Kesin ve net söylüyorum: Habibullah’ı bilmeden Kur’an anlaşılmaz. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz devre dışı bırakılırsa, geriye elde sadece kelimeler kalır, ruh gider. Kur’an, O’nun gönlünden ümmete akan bir rahmet deryasıdır; O’nu tanımadan bu deryadan sadece yüzeydeki köpüğü görür insan.
Elbette Kur’an meali okumak güzeldir, faydalıdır, tefekküre kapı açar. Lakin “İslâm sadece bu mealdir.” dediğin an, işte hatanın başını orada koymuş olursun. Çünkü meal, Kur’an’ın aslı değildir, sadece insanın anlayabildiği kadar bir tercümesidir. Tercüme, tercüme olduğu için sınırlıdır; sınırlı olanla sınırsız hakikatin tamamı kavranmaz.
Bugün öyle bir zamandayız ki, Kur’an’ı Arapça orijinalinden okumayı dahi bilmeyenlerin meal yazdığı bir dünyadan bahsediyorum. Tabi bu, tarihte ilim ehli olup da meal yazan zatlara saygısızlık değildir; onların hakkı baş tacıdır.
Lakin Arapça bilmeyen, usûl bilmeyen, hadis nedir, fıkıh nedir haberi olmayan insanların da “ben de bir meal yaptım” deyip ortaya karışık bir derleme sunması ayrı bir garabet. İsim isim zikretmeye gerek yok, ayıp olur; maksat kişiyi rencide etmek değil, gidişatı uyarmaktır.
Meselemiz şu: Meal üzerinden İslâm dini öğrenilmez ve öğretilmez. Ama ne yapıyor bazıları? Meal üzerinden yeni bir din kurguluyor. Sonra da kalkıp, bin dört yüz senedir iman ile yaşamış ümmete “uyduruk dine inananlar” damgası vuruyor.
Yok öyle dünya. Bu ümmetin icması, gözyaşı, secdesi, şehidi, âlimi, evliyası var. Sen iki satır meal okuyup, eline de birkaç slogan alınca bu ümmeti çöpe atamazsın.
Şimdi birileri çıkıyor, her şeyi inkâr ediyor. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin hadislerini reddediyor. Dört büyük mezhebe “uyduruk” diyor. Hadis âlimlerine “düzenbaz” diyor.
Sonra da “Ben Kur’an Müslümanıyım.” diyor. İyi de kardeşim, Kur’an seni nereye çağırıyor? “Peygamber size ne verdiyse onu alın, sizi neden men ettiyse ondan sakının.” (Haşr, 59/7) ayetini nereye koyuyorsun? Peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem) devreden çıkartırsan, Kur’an’ı da kendince budamaya başlarsın.
Evet, Kur’an üzerinde tefekkür için meal okuyacağız, bunda sıkıntı yok. Ama “İslâm bu mealdir.” demeyeceğiz. Meal, tefekkür kapısıdır, hüküm kapısı değildir. Tefekkür için kullanılan şeyi, şerî hükmü belirleyen temel kaynak gibi görürsen, dengen bozulur. İşte bu dengesizlikten bir nesil türedi ki, ben onlara “mealzede” diyorum; meale mahkûm olup hakikatten mahrum kalmış bir nesil.
Bu işin usûlü vardır, yolu yordamı vardır. “Benim o kadar vaktim yok, inceleyemem.” diyen, bin dört yüz senedir ümmetin üzerinde icma ettiği yola teslim olur.
İtikadda Eş’arî ve Mâturîdî çizgisine itimat eder. Amelde dört mezhepten birine bağlanır. Çünkü bu mezhepler Kur’an ve sünnetten, insanın dünya ve ahiretini kurtarmaya yetecek itikat ve amel programını süzüp ortaya koymuşlardır.
Yani senin bugün tek başına altından kalkamayacağın yükü, asırlardır omuzlarında taşıyıp sana hazır hale getirmişlerdir. Gönül rahatlığıyla uyulabilir.
Ama biri çıkar da “Ben meseleyi kaynağından araştıracağım.” derse, ona da “Buyur” denir. Lakin o zaman iş değişir. Sadece Türkçe meal okuyup hüküm vermekle olmaz.
Arapça aslından Kur’an’ı okuyacak, hadisleri kaynaklarından inceleyecek, usûl ilmini bilecek, sahabenin, tabiînin, mezhep imamlarının sözlerini tartacak. Yani öyle kuru kuruya iki satır meal okuyup da koca dini yeniden yazmaya kalkmayacak. Hakikat ciddiyet ister.
Bak, birisiyle konuştum. Dört rekâtlı namazı iki rekâta indirmiş. Delil olarak da savaş halindeki cemaatle kılınan namazı gösteriyor. Sordum: “Kardeşim Kur’an okumasını bilir misin?” Cevap: “Yok.” Daha Arapça orijinalinden Kur’an okuyamıyor ama bütün hükümleri mealdan çıkarıyor.
Hadisleri inkâr ediyor, “Hiçbir hadis sahih değildir.” diyor. İşte bu zihniyet, yavaş yavaş sapkın bir damar oluşturuyor. Çünkü o, Kur’an’ı anlamaya değil, Kur’an’ı kendine uydurmaya çalışıyor.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz devrede olmadan Kur’an ahkâmı anlaşılmaz. Allah’ın kelamı, Habibullah’ın yaşantısıyla ete kemiğe bürünmüştür.
O’nsuz Kur’an okumak, haritasız çöl yürümeye benzer. Kim ki derdi İslâm değil de kendine adam toplamaksa, o büyük ahlakı bölmüş olur. Kim de insanları “Allah’a değil, bana gelin.” diye çekiyorsa, aslında ümmeti parçalıyor demektir.
Maksadımız asla “Meal okumayın.” demek değildir. Asıl maksadımız, mealdan hüküm çıkarılmaması gerektiğini anlatmaktır. Çünkü hüküm, Kur’an’ın aslı ile hadislerin ortak ışığında, ilim ehlinin usûlüyle çıkarılır.
Biz hiçbir topluluk için zanla konuşmayız. Kimseye gösteriş için naz yapmayız. Ama şunu da söyleriz: “Sarı çizmeli Mehmet Ağa misali, kim olduğu belirsiz nice insanlar da kalkıp meal yazmış. Hatta Kur’an okumasını bilmeyen derleme meal yapmış.” Bu da ayrı bir ibret tablosu. Tövbe estağfurullah.
“Ne o zaman tartışıyorsun?” diyenlere cevabımız şudur: Biz, “Meal Kur’an değildir.” hakikatini hatırlatıyoruz. Fıkıh kitapları, usûl kitapları bu gerçeği açık açık söylüyor. Yani söylediğimiz şey uç, marjinal bir şey değil. Ümmetin ana gövdesinin senelerdir ifade ettiği hakikati dile getiriyoruz.
Bütün bunların yanında, insan kendine de bakacak. En azından Fatiha Sûresini ezberlemeye çalışacak. Yedi ayetten ibaret, küçücük bir sure. Eğer Fatiha’yı ezberleyemeyecek kadar zayıf bir hafızaya sahipse, Hz. Musa’nın çobanı gibi de olsa içten dua etsin, yine rahmetten uzak kalmaz.
Hatta kendi dilinde dua edecek kadar bile kelime bulamıyorsa, namazda ayakta bekleyip eğilir, yine Rabb’ine yönelir. Ayakta duracak hâli de yoksa, otursun ekmeğini soğanını yesin; ama bu arada Rabbinin kelamından bir şeyler öğrenmeye gayret etsin. Çünkü gayret, kapıları açar.
Soruyorum: O zaman 124.000 nebi, 313 rasul niye geldi? Eğer iş sadece “Ben kalbimden biliyorum, Allah öğretir.” demekle olsaydı, Allah gökten sihirli bir değnek indirir, herkesi bir anda alim yapardı. Lakin sünnetullah böyle değil. Vahiy, peygamberler üzerinden geldi, ümmete miras kaldı. Biz de o mirasa ihanet edemeyiz. Tövbe ya Rabbi, sihir bekleyen aklımızdan da kalbimizden de uzak olsun.
İş dünya nimetlerine gelince, adam daha iyi yemek bulmak için elli tane lokanta geziyor, yorulmuyor. Daha süslü bir elbise için kırk mağaza dolaşıyor. Ama ebedî hayat için iki dakikalık abdest almaya gelince “Zor, ağır, üşeniyorum.” diyor. Zor geliyorsa, o zaman iki dakikalık abdestsiz bir kabre girmeyi de düşünmesi lazım. Çünkü orada mazeret yürümüyor.
Unutma kardeşim: Cennet bedava değil, cehennem de boşuna değil. Bu iş namaz işidir, namaz. Namaz dinin direğidir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin öğrettiği şekilde namaz kılmayı kendine ağır görüyorsa, “Ben Müslümanım.” iddiasını da bir daha gözden geçirsin. Lafla gemi yürümez. Bugün “Ben kalben inanıyorum.” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışan çok. Ama kalbin tasdiki, bedenin secdesiyle tamam olur.
Netice olarak; ben kendi kafamdan konuşmuyorum. Rabbimin kitabında, Resulünün sünnetinde, ümmetin icmasında ne varsa onu söylüyorum.
Cennet ucuz değil, cehennem lüzumsuz değil. Bu sözler, benim keyfi hükümlerim değil; Rabbimin bildirdiği hakikatlerin hatırlatmasıdır. Benim vazifem, sadece hatırlatmak. Hidayeti veren, kalpleri çeviren, yolu kolaylaştıran ise sadece Allah’tır.