Bir video izledim. Öyle bir huzuru kalp ile etrafında dönüyordu ki, o an tam huşu yaşıyor gibiydi. İşte tam da bu manzara, kalbin tek başına ölçü olamayacağını gösteren en büyük delildir. Çünkü kalp, yönlendirildiği şeye karşı huşu bile yaşayabilir.
Kalbin huşu yaşaması, yöneldiği şeyin hakikat olduğunu ispatlamaz; sadece o kalbin, yönünü yanlış yere çevirdiğini gösterir. İneğe tapan da huzur zannı yaşar, puta tapan da… Fakat huzurun kaynağı hak değilse, kalpte uyanan o his, huzur değil aldanıştır.
Kalbin yanılabileceğini en iyi anlatan hakikat, Kur’an’ın “Kalpler mühürlenir.” (Bakara 7) uyarısıdır. Mühürlenen kalp, yanlışta da kararlılık hissi yaşar. Nefs, kalbi uyuşuk bir sükûnete çekebilir; bu, huzur değildir, kalbin narkozudur. Hakikî huzur ise, nefsi uyutan değil; nefsi arındıran huzurdur.
O videoda görünen huşu hâli, aslında insanın fıtratındaki teslimiyet duygusunun yanlış adrese yönelmiş hâlidir. Çünkü insan doğuştan teslim olmaya meyillidir; ancak teslimiyet doğru adrese giderse ibadet olur, yanlış adrese giderse şirk olur. Huzurun yönü, huzurun kendisinden daha önemlidir.
“Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.” (Ra’d 28) ayeti, bu meseleyi çözmek için gönderilmiş göksel bir anahtardır. Eğer kalp Allah’ın zikriyle değil de bir başka varlığın etrafında sakinlik buluyorsa, o huzur sanılan şey, sadece geçici bir serap olur. Serap, yürüyeni suya götürmez; daha çok susatır.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in getirdiği sırat-ı müstakim ölçüsü burada devreye girer. Çünkü hakikatin ölçüsü hisler değil, öğretilen yoldur. Hisler değişir; bugün hoşuna gider, yarın bıktırır. Ama sırat-ı müstakim değişmez; Allah’ın çizdiği yol, her devirde aynıdır.
Putun etrafında dönen adamın hissettiği “huşu” bile onu doğru kılmaz; çünkü huşu, yanlış adrese yönelmişse insana yük değil, perde olur. Yolda yanlış giden bir arabayı düşün… Motor çalışıyor, teker dönüyor, hız artıyor; ama yön yanlış.
Bu durumda hız, seni menzile götürmez; sadece uçuruma daha çabuk düşürür. İşte yanlış huzur da böyledir: Kalbi hızlandırır ama menzilden uzaklaştırır. Kalp huzur buldu diye yol doğru olmaz; yol doğru ise kalp zaten huzura iner.
Huzuru kalp ile ineğe tapanlar… İşte her kalbini tatmin edeni doğru sayarsan, kaybedenler listesine eklenirsin. Onun için sadece Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in öğretisiyle yaşam bulalım ki kurtuluşa erelim.
Yoksa, “Kalbim şurada huzur buluyor.” deyip sırat-ı müstakim olan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in yolundan saparsak, kaybedenler arasında yerimizi alırız.
Huzur, nefsin peşine takılan kalbin hoşlandığı her şeyde değil; kalbin Hak ile buluştuğu ve nefsini öylece şekillendirdiği her hâlde gizlidir. İneğe tapanın kalbi de bir tür huzur zannı yaşar; putunun önünde eğilen de kendince sükûnet bulduğunu sanır.
Demek ki kalbin huzur sanısı, hakikatin tek ölçüsü olamaz. Asıl mesele, kalbin kimi merkeze aldığıdır. Eğer merkezde Allah’ın rızası ve Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in öğrettiği sırat-ı müstakim yoksa huzur sandığın şey seni yavaş yavaş kaybedenler hanesine yazdırır. Kalbin hakikî huzuru, nefsin hoşlandığı yerde değil; Hakk’ın razı olduğu yerde açar kendini.
Huzurun ölçüsü, “Ben böyle hissediyorum.” cümlesi değildir. Huzurun ölçüsü, “Rabb’im böyle istiyor mu?” sorusudur. Eğer kalbin, Kur’an ve sünnete aykırı bir noktada huzur bulduğunu söylüyorsa, orada huzur değil, uyuşma ve uyuşturma vardır.
Nefs, harama da alışır, yanlışa da; fakat bu alışma, hesabı ortadan kaldırmaz. Bu yüzden kalbin yönünü tayin eden pusula, sadece Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in getirdiği ölçü olmalıdır ki, huzur zannı değil, hakiki itminan hâli yaşansın.
“Bilesiniz ki kalpler, ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.” (Ra’d Suresi, 28. ayet) Bu ayet, kalbin gerçek huzurunun, yalnızca Allah’ın zikriyle; yani O’nu anmakla, O’nu merkeze almakla ve O’nun rızasına uygun yaşamakla mümkün olduğunu bildirir.
“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmrân Suresi, 31. ayet) Burada Allah sevgisinin, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e ittibaya bağlandığını görüyoruz. Demek ki “Kalbim Allah’ı seviyor.” iddiasının ölçüsü, Resul’e uyup uymamakla ortaya çıkar.
“Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur; ona uyun. Başka yollara uymayın; sonra onlar sizi O’nun yolundan ayırır.” (En’âm Suresi, 153. ayet)
Bu ayet, sırat-ı müstakimin tek olduğunu; kalbin “huzur” gerekçesi yapacağı başka yolların insanı dağıtacağını haber verir.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurur: “Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, benden değildir.” (Buhârî, Nikâh, 1) Kalp ne kadar huzur iddiasında olursa olsun, sünnetten kopan bir yol, hakikatte Resul’ün yolundan kopmuş bir yoldur.
Kalbin huzuru bahane edilerek sapma meşrulaştırılamaz. Huzur, kalbin kendi kendini onaylaması değil; Allah’ın kulunu rahmetle onaylamasıdır. Hakikî huzur, sırat-ı müstakimde yürürken kalbe inen sekînedir; putun önündeki sükûnet, sadece kaybetmek üzere olan bir kalbin geçici uyutulmasıdır.
Kalbin huzurunu hakikat ölçüsü sanmak, insanı gizli putlara teslim eder. Hakikatin ölçüsü, Kur’an ve Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in sünnetidir; nefisle beslenmiş bir huzur duygusu değildir.
“Kalbim böyle istiyor.” cümlesinin önüne, “Rabb’im böyle istiyor mu?” sorusunu koymadıkça, huzur zannıyla dalalet kapısına dayanmak işten bile değildir.
Huzur arayan kalp, önce yönünü düzeltmelidir. Yön Resul’e dönmeden, yol sırat-ı müstakime bağlanmadan, içte oluşan her sükûnet iddiası sorgulanmalıdır. Çünkü sırat-ı müstakimden kopan her huzur, hesap gününde acıya dönüşecektir.