Kur’an’a yüzeysel bakarsan mealzede olursun; eremezsin özüne, yoksa el süremezsin içeriğine. Yani temiz olmak lazım. Zahirî ve bâtınî tüm dedikoduları terk etmek lazım. Onun için de haramlardan el çekmek lazım. Sonra “Allah” deyip anlamak için dua etmek lazım. Sonra zikirle hemhâl olmak lazım. Sonra hâllenmek lazım. Sonra özümsemek lazım. Sonra kavramak lazım. Anlamak için anlamak lazım. Kur’an’dan ne anlarsın ki ayetlerden hüküm çıkarasın? Ey mealle yetinen; cahil cahil konuşup milletin imanıyla oynama. Allah, milletin inançlarıyla oynayanları helak eder.
Kur’an’a sadece gözle bakıldığında, insan “mealzede” olur; kelimelerin kabuğunu görür ama kalbine inen rahmeti duyamaz. Kur’an, lafızda okundukça kulağa ses olur; hâl ile buluşmadıkça ruha nefes olamaz.
O yüzden burada işaret edilen “yüzeysel bakmak”, sadece sayfayı çevirip mâna diye ilk gördüğüne sarılan tavırdır. Hâlbuki bu kitap, kişinin iç âlemini tezkiye ettikçe kendini açan bir nur kitabıdır. Önce kalbin hatasıyla yüzleşmek gerekir ki, ayetlerin hakikati içeriye sızacak bir kapı bulsun.
“Temiz olmak lazım.” derken, sadece bedeni gusül ve abdestle tertemiz yapmak değil; dilin dedikodudan, kulağın boş sözden, gözün haramdan, kalbin kin ve kibirden arınması kast edilir. Çünkü iç dünya kirliyken Kur’an’a dokunmak, aynası çamurla kaplanmış bir kalbi güneşe çevirmeye benzer; ışık var, ama yansıma yok. Zahirî ve bâtınî dedikodudan, haramdan, boş ve kirli meyillerden el çekmeden, Kur’an’ın ince nakışları kalpte hak ettiği yeri bulmaz.
Ardından gelen dua, zikir, hâllenme, özümseme ve kavrama sıralaması, aslında Kur’an’la yol yürüyenin merdiven basamaklarıdır. Dua, acziyetin itirafıdır. Zikir, yakınlığın hatırlanışıdır. Hâllenmek, okunanın hayata karışmasıdır.
Özümsemek, ayetin ruha yerleşmesidir. Kavramak ise, bütün bunların sonunda gelen idrak meyvesidir. “Anlamak için anlamak lazım.” cümlesi de tam burada derinleşir; anlamak, sadece kelime çözmek değil, o kelimenin altında yatan ilahî maksadı kendi hâlinde aramaktır.
“Kur’an’dan ne anlarsın ki ayetlerden hüküm çıkarasın?” uyarısı, herkesin eline kalemi alıp dini tahrif edecek şekilde konuşmasına bir settir. Çünkü Kur’an’dan hüküm çıkarmak, sadece dil bilmekle değil; ilim, takva, usul, fıkıh, hadis, icmâ ve edep ile mümkündür.
Bu çizgi aşılınca, “cahil cahil konuşup milletin imanıyla oynayanlar” ortaya çıkar. İşte o zaman bir kelime, bir cümle, bir yorum, nice gönlün imanına zarar verecek kadar ağır bir vebale dönüşür.
Kur’an, insanı yüreğinden yakalaması için inmiştir; insanın imanıyla oynamak için değil. Burada yapılan son uyarı, ilahî bir kanunu hatırlatır: “Allah, milletin inançlarıyla oynayanları helak eder.” Bu helak, bazen dünyada izzetin silinmesi, bazen kalbin mühürlenmesi, bazen nesillerin bozulması, bazen de ahirette tam bir hüsran olarak tecelli eder. Bu yüzden Kur’an’ı konuşan dilin de, Kur’an’a sarılan kalbin de titremesi gerekir.
“Bu, şüphesiz çok şerefli bir Kur’an’dır. Korunmuş bir kitaptadır. Ona ancak temizlenenler dokunur.” (Vâkıa Suresi, 77–79) Hem zahirî temizlik hem bâtınî temizlik çağrısı, ayetin ruhunda birlikte okunur; temizlik olmadan, dokunuş hakiki dokunuş olmaz.
“(Resûlüm!) Sana bu Kitab’ı, her şeyi açıklayan, bir hidayet, bir rahmet ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.” (Nahl Suresi, 89) Bu açıklayışın hakkı, yüzeysel bakışla değil; derin bir teslimiyet ve edep ile verilir.
“Kur’an’ı ağır ağır, tane tane oku.” (Müzzemmil Suresi, 4) Ağır ağır okumak, hem dilde yavaşlık hem de kalpte derinlik ister; aceleyle, hüküm çıkarmak için değil, hâl almak için okunur.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurur: “Kur’an, ya senin lehine delildir ya aleyhine.” (Müslim rivayeti) Kur’an’ı eline alıp konuşan her dil, bu hadisle kendini tartmalıdır.
Yine buyurur: “Öyle bir kavim gelir ki Kur’an okurlar, fakat Kur’an onların boğazlarından aşağı geçmez.” (Buhârî ve Müslim) Yüzeyde kalmanın, kalbe inmeyen bir okuyuştan ibaret olmasının tehlikesi, bu hadisle apaçık gösterilir.
Kur’an’a yüzeyden bakıp mealzede olup kalmamak; onun lafzından çok, kalpte açtığı hâlin peşine düşmek, önce zahirî ve bâtınî temizliği ciddiye almak, haramlardan ve kirli dillerden el çekmek, sonra aczini bilerek dua ile, ardından zikirle, hâllenmekle, özümsemekle ve kavramakla Kur’an’a doğru adım adım yürümek; ayetlerden hüküm çıkarma cüretine kalkışmadan önce, ilim ve edep ehlinin çizdiği sınırların içinde durmak, hiçbir zaman milletin imanıyla oynamaya sebep olacak söz ve tutumlara yanaşmamak ve Kur’an’ı kendi nefsinin değil, Hakk’ın kelamı olarak konuşmak; hem dünya için hem ahiret için kalbi emin kılacak yoldur.