Allah kulunu severse onu temizler. Temizlenmesi için ne gerekiyor ise, önüne koyar. Allah’ın kulu sevmesi için de kulun Allah’a yönelmesi icap eder. Burada kulun arınması için önüne musibet gelebilir. Çünkü düşünce ve yönelişleri onu hakikatten az uzağa atmış olabilir. Birçok defa ana yoldan bozuk yollara sapmış olabilir.
Sevgi, bazen okşayarak değil, yıkayarak belli olur; çünkü gönlün kiri çoğu kez ancak sarsılınca görünür. Musibet, kulun dışını yakar gibi dursa da içini arıtan bir çağrıdır; kul yöneldikçe, yönelişin edebi artar; edep arttıkça da arınmanın kapısı açılır. Ana yoldan sapmalar, çoğu zaman “yoldayım” zannıyla yaşanır; fakat Hak, sevdiğini zannıyla bırakmaz, hakikate döndürür.
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle deneriz. Sabredenleri müjdele! Onlar, başlarına bir musibet gelince: ‘Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara, 2/155-156).
Musibet, kapıyı sert çalar; ama çoğu zaman kapıyı açtıran da odur. Sevilmek, her zaman rahat etmek değildir; bazen temizlenmektir.
Daha önce nefsinin zan ettiği et kemik bedenin zevkleri peşinde koştuğu için, ana yoldan patikalara kayarken, adeta sarhoş bir hâlde olduğu için, ruhuna verilen ıstırabın farkında değildi.
Nefis (benlik), bedeni “ben” sanınca, zevki hakikat zanneder; o zevk çoğaldıkça sarhoşluk artar, sarhoşluk arttıkça da ruhtaki ince sızı duyulmaz olur.
Ruhun ıstırabı, çoğu zaman “yanlış yerde duruyorsun” diyen iç ikazdır; nefsin sarhoşluğu da o ikazı susturan perdedir. Perde kalınlaştıkça patika ana yol sanılır; ama ana yolun ferahlığı, patikanın darlığında gizlenmez.
“Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvâyı ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 91/7-9).
Zevk peşinde koşan, yolun tozunu görmez; ama dönmeye niyet eden, tozu bile nimet bilir. Nefis, sarhoşken “özgürüm” der; ayılınca “kulum” demeyi öğrenir.
Ama tövbe edip özüne dönünce, ruhî zevklere erip ana yola girmek için geri döndüğünde, yani et kemik bedenin veya ruhî bedenin önceki saptığı patikalardan ana yola dönüş yolunda, nefsine eziyet veren bazı şeyler hissedebilir.
Bu hissedişlerde ise, dualarla Allah’a yönelip hasretle dua eder. İşte bu öze dönüş yolunda, kulun Allah’a yönelmesi ve şiddetle arınmayı talep etmesi, Allah’ın hoşuna gider. Yani kişiyi Allah’a yaklaştırır.
Tövbe (dönüş) başlayınca, eski pas sökülür; pas sökülürken can acır, ama o acı “yeniden canlılık”tır. Dönüş yolunda nefsin zorlanması, ruhun genişlemesidir; çünkü nefis darlık ister, ruh ferahlık ister.
Hasretle yapılan dua, kuru bir söz değildir; kulun yönelişini derinleştiren bir hâl (manevî duruş) olur. Arınmayı talep etmek, kulun kendini kurtarması değil; kulun, kendini Allah’a teslim etmesidir.
“De ki: Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.” (Zümer, 39/53).
“Büyük mükâfat, büyük imtihanla beraberdir. Allah bir toplumu severse onları imtihan eder; razı olana rıza, razı olmayana gazap vardır.” (Tirmizî, Zühd, 56; Hadis no: 2396).
Biz her şeyi kendi kavramlarımızla değerlendirdiğimiz için, olayın azametinin farkında değiliz. Oysaki olay, bizim mutlak zata kul olmak üzere kurguludur. Allah’a halifelik üzere kurguludur. Bu kurgudan uzaklık bize azap olarak geri dönüş yapar.
İnsanın en büyük yanılması, ölçüyü kendinden almasıdır; kendinden alınan ölçü dar olur, dar ölçüyle de azamet görünmez. Kul olmak, küçülmek değil; asıl yerini bilmek, haddini bilmek, emanetin (sorumluluğun) ağırlığını taşımaktır.
Halifelik, hükmetmek değil; emanet şuuruyla temsil etmektir. Kurgudan uzaklık “ceza” gibi görünse de çoğu zaman “uyandırma”dır; çünkü Hak, kulunu yoklukta bırakmaz, dönüşe çağırır; çağrı duyulmazsa darlık, darlık anlaşılmazsa azap gibi hissedilir.
“Hani rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti…” (Bakara, 2/30). “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56).
Kulluk, insanı aşağı indirmez; insanı yerine koyar. Yerini bulan, yolda kalmaz; yoldan sapan da darlığı azap sanır, hâlbuki darlık çoğu zaman dönüşün kapısıdır.
Musibet geldiğinde önce dili edebe çekmek gerekir: “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz” sözü, sadece teselli değil; dönüş istikametidir. (Bakara, 2/156).
Tövbe, “geçmişi silme”den önce “istikameti düzeltme”dir; içten ve samimi bir dönüş, kalbin pasını söker, yürüyüşü ana yola taşır. “İçten ve samimi bir tövbe ile Allah’a yönelin…” (Tahrîm, 66/8).
Arınmayı isterken nefsin daralması tabiidir; daralan nefis değil, genişleyen ruhtur. Zorlukla beraber kolaylık vardır; bu, yolun kanunudur. (İnşirâh, 94/5-6).
Halifelik şuuru, her hâli “emanet” bilmekle başlar; emanet taşınmadığında darlık artar, emanet taşındığında ferahlık iner. “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik…” (Ahzâb, 33/72).
Dua ederken talebi tekleştirmek, kalbi toplar: Ya Rabbi, beni Sana döndüren her şeyi hayra çevir; beni patikada bırakma, ana yolun edebinde sabit kıl. Bunun gibi kesin talepler, hem arınma ister, hem teslimiyet öğretir.