451) ALLAH’IN MUTLAK ZATI VE TÜME VARIM TUZAĞI

Allah’ı nazarî olarak dahi olsa, “Bu varlık Allah’ı var etti, şu varlık yok olsa Allah yok olur.” demek, şirk ve küfür bataklığının ta kendisidir. Bilelim ki Allah’a tüme varım olarak bakıp, Allah’a ulaşmayı tüme ulaşma olarak düşünmek hatadır. Allah’a tüm olarak bakmak bile hatadır.

Çünkü O’nu hiçbir tabirimiz tanımlayamaz. “O’nu hiçbir tabirimiz tanımlamaz.” demekle de O’nun tanımsız olduğu zannedilmemelidir.

Hem O, mahlûkata göre var olmaz veya yok olmaz. Bu tabirler basit tabirler olup O’nun için geçerli değildir. Allah’ın mutlak hüviyetini kalkıp aciz ve çaresiz bir mahlûka göre var veya yok göstermek ise çaresizliğin çaresizliğidir.

Yazdığımız hakikatleri tartışmaya açıp bir münazara salonu varmış gibi bir hava oluşturup oradan yetki ve bilgi devşirilecek ortam oluşturmak için değildir.

Hakikat yolculuğundaki ilmin anlaşılması, öfke patlaması şeklinde karşıdakine yüklenmek suretiyle gerçekleşmez. Bu işler Rab’be teslim bir düstur ile kişide hissediş olarak oluşur.

Onun için biz, herhangi bir gereksiz polemik oluşmasını ve gereksiz tartışma yaratıp hakikate dil uzatılmasını tasvip etmiyoruz. Zaten Allah’ın mutlak Zâtı için tüme varım veya tümden gelim gibi adeta çocuksu bir düşünceyle varılmaz.

O tüm tabirlerden münezzehtir. Tüm varlıklar Allah’a muhtaç olduğu hâlde Allah hiçbir varlığa muhtaç değildir. Allah tüm varlığı var ettiği hâlde hiçbir varlık Allah’ı, nazarî de olsa, var edip yok edemez. Allah tüm varlığı var ettiği hâlde hiçbir varlık Allah’ı, nazarî de olsa, var edip yok edemez.

Tüm varlıklar Allah’a muhtaç olduğu hâlde Allah hiçbir varlığa muhtaç değildir. Zaten Allah’ın mutlak Zâtı için tüme varım veya tümden gelim gibi adeta çocuksu bir düşünceyle de varılmaz; O tüm tabirlerden münezzehtir.

Burada asıl derdim, aklı merkeze alıp Allah’ı aklın kalıplarına sığdırmaya çalışan bakışı kırmaktır. Çünkü akıl, yaratılmıştır; Allah ise yaratılmamıştır. Yaratılmış olanla yaratılmamış olanı aynı terazide tartmaya kalktığımız anda, daha ilk adımda tevhidin dışına düşeriz.

Mahlûkun varlığını esas alıp, “O varsa Allah vardır, o yoksa Allah da yoktur.” demek, gölgenin kaybolmasıyla güneşin de kaybolacağını sanmak gibidir. Güneş, gölgeden önce de vardır, gölge yok olduktan sonra da vardır. İşte bütün varlık, böylesi gölge hükmündedir.

Allah’a “tüm” diyerek, O’nu sanki varlıkların toplamıymış gibi düşünmek de aynı yanlışı başka bir yerden tekrar etmektir. Benim aradığım Allah, varlıkların toplamı değil; varlıkların “var” olmasına dahi muhtaç olmayan mutlak Zât’tır. “O’nu hiçbir tabirimiz tanımlamaz.” dediğimde, aslında aczimin itirafını ortaya koyarım.

Ama hemen arkasından, “Bu O tanımsızdır demek değildir.” diyerek de, O’nun kendi ilminde, kendi katında ve kendi hakikatinde bilinir olduğuna işaret ederim. Yani burada asıl mesele, bizim dilimizin dar, Rabb’imizin hakikatinin ise sonsuz oluşudur.

Hakikat yazıları, kim daha çok biliyor yarışının malzemesi değildir. Hakikatin kapısı, öfke ile yumruklanarak açılmaz. Öfke nefsin ateşidir; hakikat nurunun üstüne atıldığında, sadece duman çıkarır, ışığı örter.

Bu yüzden bu satırları, kimseyi susturmak, kimsenin elinden “söz hakkını” almak için değil; kalbi hakikate çevirmek için yazıyorum. Çünkü biliyorum ki ilim, kalpte hissedişe dönüşmedikçe, dilde gezen malûmattan öteye geçmez.

Rabb’e teslim bir düsturdan bahsederken, kastettiğim; her cümleyi, her iddiayı, her fikri, önce kendi nefsimin önüne koymamdır.

Eğer yazdığım hakikat, bende teslimiyet doğurmuyorsa, sadece başkasına yüklenmek için kullanılıyorsa, orada nefis gizliden gizliye pay istiyor demektir.

Ben hakikati, nefsime kalkan yapmaya değil; nefsimi hakikat karşısında secdeye yatırmaya çalışıyorum. Çünkü gururla taşınan bilgi, sahibini ağırlaştırır ve bir gün sırtını yere çarpar.

“Tüm varlıklar Allah’a muhtaç, Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir.” cümlesini tekrar tekrar yazmam boşuna değildir. Kalbin, tekrar ile beslenmesi gerekir. Nasıl ki zikirde aynı ismi defalarca söyleyerek kalbe kazıyoruz; hakikatte de aynı hakikati defalarca hatırlatarak, gizli şirk damarlarını kurutuyoruz.

Bunu derken, varlığın yok sayılmasını değil, varlığın yerini bilmesini istiyorum. Varlık yerine konursa şirk olur, yerinde bilinir ve Allah’a ayna görülürse marifet olur.

Allah’ın mutlak Zâtı için “tüme varım” ve “tümden gelim” gibi ifadeleri çocukça bulmam, bu kavramların felsefe tarihinde yeri olmadığı için değil; Allah’ın mutlaklığını ifade etmekte aciz kaldıkları için böyledir.

Çünkü bu yöntemlerin hepsi, sınırlı olanı konu edinir. Oysa Allah ne sınırlıdır ne sınırlanır. Bizim için üretilmiş düşünce aparatlarıyla, bizi yaratmış olan Zât’ın mahiyetini konuşmaya kalktığımızda, aslında sadece kendi kavramsal oyuncaklarımızı birbirine çarptırmış oluruz.

İşte bütün bu sebeplerle, hakikati konuşurken “münazara salonu” dili değil, “secde hâli” dili tercih edilmelidir. Dil, secdeye varmadıkça kalp de tam anlamıyla secdeye varmaz.

Kalp secdede olmadığı sürece, ağızdan çıkan her hakikat cümlesi bile, nefsin elinde gurur sopasına dönüşme tehlikesi taşır.

Benim arzum; cümlelerin kavga etmesi değil, kalplerin Hak’ka dönmesidir. Çünkü biliyorum ki, sonunda söz bitecek, sesler susacak; geriye sadece Allah’a dönmüş olan nazar kalacaktır.