Hayvan, kendi halinde fıtrat gereğini yaşar; yaradılışına ne yazılmışsa onu sürdürür. Onun yaptığı, emanet aldığı programa uygun davranmaktır.
İnsanda ise iş farklıdır; insanın ruhsal dalga gücü yüksektir, iç dünyasında taşıdığı hâller çevresine de sirayet eder. Bu yüzden kimi zaman kendi içindeki bozulmayı, baktığı varlıklara yansıtarak okur.
Bir şeyin üzerine eğilip “Bak hayvanlarda da böyle.” diyen ilim ehli bile, eğer kendi iç dünyasını mercek altına almazsa, aslında kendi ruhunun gölgesini hayvanda görmüş olabilir.
Fıtratı konuşurken asıl işaret edilen, yaratılışın saf ayarlarıdır. Hayvan, kendisine verilen içgüdü ile yaşar; kendi nefsî ihtiraslarını, akıl ve irade ile büyütmez.
İnsan ise akıl, irade ve kalp sahibi olduğu için, içindeki her sapma daha derin ve daha sorumlu bir hâl kazanır.
Burada asıl mesele, hayvanı suçlamak değil; insanın, kendi iç dünyasını görmeden dışarıya hüküm kesmemesidir. Zira insan, iç âlemindeki bulanıklığı temizlemeden dış dünyaya baktığında, gördüğü her şeyde önce kendi gölgesini seyreder.
İnsan, insanlığından uzaklaşır; fıtrat çizgisinin dışına taşar; nefsi, aklını esir alırsa, artık aşağıya doğru iniş başlar. Kur’an, insana bu inişi hatırlatırken, “Onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapıktırlar (bel hum edall).” (A’râf 7/179) buyurur.
Burada işaret edilen, belirli bir grup etiketlemek değil; insanın fıtratından kopup, hevasını ilah edinmesiyle, taşıdığı emanete ters düşmesidir.
İnsani olan kadın-erkek beraberliğinin dışında kalan her türlü cinsel birliktelik, Kur’an’ın koyduğu sınırların dışına çıkmaktır. Allah’ın kanununda değişiklik yoktur; helal bellidir, haram bellidir; isimler değişir ama hakikat değişmez.
A’râf Suresi’ndeki bu uyarı, insanın hem nereye yükselebileceğini, hem de nereye düşebileceğini gösterir: “Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, bununla kavrayıp anlamazlar; gözleri vardır, bununla görmezler; kulakları vardır, bununla işitmezler.
İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapıktırlar (bel hum edall). İşte gafiller onlardır.” (A’râf 7/179) Bu ayette de görüldüğü gibi, asıl helâk sebebi, akleden kalbin mühürlenmesi, hakikati göre göre reddetmesidir.
Cinsellik de bu dairenin içindedir; insan, cinselliğini fıtrata uygun, helal çerçevede yaşadığı sürece izzetlidir; bunun dışına taştıkça, kendi ruhunu yormaya başlar.
Bugün bazı akımlar, hangi isimle anılırsa anılsın, fıtrata aykırı cinsel yönelim ve pratikleri “normal” ve “herkese ait” bir hayat tarzı gibi sunmaya çalışır. Dün başka isimlerle anılan sapmalar, bugün LGBT gibi yeni etiketlerle piyasaya sürülür; yarın belki daha başka isimler bulunur.
Fakat Allah’ın yasası değişmez. Kur’an, helâk olmuş kavimleri anlatırken sadece tarihten bir haber vermiyor; aynı çizgi ve aynı sapma tekrarlandığında, aynı akıbetin de geri dönüp kapıya dayanacağını haber veriyor.
Bizim derdimiz, insanı yargılamak değil; helâke götüren yolu tanıyıp, kendimizi ve neslimizi o yola düşmekten korumaktır.
Kur’an, Lut kavminin hâlini anlatırken, sapmanın sadece bir davranış olmadığını; toplumun bütün dokusunu bozan bir fitne haline geldiğini haber verir: “Lut’u da gönderdik. Hani o, kavmine dedi ki: ‘Siz, sizden önce âlemlerden hiçbirinin yapmadığı çirkin bir işi mi yapıyorsunuz?’” (A’râf 7/80)
Burada “sizden önce âlemlerden hiçbirinin yapmadığı” vurgusu, fıtrat çizgisinin nasıl zorlandığını gösterir. Ardından gelen helâk sahneleri, Allah’ın kanununda keyfilik değil, ölçü olduğunu bildirir.
İsimler değişse de, ekranlar, sloganlar, kampanyalar yenilense de; helal-haram çizgisini bozan her yol, kulun aleyhine çalışır.
Kur’an’a bakarken, fıtratı merkeze alan ilahî ölçüleri unutmamak; insanın akıl, irade ve kalp sahibi bir emanet taşıyıcısı olduğunu, bu yüzden her sapmanın hayvanî bir içgüdüden öte, ruhî bir düşüş anlamına geldiğini görmek; her çağda isimleri değişse de, helal ve haram ölçülerini zorlayan akımların insanı ve toplumu içten içe çökerttiğini fark etmek; helâk kıssalarının sadece tarih haberi değil, bugüne ve yarına uzanan ilahî ikaz levhaları olduğunu kalbimize yazmak gerekir.
Hiçbir insanı etiketler üzerinden yargılamadan, fakat hiçbir günahı da normalleştirip meşrulaştırmadan; kendimizi, ailemizi ve neslimizi Kur’an’ın çizdiği sınırlar içinde tutmaya çalışmak; konuşurken kişileri değil, fiilleri ölçü yapmak; dilimizi incitici, kırıcı hükümlerin aracı değil, rahmetle uyaran bir lisan hâline getirmek; “Allah’ın kanununda değişiklik yoktur.” (Ahzâb 33/62) hakikatinin gölgesinde, isimlerden ziyade hakikate bakmayı ve helâkten değil, rahmetten pay almayı dert edinmek, hepimizin boynunun borcudur