Kimi insanlar “Bende Allah’tan bir parça var” gibi batıl sözlere kapılır. Oysa hakikat şudur: Ruh, Allah’ın zâtından bir parça değildir; O’nun “ol” emriyle yaratılmıştır. İnsan, bu ruhu taşıdığı için şereflidir. Şerefi ruhun kaynağında değil, emaneti nasıl taşıdığında saklıdır.
Aklımızın ermeyeceği şeyleri düşünmek veya anlamaya çalışmak, bizdeki sonsuzluk hissinden dolayıdır. Bu sonsuzluk hissi de bize üfürülen ruh nedeniyledir. Bizler her kavrama gündelik manada anlamlar yüklediğimiz için, “Ruhumdan üfledim” ibaresine de kısıtlı aklımızla manalar yükleriz. Sonra da, olayın hakikatinden uzağa düşmüş oluruz.
Oysaki bu üfleme, bize verilen temel sırdır; bizi yücelten ve fenada devridaim etmekten kurtarıp, bekaya yönelten bir şereftir. Allah’ı insani kavramlarla tanıtan ayet ve hadisleri tevil etmeden, düz mantıkla değerlendirdiğimizde, o ayetlerde bizi bir bilinç düzeyine ulaştırmak isteyen ruhtan mahrum kalırız.
Sonra da ayetlere zahiri vechiyle yönelip; Allah’ı göklerin üzerine oturtup, kıyamet günü de “kocaman olan ayağını cehennemin üzerine bırakacağını” sanırız. Oysaki “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ, 42/11).
İşte bu sebeple de, Kur’an ve hadisin bize sunduğu örneklemelerde; orada ifade edilen insani tanımlamalarla tanım verilen hakikatlere, zahirî zihinimizle değil, ihlâslı bir kalple yaklaşıp, örneklemelere yerinde ve doğru teviller vererek verilmek istenilen mesaja ulaşmaya çılışırız.
Örneğin bilinen zahirî ayakların mekânlarda yürümek için bir araç olduğunu ve Allah’ın zaman ve mekândan münezzeh olduğunu unutarak, Allah’ı cesetlendirmeye kalkışırız. Sonra Allah’a uzayda eller arar ve O’na bilinen parmaklar edinmeye kalkışırız. Oysaki O, hiçbir şeye benzemez; O, sadece idrak ile zevk edilir ve iman ile kavranır.
Konuya anlamak için mecaz ve örneklemeye şu hadis-i şerif ile de açıklık getirelim… Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin: “Allahü Teâlâ’nın emriyle, faizcilik artık yasaktır. Cahiliyeden kalma bu çirkin âdetin her türlüsü, ayağımın altındadır.” (Müslim, Müsâkat, 5) hadis-i şerifindeki gibi, “ayağımın altındadır” ifadesini mecazî bir anlatım olarak görmezden gelerek, İslami tabirlerin vermek istediği derinlikli mesajlara ulaşamamış oluruz.
Bilelim ki kişideki zât hissi; Allah’ın kişiye hulûl etmesi veya kendi zâtının zâtından olan ve kendi sahip olduğu ruhunun insana üflenilerek girmesi değildir. Zaten böyle bir şeyi Allah hakkında düşünmek, gafletin ta kendisidir. Zira Allah böyle tanımlamalardan münezzehtir.
“Mutlak Zât”ın ruhundan bahsedilemez. Çünkü “Allah’ın mutlak zâtı” dediğimizde, her kavram ve tanımlama zaten düşer. Kullandığımız tüm kavramlar yaratılmışlar için olup, bizleri ilgilendiren hususlardır. Ruh dahi Allah’ın emrinden, kün emriyle var olan bir oluş olup, yaratılmış varlıklar için geçerli bir ıstılahtır.
Bunu böylece bildikten sonra konuyu biraz daha açalım: “Allah ruhundan üflemiştir” dediğimizde, olay “Allah’ın zâtının ruhundan üflediği” şeklinde anlaşılmamalıdır. Yani emriyle var ettiği ruhundan üflemiştir. Zaten her şey gibi ruh da O’nun mülkünden olduğu için “ruhundan üflenmiştir” denilmektedir.
Ayrıca “ruhumdan üfledim” denildiğinde, “manam ile donattım” anlamında da alabiliriz. Zira insan, yeryüzünde Allah’a halife olmuştur. Allah’a halifelik ise, O’nun manasıyla manalanmak suretiyle gerçekleşebilir.
İnsana sonsuz bir bakış hissi verilmiş ve varlığa öylece temaşa etmektedir. Bu mana ile donatıldı diye de insan, Allah olmaz; zira insan, Allah’a kul olup, Allah’a olan kulluğunu idrak ettiği kadar O’na yaklaşmış olur.
Kur’an’da “Allah’ın devesi” (Şems, 91/13) ve “Allah’ın evi” (Hac, 22/26) ifadeleri de kullanılmıştır. Allah’ın “kendi ruhu” ifadesine yer vermesi de insana verilen ruhun, diğer canlılara verilen ruhtan çok farklı, acayip ve harika bir mahlûk olduğuna işaret içindir. Böylece insan, kendisini basit bir varlık olarak görmesin ve başıboş bir hayvansal birim olduğunu zannetmesin.
Yani “Allah’ın ruhu” demek, “Allah ruhtur” anlamına gelmez. Aman dikkat! Ruhun ne olduğunu da bilemeyiz. Çünkü o, Rabbin emrindendir. Ayrıca ruh derken gözümüz, öyle hayalî ve bulutumsu bir şey de aramasın.
Bizdeki sonsuzluk hissi ve sonsuza dek yaşama isteği, Allah’ın bize o özel olarak yarattığı ruhtan üflediğindendir. Ruh ise, Allah’ın emrindendir. Allah’ın emri ise, bir şeye “ol” dediğinde onu oldurandır: “O, bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri sadece ‘ol’ demektir; o da hemen oluverir.” (Yâsîn, 36/82).
İşte bizim halifesi olmamız için, emriyle “ol” diyerek bu oluşla beraber özel olarak yarattığı ve özellikle insan için sakladığı ruhtan üflemiş, öylece bizi sonsuzluk sevdasıyla bezemiştir. Böylece aklımızın eremeyeceği hususlarda, aklımızı “akl-ı evvel” ile senkronize etmek suretiyle bize bilmediğimiz hakikatlere ulaşmamız için ilhamlar sunmuştur.
İşte ruhtaki sozsuzluğa bakan his, bu üfürülen ruhtan kaynaklanıyor. Tekrar önemine binaen tekrar edelim: Bu ruh, hâşâ Allah’ın zâtının ruhu şeklinde değil; Allah’ın sunduğu sonsuzluk manası anlamındadır.
Burası öyle ince bir ayrıntıdır ki, hemen art niyetli yaklaşanlar; mana ilminde çığır açan ehlullahı, itham edebilirler. İşte esas konu: “Hâşâ, Allah’ın zâtının bir ruhu var ve bu ruhu alıp bize koymuş” şeklinde değildir. Ve biz asla böyle bir şey söylemiyoruz.
Zaten böyle düşünen, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin çizgisini terk etmiş olur. Hem zaten bu şekilde düşünce, Resûlullah Efendimizin vermek istediği düşünce nizamından ayrıldığı için de küfür olur. Yani olay; Allah ruhundan üflemiş, yani insana sonsuzluk nazariyesini ve hissini vermiştir.
Olayı çarpıtmak isteyenlere de anlattığımız bu can alıcı noktaları en teferruatıyla, tekrar ede ede ve üzerine basa basa anlatıp sunmalıyız ki kafalarda hiçbir şüphe ve tereddüt kalmasın.
Ruh, insana verilmiş en büyük sırdır. Bu sır sayesinde insan, kendini yalnız beden sanmaktan kurtulur ve sonsuzluğa yönelir. İşte insandaki boşluk hissi, aslında Rabbine olan özleminin tezahürüdür. O boşluğu dünyalık dolduramaz. Ne mal, ne makam, ne şöhret doyurmaz. İnsan ancak Allah ile huzur bulur. Unutmayalım ki ruhumuz, bizi her an sahibi olan Allah’a çağırmaktadır.