460) İÇİMİZİ KEMİREN HUZURSUZLUK

Bazısı der ki: “Zaten herkesin yolu doğru.” Eğer herkesin yolu doğru olsaydı, neden içi içini kemirir? Neden insan, gecenin bir yerinde iç muhasebe ile yüzleşir, neden kalbinin derininde bir eksiklik duygusu taşır?

Bu hâl sadece halk için değil, tüm eğitmenler için de geçerlidir. Çünkü hakikate çağırma iddiasında olan herkes, önce kendi yolunun hesabını vermek zorundadır.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin ilk işi, insanların üzerinde oldukları yolun bozuk olduğunu hatırlatmak oldu; putlara secde eden, zulme alışan, fıtratı bozulmuş bir topluma, yollarının gidişatını yüzleştirerek başladı.

Zaten herkes sırat-ı müstakim üzere olsaydı, niçin bunca tebliğ yapılsın ki? Niçin Kur’an indirilsin, niçin peygamberler gönderilsin, niçin uyarı ve müjdeler birbirini takip etsin? Nice âlim ve velî, insanların bozuk yolunu onlara fark ettirmek için ömür tüketti; sadece sözleriyle değil, hâlleriyle, yaşayışlarıyla, susuşlarıyla bile “Bu yol değil, dön!” demek için çalıştı.

“Herkesin yolu doğrudur.” sözü kulağa yumuşak gelen ama kalbi uyutan bir cümledir. Eğer herkesin yolu doğru olsaydı, Kur’an’ın “De ki: Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf 18/29) uyarısına ne gerek kalırdı?

İnsanın içini kemiren huzursuzluk, çoğu zaman ruhun “Bu yol eksik, bu yol eğri.” diye verdiği sessiz alarmdır. Kalp, hakikati tanıyınca sükûnet bulur; hakikate ters düşen yolu ise içten içe reddeder.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin risalet görevi, insanların zaten doğru giden yolunu onaylamak değil; bozuk giden yollarını düzeltmek içindi.

Kur’an bu hakikati, “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur; ona uyun. Başka yollara uymayın; sonra onlar sizi O’nun yolundan ayırır.” (En’âm 6/153) ayetiyle ilan eder.

Eğer bütün yollar zaten hakka götürseydi, Rabbimiz bize tek bir sırat-ı müstakimden ve ondan saptıran yollardan bahsetmezdi. Peygamberler, “Ne yapsanız doğrudur.” demek için değil, “Hak budur, bâtıl budur.” diye ayrımı göstermek için gönderildi.

Âlimler ve velîler de bu çizginin varisleridir. Onların ömürleri, insanın iç muhasebesini uyandırmakla geçti. Çünkü gafletle yürüyen, gittiği yolu yol sanır. Hakikatin dili ise, kulun yüzüne ayna tutar.

“Herkesin yolu doğru.” demek, aynayı kırmaktır. Oysa hakikat ehli, aynayı gösterir; yerdeki eğriliği, gökteki ölçüyle düzeltmeye çağırır. Onlar bilirler ki yol bozukken gönlü avutmak, insana iyilik değil; helâke gecikmeli davetiyedir.

“Herkesin yolu zaten doğru.” cümlesinin, kalbi uyutan ve hesabı unutturan bir gaflet sözü olduğunu fark edip; içimizi kemiren huzursuzluğu, ruhun “Bu yol yanlış.” diye attığı ilahî uyarı kabul etmek, hakikat yolculuğunun ilk adımıdır. Kur’an’ın, hak ile bâtılı ayıran bir kitap olarak indirildiğini (Bakara 2/185) ve bu yüzden her yolu değil, sırat-ı müstakimi işaret ettiğini unutmamak gerekir.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin ve onun izinden giden âlim ve velîlerin, insanların bozuk gidişini fark ettirmek için gönderildiğini, tebliğ ve irşadın “Zaten hepiniz doğrusunuz.” demek değil, “Hak budur, geri kalan yollar sapmadır.” hakikatini hatırlatmak olduğunu idrak etmek; bize düşen görevin de önce kendi yolumuzu sorgulamak, sonra da hâlimizle başkasına ayna olmak olduğunu kalbimize yazmak gerekir.