oturtmaktır.

Aşkı, fıtratına uygun; rızkı, helale uygun; nefesi, zikre uygun kullanmaktır.

Varlık sahasında görülen her güzellik, aslında senin sıfatlarının yansımasıdır.

Gözdeki görme, kulaktaki işitme, kalpteki sevgi, ruhtaki yöneliş…

Bunların hepsi, sende olan kemalin (mükemmelliğin) bizdeki gölgeleridir.

“Ve bi-hamdike” derken ben şöyle diyorum: “Rabb’im, bende görünen hiçbir iyilik bana ait değil; hepsi senin lütfunun bir damlası.

Bu sebeple övülmeye layık olan da sensin, övgüyü hak edene ulaştıran da sensin.”

Hamd; nimetin sahibini bilerek, nimeti sahibinin rızasına göre kullanmaktır. Yoksa hamdın içi boşalır, şükür, nefse pay çıkaran bir gösteriye döner.

“Ve tebârekesmüke” derken, eşya kitabının satır satır “esmâ dersi” olduğunu hatırlıyorum. Çünkü her varlık, üstüne senin bir ismini (esmâ) giymiş bir ayet (işaret) gibidir.

Bir çocukta Rahmân ismini, bir hastanın sabrında Sabûr ismini, bir kulun istiğfarında Gafûr ismini, kalbi yanık bir âşığın secdesinde Vedûd ismini okumaya çalışıyorum.

Senin isimlerin bereketlidir (mübarektir); çünkü isimlerin açıldıkça insanın idraki genişler.

Kul, kendinde hangi ismin tecellisini fark ederse, o isimle edeplenmeye başlar. “Tebârekesmüke” derken gönlümde şu niyet vardır:

“Ya Rabbi, hayatımı, senin esmalarının okunduğu bir levha kıl. Bana, kendi ismimi büyüttüğüm sahte tahtları yıkmayı; senin isimlerinin gölgesinde, aczimi bilerek yürümeyi nasip et.”

“Ve teâlâ ceddüke” ifadesi, benim için şudur: Senin celâlin (azametin), benim nefsimin bütün iddialarından yüksektir.

Senin ululuğun, benim kurduğum bütün “ben” putlarını tek tek kırar. Zat denizinin (hakiki varlık denizi) yanında ben, sadece bir iz, bir hayal, bir gölgeyim.

Burada “batmak” derken yok olup hiç olmak değil; senin varlığında emanet bilincine erip benlik davasından vazgeçmeyi anlıyorum.

“Ya Rabbi, beni zat denizinde boğ, benliğimi erit, ama beni yokluğa atma; beni seninle var kıl” diye niyaz ediyorum.

Senin İlâhlığın (ulûhiyet) öyle yücedir ki, benim aklımın kurduğu hiçbir kalıp seni içine alamaz.

Benim işim, seni tarif etmeye kalkmak değil; önünde aczimi bilip secdeye kapanmaktır.

“Ve celle senâüke” derken, şu hakikati kabul ediyorum: Ben seni gereği gibi övemem.

Ne kalemim, ne dilim, ne de kalbimin kelimesiz secdesi, senin sena (övülmüşlük) hakikatini kuşatamaz. O meşhur sır, burada devreye girer.

“Seni layık olduğun şekilde sena edemedim; sen, kendini sena ettiğin gibisin.”

Bu benim için şöyle bir idrak kapısıdır: Metheden sensin. Methedilen sensin. Şükreden sensin.

Şükre layık olan yine sensin.
Ben ise, senin kendi nefsine yaptığın sena akışına, küçük bir “amin” olmaya çalışan bir kulum.

İbadet eden görünen benlik, secde eden bu beden, yaşaran bu göz, titreyen bu kalp… Hepsi sende varlık bulmuş birer gölge.

Sen olmasaydın, ne hamd olurdu, ne sena, ne de onları söyleyen bir ağız.

“Ve lâ ilâhe ğayrük” derken, bütün bu duayı tek bir hakikatte topluyorum: Senden başka ilah yoktur.

Bunu sadece dilimle değil, ruh makamında, kalp makamında, nefs makamında tek tek imzalamak istiyorum.

Ruh makamında seni, “asıl hakikat” olarak bilmeye talibim; bütün varlık perdelerini kaldırınca geriye kalan tek hakikatin sen olduğunu idrak etmeye çalışıyorum.

Kalp makamında seni; sevgi, muhabbet, haşyet (iç ürpertisi) ve itminan (huzur) olarak yaşamaya niyet ediyorum. Kalbim bir pazaryeri değil; senin adının yazılı olduğu bir mescid olsun istiyorum.

Nefs (benlik) makamında ise, ilahlaştırılmış her şeyi tek tek tahtından indirmek istiyorum. Malı, makamı, insanı, fikri, ideolojiyi…

Kısaca kalbimde senden başka merkez edinmeye kalkışan her şeyi “ilah” tahtından indirip sadece sana kulluğa yönelmek istiyorum.

“Ve lâ ilâhe ğayrük” bende şöyle yankılanıyor:
“Nefsime, kalbime, aklıma, ruhuma hükmedecek tek hakikat sensin. Görünen yüzlerde kesret (çokluk) var, ama hakikatte hüküm sende.

Ben, hangi yüze baksam, hangi olaya dokunsam, hangi imtihana girsem; perdenin arkasında seni arar ve seni bulmak isterim.

Çünkü bilirim ki, her iki yüzde de hem zahirde hem batında varlık iddiası taşımayan tek gerçek sensin; gerisi sadece senin emanetin, senin tecellin, senin yazdığın bir satırdır.”

Böylece Sübhâneke, benim gönlümde; “benliğimi terk etmek, nimeti yerli yerine oturtmak, esmayı hayatımda seyretmek, zatının azameti karşısında aczimi bilmek, senanın senden olduğunu görmek ve tüm sahte ilahları kalbimden indirmek” duasına dönüşmüş oluyor.