461) RUHUN TARLASI VE NEFSİN OYUNU

Elbette ruhumuza tarla, et kemik bedendir. İşte ruhumuzu köreltecek şeylerden uzak durduğumuzda, et kemik beden ruhumuza iyilik tohumları eker. Ruhumuzu köreltecek şeyleri nefsimiz bilmez; önüne gelene sahip olmak ister.

Ama iman ederek Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e ve onun vahiy alarak yasakladığı şeylerden uzak durursa, tertemiz olur. Nefis, et kemik bedenin zevkleri içinde gözünü açtığı için kendisini beden zanneder. İşte iman onu oradan çekip alır.

Gayrı şeyler uyanana onun zoruna gider. Çünkü beş duyu içinde gözünü açmıştır. Çünkü nefis, imandan çok gördüğüne inanır. İşte tümüyle sebil olan maksadına ulaşır; hem dünyasına da kavuşur.

Gel de tümüyle sebil ve beklentisiz birini bul. İşte hayali ezgilerle içsel mutluluğu elde eden, hayal dağıldıktan sonra derin mutsuzluğa merhaba der.

İşte bir anda mana ile irtibat olmuş ve yazmış; oysa yazan kendi idi. Örneğin bir kelam yazar, sonra döner okur, okur, okur; derinliğini çözemez. Gayrı kişideki mana açılımını mat eder.

Ruhun tarla, bedenin ise o tarlayı süren bir alet gibi anlatılması, insanın aslında et kemik olmaktan ibaret olmadığını hatırlatır. Beden, ruha ya iyilik tohumları eker ya da ruhun toprağını çoraklaştırır. Nefis, ruhu körelten şeyleri bilmez; sadece canının istediğini arzular.

Ama iman, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e ittiba ile birleştiğinde, haramlar etrafında bir koruma halkası oluşur. Böylece beden, nefsin oyuncağı olmaktan çıkar, ruhun hizmetkârı hâline gelir.

Nefsin kendini beden zannetmesi, insanın kendini et kemik paketine indirgediği hâlidir. Gözünü beş duyu içinde açan nefis, perdenin arkasını hesaba katmaz. İman devreye girdiğinde, “Sen sadece beden değilsin, sen emanet taşıyan bir ruhsun.” diye onu oradan çekip alır. Bu çekiş bazen zor gelir, can acıtır; fakat aslında ruhun özgürlüğe kavuşmasıdır.

Nefsin gördüğüne iman etmesi, hakkı hak, bâtılı bâtıl ölçüsüyle değil; hoşuna gidene göre değerlendirmesidir. O yüzden gayrı şeyler, yani Hak’tan gayrı ne varsa, uyanmaya başlayan kalbe ağır gelir.

Tümüyle sebil olan, yani kendini Hakk’a karşılıksızca döken, beklentisiz duran kişi ise maksadına ulaşır; hem dünyada iç huzura kavuşur hem de ahirette. Fakat “gel de tamamen sebil ve beklentisiz birini bul.” cümlesi, bu hâlin ne kadar nadir olduğunu, nefsin her işe gizlice pay karıştırdığını anlatır.

Hayali ezgilerle içsel mutluluk kuranlar, hayal perdesi dağılınca derin bir boşlukla karşılaşırlar. Çünkü hayalin verdiği mutluluk, gerçek dayanaktan yoksundur.

Ruh, sahte tesellilerle oyalanmaya alıştırıldığında, hakikatle buluştuğunda önce sarsılır; ama asıl huzur, işte o sarsıntının ardından doğar. Nefis ise, hayalin dağılmasını sevmez; çünkü orada yüzleşme vardır.

Bir anda mana ile irtibat hâline geçip yazan kalem, aslında kendi içinde saklı duranı dışarı çıkarır. Sonra dönüp o yazıyı tekrar tekrar okuyup derinliğini çözememesi, kulun kendi içinde saklı olan ilahî lütfu fark edememesidir.

“Oysa yazan kendi idi.” cümlesi, dışarıda aradığımız mana kapılarının çoğunun içimizde olduğuna işaret eder. Kelam, sahibini bazen geçer; çünkü o anda kalemi yürüten, sadece akıl değildir; ruha dokunan bir nefes de işin içindedir.
Gayrı kişideki mana açılımını mat etmesi, yani okuyanın içindeki manayı kilitlemesi değil; tam tersine, kişiyi kendi iç derinliğiyle yüzleştirmesidir.

Bazen bir cümle, sahibinin bile bilmediği bir derinlik taşır ve onu okuyan başka bir gönülde bambaşka kapılar açar. Yazı, böylece sadece yazanın değil, okuyan her ruhun aynasına dönüşür.

Ruhun asıl, bedenin ise emanet ve hizmetkâr olduğunu unutmamak; nefsin her isteğine “fıtrat” adı vererek meşrulaştırmak yerine, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in getirdiği helal–haram dengesine göre yaşamak; bedenin zevklerini ruhun huzuruna tercih etmemek, insanı nefis esaretinden kurtaran ilk adımdır.

Nefsin gördüğüne iman eden, görünmeyen hakikati elinin tersiyle iter. Bu yüzden hayal mutluluklarına değil, hakiki manaya yaslanmak; içsel huzuru sahte ezgilerden değil, sahih iman ve teslimiyetten beslemek gerekir. Tümüyle sebil olmak zor olsa da, her gün az da olsa beklentisiz adımlar atmak, kalbi Hakk’a alıştırır.

İnsanın kendi kaleminden çıkan sözlerde bile, kendisinin fark edemediği bir ilahî nefes saklı olabilir. Bu yüzden yazdığımızı da okuduğumuzu da, “Bunda bana ne gösteriliyor?” diye sorarak okumak; kelamı sadece bilgi değil, içsel açılıma vesile bir ayna bilmek; içimizdeki manayı uyandırmak için hem yazıya hem tefekküre zaman ayırmak, ruhun tarlasına ekilen tohumların yeşermesine yardımcı olur.