450) HANNAS OLAN ŞEYTANDAN KORUNMAK İÇİN

Ulûhiyette Allah, tümüyle kişiden münezzehtir. Kişi, bir benlik sahibi olarak Allah’a el açmıştır.

Rububiyette yaratan, yarattığı her varlıkta istediği mânâsını açığa çıkartıp seyr eder ve hiçbirinin varlığıyla veya yokluğuyla etkilenmez, etiketlenmez ve sınırlanmaz.

Böylece inanmayan ve bir hayat tarzı oluşturmayan kişi, hakikate ulaşmaktan mahrum kalır. Bu düşünce sisteminin dışındaki fikirler, rububiyette şirk olarak tarif edilir. Bunun başka tanımı olmayıp, rububiyetteki şirkin gerçek tanımı da budur.

Melikiyette ise, yegâne yaşam alanının belirleyicisi olarak Allah’ı bilip, nefsi emmâreden arınıp, Allah’ın kişide seyr etmek istediği şekilde yaşamını düzenlemesidir. Kişi ulûhiyette şirkten kaçındığı gibi, rububiyette ve melikiyette de şirkten kaçınmalıdır ki şirkten arınsın.

Ulûhiyet, melikiyet ve rububiyet özellikleri Allah’ın sıfatları olup, ayrı kişilikler değillerdir; tek Allah’ın ayrı özellikleridir.

Hannas olan şeytanın yolu, insanın aklına ve kalbine “küçük kaydırmalar” (vesvese) ile girer; ulûhiyet, rububiyet ve melikiyet dengesini bozmak ister. Ulûhiyette Allah’ı tümüyle kişiden münezzeh bilmek, kulun kendi benliğini ilahlaştırmasının önüne set çeker. Çünkü kişi dua ederken, el açtığı Zât’ın kendinden ayrı ve mutlak olduğunu idrak ettikçe, kendi “ben” kalıbını kırar ve “ben”deki gizli putları fark etmeye başlar.

Rububiyette ise, Allah’ın her varlıkta kendi murad ettiği mânâyı açığa çıkardığını görmek, insanı hem varlığa saygıya hem de hiçbir varlığa tapınmama bilincine taşır. Zira her eşya, her hâdise ve her insan, sadece bir “âyet” (işaret) hâline gelir.

Melikiyet boyutunda ise, hayat sahnemizi şekillendiren tek otoritenin Allah olduğunu bilmek, nefsi emmârenin “ben karar veririm, ben belirlerim” iddiasını çözer. İşte hannas olan şeytanın asıl oyunu burada devreye girer; kulun dilinde tevhid varken, hayat tarzında rububiyette ve melikiyette gizli şirki diri tutmak ister.

Oysa tevhid, sadece “Allah birdir” demekle değil, aynı zamanda “hayatımın sahibi, içimi sonsuzluk nuru ile işleyen, hükmü geçerli olan sadece Allah’tır” diye yaşamaktır.

Bu idrak yerleştiğinde, kişi ne kendini putlaştırır ne de dışarıda herhangi bir sistemi, ideolojiyi veya kişiyi mutlaklaştırır; hepsini Allah’ın mülkü içinde, O’nun hükmüne tabi birer gölge bilir.

“De ki: O, Allah’tır, tektir. Allah Samed’dir (her şey O’na muhtaç, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir). Doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’nun dengi değildir.” (İhlâs Suresi 1-4)

Bu hakikat, ulûhiyet alanında Allah’ın mutlak tenzihini öğretir; kulun kalbinde, Allah’a herhangi bir ortak, denk veya benzer tasavvur etme ihtimalini kökten reddeder.

“Dikkat edin! Yaratma da emretme de yalnızca Allah’a aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!” (A’râf Suresi 54) Bu ayet, rububiyet boyutunda yaratma ve yönetmenin tek sahibini bildirir; böylece kul, sebeplere bakarken kalben onların arkasındaki Rab’bı görür, sebepleri ilahlaştırmaz.

“De ki: Ey mülkün gerçek sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil kılarsın. Hayır yalnız Senin elindedir. Şüphesiz Sen her şeye kadirsin.” (Âl-i İmrân Suresi 26)

Melikiyet alanında, tüm tasarrufun Allah’ın elinde olduğunu ilan eden bu ayet, kulun hayatının merkezine sadece Allah’ın hâkimiyetini koymasını ister; böylece ne makamını, ne rızkını, ne de gücünü ilahlaştırmasına izin vermez.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurur: “Kalpler, Rahmân’ın iki parmağı arasındadır; onları dilediği gibi çevirir.” (Müslim, Kader, 17)

Bu hakikat, kulun kendi kalbi üzerinde bile mutlak bir tasarruf sahibi olmadığını, kalbin gerçek Malik’inin Allah olduğunu hatırlatır. Böylece insan, nefsini ilahlaştırmak yerine, kalbinin Rabb’ine sığınır.

Yine Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz: “Sizden biriniz sabahladığında, ‘Bu günümde ve gecemde işlediğim her şerden, nefsimin ve şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım’ desin.” buyurarak, nefis ve şeytan ortaklığının tehlikesine işaret eder. (Tirmizî, Deavât, 13)

Çünkü hannas olan şeytan, nefsi emmârenin iç sesine karıştığı anda, şirk kapılarını içerden aralamaya başlar.

“Her kim Allah’a ve Rasûlü’ne iman eder ve salih amel işlerse, Allah onu içinden ırmaklar akan cennetlere koyar; orada ebedî kalırlar. İşte büyük kurtuluş budur.” (Nisâ Suresi 13) Bu ayet, sadece teorik iman değil, rububiyet ve melikiyet alanında hayatı Allah’ın istediği gibi tanzim eden bir salih amel ve teslimiyet çağrısıdır.

İman, hayat tarzına dönüşmediği sürece, kişi hakikate ulaşmanın tadını ve cennetin hakiki müjdesini tam yaşayamaz.

Ulûhiyette tevhid, sadece dilde “Allah birdir” demekle değil, kalpte “Ben değil, O” diye yaşamaktır. Dua ederken ellerini açan kul, karşısında kendi hayal ettiği bir ilah değil, tüm tasavvur sınırlarını aşan, mutlak ve tek olan Allah’ın huzurunda durduğunu idrak ettiğinde, hannas olan vesveselerin ilk kapısını kapatmış olur.

Rububiyet boyutunda tevhid, sebeplere sarılırken kalben sadece Allah’a dayanmak, hiçbir sebebi kutsamamak ve hiçbir varlığı, gücü, ideolojiyi veya sistemi mutlaklaştırmamaktır.

Zira rububiyetteki şirk, çoğu zaman put heykelleriyle değil, “ben yaptım, ben kazandım, ben başardım” diyen nefis cümleleriyle ortaya çıkar.

Melikiyet tevhidi, hayatımızın hükmünü Allah’ın kitabına ve Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in sünnetine teslim etmektir.

Kendi nefsimizin ve çağın dayattığı arzuların yerine, Allah’ın bizde seyretmek istediği yaşamı tercih etmek; sevgi, öfke, ticaret, aile, dostluk ve bütün ilişkilerimizi bu ilahî ölçüyle düzenlemektir.

Şirkten arınmanın yolu, sadece açık putları kırmak değil, içimizdeki gizli putları da teker teker fark etmektir: “Benlik putu, gurur putu, kontrol putu, para putu, makam putu, ilişki putu…” Tevhid, bu putların taçlarını indirip, tüm mülkün sahibinin sadece Allah olduğunu kalpte ilan etmektir.

Hannas olan şeytandan korunmanın en kuvvetli yolu, sürekli zikir, istiğfar ve murakabe hâlidir. Kişi her gün kendi kalbini yokladığında, “Bugün hangi alanda benliği ilahlaştırdım, hangi alanda Allah’ın hükmünü geri plana attım?” diye sorar ve samimi bir tevbe ile Rabb’ine dönerse, vesvese kök salamaz.

Hakikate yürüyen kul için en büyük emniyet, ulûhiyet, rububiyet ve melikiyet tevhidini bir bütün olarak yaşamaktır.

Allah’ı sadece gökte arayan değil, varlığın her zerresinde O’nun fiillerini temaşa eden; sadece namazda Rabbi’ni hatırlayan değil, hayatının her anında O’nun mülkünde misafir olduğunu bilen bir gönül, hannasın yoluna değil, Rahmân’ın yoluna bağlanmış olur.