Her an yeni şan oluşur sen ile. Her yeni şan oluşur “kün” ile. Kuldaki “kün” oluşur isteği ile. Ama sendeki istek ise O’nun hükmü ile.
Her an yeni bir şan oluşması, “Külle yevmin hüve fî şe’n – O, her an bir iştedir.” hakikatinin kulda hissediliş hâlidir. Her yeni hâl, her yeni tecelli, her yeni imtihan; senin üzerinden yürür gibi görünse de, aslında “kün” emrinin yankısıdır.
Kul, “istiyorum” dediği anda bile kendi müstakil kudretini değil, kendisinde tecelli eden ilahî izni kullanmaktadır. Yani kulun isteği bile sahipsiz değildir; o istek de O’nun hükmünün tasarrufu altındadır.
Sen kendinde zannettiğin her oluşta, aslında sende iş göreni fark ettiğinde, “ben yaptım” diyen nefs geri çekilir, “O diledi, bende zuhur etti” diyen marifet dili ortaya çıkar.
Vahdet-i vücud zât bakımındandır. Zati seyr zevk hali bakışla baktığında öyle görürsün. Çünkü mutlak Zât ve yansıyan nuru…
Zât bakımından vahdet-i vücud demek; hakikati, yalnızca Vacibü’l-vücud’un varlığı üzerinden okumak demektir. O bakış açısında, görünen her şey, mutlak Zât’ın nurundan bir yansıma, bir gölge, bir akis hükmündedir.
Kul, bu makamdan baktığında, suretlerle oyalanmaz; gördüğü her şeyi, O’nun isim ve sıfatlarının aynası olarak seyreder.
Lakin bu bakış, mertebe bilincini kaybetmeden yaşanmalıdır; zira zâtta vahdeti gören, mertebede farkı inkâr ederse, hem şeriatın hem de kulluğun dengesini bozar. Nurun yansımasını görmek ayrı, aynayı ilahlaştırmak apayrıdır.
Ama kesret âlemi olarak baktığında, Vacibü’l-vücud olan sadece Allah’tır. Bizler sanal benlik sahibi olarak mükellefiz. Onun namına hareket, vahdet-i vücud olurken; O’nun namıyla hareket etmek ise Vacibü’l-vücud gerçeğini gösterir. Onun namına hareket etmek ayrıdır; O’nun namıyla hareket etmek apayrıdır.
Kesret âleminde, yani çokluk ve imtihan sahasında bakıldığında, Vacibü’l-vücud yalnızca Allah’tır; geri kalan her varlık, varlığı O’na muhtaç, hükmü O’na bağlı, nefesi O’na emanet bir gölge varlıktır. Bizler, “sanal benlik” diye işaret ettiğimiz nefsî kimliğimizle imtihana tâbiyiz ve bu kimlik sebebiyle mükellef tutulmuşuzdur.
“Onun namına hareket etmek”, nefsin hâlâ gizlice sahne arkasında durduğu, “ben O’nun için yapıyorum” deme hâlidir; orada ince bir sahiplenme payı kalabilir. “O’nun namıyla hareket etmek” ise, benliği geri çekip sahneyi bütünüyle O’na bırakmak, “Ben O’nun ismiyle, O’nun hükmüyle, O’nun emriyle hareket ediyorum.” şuuruna ermektir.
Birinde kul hâlini O’na sunar; diğerinde kul, hâlini O’nda eritir. Aradaki fark, tevhidin inceliği ve nefsin görünmez payını yakalama hassasiyetidir.
Her an yeni bir şanın kulda tecelli ettiğini bilmek, isteğin bile kuldan değil, kulda iş gören ilahî hükümden doğduğunu fark etmek; “ben yaptım” diyen nefsi geri çekip, “O diledi, bende açığa çıktı” şuuruna yaklaşmak, tevhid yolculuğunun ilk adımıdır. Bu idrak, kulun kendi varlık iddiasını hafifletir, Rabbin tasarrufuna olan teslimiyetini derinleştirir.
Zât bakımından vahdeti görmek, her şeyde O’nun nurunun yansımasını seyretmek demektir. Fakat bu tecelliyi fark ederken, mertebe dengelerini unutmamak şarttır.
Zâtta vahdeti gören, kesretteki farkları da kabul eder; bu denge korunmazsa, şeriatın gerektirdiği kulluk ile marifetin getirdiği tevhid arasındaki çizgi bulanır. Bu yüzden vahdeti görmek güzeldir, fakat onu mertebe bilinciyle taşımak daha güzeldir.
Kesret âleminde Vacibü’l-vücud yalnızca Allah’tır; insan ise emanet bir benlikle sınanan bir kuldur. Bu yüzden “Onun namına hareket etmek” ile “O’nun namıyla hareket etmek” arasındaki farkı görmek gerekir. Birinde kul hâlâ sahnededir, diğerinde kul sahneden çekilir ve yalnızca Hakk’ın hükmüne alan açar. Nefsin görünmez paylarını ayıklamak, bu iki hâl arasındaki ince çizgiyi korur.
Bu yolculukta asıl hedef, vahdeti iddia etmek değil; vahdeti edebe uygun bir şekilde yaşayabilmektir. Her yeni şanın, her yeni hâlin kulun ruhunda bir açılış, bir uyanış olduğunu bilip; zât tecellisini kesret perdeleriyle karıştırmadan, kesret sorumluluğunu da zâtın nuruyla hafifletmeden yürümek, tevhidin hem halini hem de ahlakını oluşturur.