463) YENİ MÜSLÜMAN OLANIN YOL HARİTASI

İslâmiyet’e yeni giren veya ibadete yeni başlayan bir Müslüman, ilk planda namazın on iki farzını öğrenir ve hemen ilk vakitte uygulamaya başlar. Yani namazın farzları arasında bulunan temizliği, gusül abdesti ve namaz abdesti almayı, üstünü, başını ve namaz kıldığı yeri temiz tutmayı ve tahareti birinci planda öğrenir. Namazı vakti içinde kıbleye dönerek kılacağını öğrenir. Bunlar zor şeyler değildir ve namazın farzlarındandır.

İbadete yeni başlayan kul, aslında sadece hareketleri değil, Rabb’inin huzuruna çıkmanın edeplerini öğrenir. Temizlik (taharet), ruhun da toparlanmasına vesiledir; su, bedenden kirleri alırken kalpten de gaflet perdelerini inceltir. Namazın farzlarını öğrenmek, Hak’ka (Gerçek’e) yönelen yolcunun ilk “ben geldim ya Rab!” deyişidir.

Sonra hemen ilk fırsatta Fâtiha Sûresini öğrenir. Fakat Fâtiha Sûresini öğrenme süreci içerisinde namaz vakti girmişse namazını ihmal etmez; kılar. Bu durumda namazını şöyle kılar: Dört mezhebe göre, bu durumda kişi Kur’an-ı Kerim’den Fâtiha’ya denk herhangi bir âyet biliyor ise Fâtiha yerine okur; yalnızca kısa bir âyet biliyor ise bildiği âyeti Fâtiha Sûresi kadar tekrar eder.

Nitekim Cenâb-ı Hak: “O hâlde Kur’an’dan kolay geleni okuyun.” buyurmuştur. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de: “Namaza kalktığın zaman abdestini tam al; sonra kıbleye dön; sonra da Kur’an’dan sana kolay geleni oku.” ⁴ buyurmuştur.

Fâtiha, kulun Rabb’i ile kurduğu sırrî (içsel) konuşmanın özüdür; ama kul onu ezberleyene kadar da Rahman’ın kapısı kapalı değildir. Kulu namaza davet eden Allah, öğrenme sürecindeki acziyetini de rahmetine katar. Önemli olan, “bekleyeyim, sonra kılarım” diye namazı ertelememek; eksik de olsa huzura durmaktır.

Bu mertebe, rahmetin genişliğini gösterir. Kul ne kadar biliyorsa, o kadarını okur; Rabb’i ondan bilmediğini değil, samimiyetini ister. Kur’an’dan kolayına geleni okumak, herkesin ilminin ve hâlinin farklı olduğunu; ama rahmet kapısının herkese açık tutulduğunu haber verir. İlim arttıkça okunan ayetler çoğalır; ama kabulün esası, kalbin huşu’ ve ihlâsıdır (samimiyetidir).

Bunu da yapmaya şimdilik güç yetiremeyen kimse, Fâtiha Sûresi okuma süresi kadar içinden “Allah, Allah, Allah, Allah” der. Bunu da bilmiyor ise kıyamda Fâtiha Sûresi okuyabilecek kadar bekleyip susar, tefekkür eder.

Veya Fâtiha’yı öğreninceye kadar namazda bir imama uyar; uyacak imam bulamayan kimse ise, iftitah tekbiri ile rükû arasında bir süre bekler. Bu süre içinde Allah’ı zikretmesi, yani içinden “Allah… Allah…” demesi iyi olur.

Kul hiç okumasa bile, kalbinde “Allah” zikrini taşıması büyük bir nimettir. Dil susar, kalp zikreder; bu da rahmettir. İçinden “Allah” diyerek beklemek, acziyetini kabul etmiş bir kulun, “Ben elimden geleni yapıyorum ya Rab!” diye hâlini arz etmesidir. İmama uymak ise, bilmediği yerde ehline tutunmak demektir; bu da kulluğun bir edebidir.

Fâtiha Sûresinden sonra Ettehiyyâtü’yü öğrenir. Daha sonra zamm-ı sûre olarak okuyabileceği kısa sûreleri öğrenir. Daha sonra ise namazın diğer duâ, zikir, tekbir ve tesbihlerini öğrenir.

Kulun öğrenme süreci merhale merhaledir: önce Fâtiha, sonra Ettehiyyâtü, sonra kısa sûreler ve diğer zikirler… Bu, kalbin yavaş yavaş namazın ruhuna alışmasıdır. Her yeni duâ, kul ile Rab arasında açılan yeni bir sır penceresidir. Böylece namaz, sadece farzları yerine getirmekten çıkıp, kulun iç dünyasını inşa eden bir miraç hâline gelir.

Fakat bu süreçlerin hiçbir yerinde namazı geciktirmeye meydan vermez. Duâ, zikir, tekbir ve tesbihleri yerli yerince bilmese de namazını kılar. Şöyle kılar:

Namaz, “öğrenmem bitince başlayacağım” denilecek bir ibadet değildir; öğrenme, namazın içinde devam eden bir yolculuktur. Kul eksikleriyle birlikte huzura durur; eksiklerini zamanla tamamlar. Allah katında değerli olan, bahanelerle geciktirmek değil, noksanlığının farkında olarak “yine de geldim” diyebilmektir.

1- Mümkünse bir imama uyar. Bir imama uyması hâlinde hiçbir şey okumasına gerek kalmaz.

Cemaatle namaz ve imama uyma hâli, acemi kulun rahmetle sarılma hâlidir. İmamın ardında durup “Âmin” diyen kalp, ümmetin arkasına sığınır. Bu, yalnızlık korkusunu alır; kul, “ben bilmesem de bilen birinin arkasındayım” diyerek güven bulur. Bu güven, onu zamanla öğrenmeye daha çok teşvik eder.

2- Bir imama uyma imkânı yoksa kendisi Allah rızası için namaz kılmaya niyet eder, başlangıç tekbirini alır, kıyamda durur, kıraatini yukarıda ifade ettiğimiz şekillerden biriyle yapar, rükû yapar, secde yapar, teşehhüt miktarı (Ettehiyyâtü’yü okuyacak kadar) oturur.

Kulun kendi başına tekbir alıp namaza durması, Rab’bine doğrudan “Ben geldim, sadece Senin için” demesidir. Burada niyet, amelin kalbidir. Rükû ve secde, insanın benliğini (ene’yi) kırdığı makamdır; başını eğen, hakikatte kalbini eğmiştir. Teşehhüdde oturmak ise, kulun Rab’be bağlılığını yenilediği şahitlik makamıdır.

3- Bu hareketlerin içinde yer alan tesbih, tekbir, duâ ve zikirleri bilmese de bu hareketleri yapar; bu duâları ise bilâhare öğrendikçe okumaya başlar. Öğrendikçe namazını kemale erdirir.

Hareketler, henüz sözlere eşlik etmese bile, kalp niyetle doluysa, o namaz yine de Rahman’ın katında kayda geçer. Duâ ve zikirlerin sonradan öğrenilmesi, kulun hayat boyu talebe kalacağını gösterir. Namaz, “oldum” demek değil; her rekâtta “Rabbim, beni tamamla” demektir.

4- Yeni öğrenen birisinin, eksikleriyle beraber kıldığı bu namaz, inşallah sâlihlerin namazından yazılır. Allah kabul etsin.

Rahmet kapısı, yeni başlayan kullara geniş açılır. Eksikli namaz, kastî bir tembellikten değil de acziyet ve öğrenme hâlinden kaynaklanıyorsa, inşallah sâlihlerin amel defterine yazılır. Çünkü Allah kulunun gayretine, samimiyetine ve yönelişine bakar. “Rabbimiz! Amelimizi Senin için yaptık, kusurumuzu affet.” diye niyet edenin namazına rahmet nazarı düşer.

“Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût Sûresi, 29/45)
Namazı eksiksiz öğrenme gayreti, sadece bir ibadeti tamamlamak değil; kalbi kötülüklerden uzaklaştıracak bir koruma kalkanı inşa etmektir.

“Şüphesiz namaz, müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farz kılınmıştır.” (Nisâ Sûresi, 4/103)
Namazı vaktinde kılmaya başlamak, öğrenmenin önüne hiçbir mazeret koymamaktır; eksik de olsa vakti geçirmemek esastır.

“Artık Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun.” (Müzzemmil Sûresi, 73/20) Yeni başlayan kul, bildiği kadarını okur; fakat her gün biraz daha ekleyerek Kur’an ile ünsiyetini artırmaya niyet eder.

“Ameller niyetlere göredir. Herkese ancak niyet ettiğinin karşılığı vardır.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1; Müslim, İmâre, 155) Namaza yeni başlayan için en büyük sermaye, kusursuz okuyuş değil, “Sırf Senin için kılıyorum ya Rab” diyen niyettir.

“Kul bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir arşın yaklaşırım; o Bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak giderim.” (Buhârî, Tevhid, 50)
İlk ve belki eksikleri olan namazlar bile, kula doğru koşan ilahî rahmetin başlangıcıdır; kul bir adım atar, Rabbin rahmeti bin adım gelir.

Namazını öğrenmek için bekleme; namazı kılarak öğren. Zira Rahman, yürüyen kulunun ayağını namazın hakikatinde tutar.

Dili Fâtiha’yı tam okuyamasa da, kalbi ‘Allah’ diye atan kulun namazı, rahmet katında kaybolmaz; yeter ki gönlü, Rabbin huzuruna durmaktan lezzet alsın.