Allah dostları bizim en yakınlarımızdır. Çünkü Allah en yakınımızdır. En yakınımızın dostu da bize çok yakın olur. Onlar asla menfaat için bizimle olmazlar. Çünkü Allah, menfaati için bizimle olmaz. Çünkü Allah’ın ihtiyacı yoktur. Allah dostunun da ihtiyacı yoktur. O sırf ve somdur. Zira Allah’ın menfaate ihtiyacı olmadığı gibi, Allah dostlarının da ihtiyacı yoktur. Onlar sırf Allah için vardır.
Bununla beraber Allah ile ticaret vardır ki bu da kulu içindir. Bu ticaret, nefsi tümüyle azat etmek içindir. Zira mülk Allah’a aittir ama biz sahiplenmiştik. İşte sahiplikten arınmak, Allah’a hakkını teslim etmektir. İşte bu, fıtratla buluşmaktır. İşte bu, fıtrata eriştirir.
Bakara Sûresi’nin ilk ayetlerine baktığımızda bu olay anlaşılır. Bunun sağlaması da nefsinde veya âfakta seyredilebilir. O da şudur: Allah için olanda asla geri dönüp bakmak yoktur. “Onlara verdiğimiz rızıktan infak ederler.” (Bakara, 2/3) Ayet, “Sizin verdiğiniz, aslında Bizim size sunduğumuzdur.” der. Örneğin “Ben şöyle şöyle yaptım da onlar da bana iyilik meleği olarak baksınlar.” düşüncesi yoktur.
Eğer Allah vermeseydi bizim de verecek hiçbir şeyimiz olmazdı. Yani bize diyor ki: Sizin infak ettiğiniz, bizim size sunduğumuzdur. Biz sunmasaydık sizde bir şey olmazdı ki vereydiniz. Dolayısıyla verdiklerinizi kendi hesabınıza değil, Allah hesabına verin. İşte bu veriş, bâkî âlemde bizim işimize yarayandır. Gayrısı, kibir ve bencilliğimizin ziyadesi olarak bize dönecektir.
O hâlde verdiklerimizi kendi hesabımıza değil, Allah hesabına vermek gerekir. İşte bu, Allah ile olan ticarettir. Bâkî âlemde işimize yarayacak olan ticaret, işte bu ticarettir. Sen bu şekilde verdikçe, benliğinin büründüğü bencillik yalpalanacak; en sonunda artık benliğin saf olacak.
Hani Allah der ki: Her kişi gücüne göre versin ama illaki versin. Çünkü kişi elde ettiği kazancı genelde sahiplenir ve elinde tutmak ister. Bunun çoğu da, azı da fark etmez. Yani kişi verdikçe, benliğinin büründüğü bencillik kırılır; en sonunda saf bir benlik ortaya çıkar.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e sordular: “Ne kadar sadaka verelim?” Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Allah’tan haber bekledi ki cevap versin. Vahiy geldi: “(Ey Peygamber!) Sana ne harcayacaklarını sorarlar. De ki: Afv.” (Bakara, 2/219) Subhânellah! Ne muhteşem bir sesleniş! Bu sadaka içindir. Zekât, yani farziyet olanın sınırları bellidir. Ama sadakanın sınırı belli değildir. Ona da “afuvv” denilmiştir.
Allahu a‘lem, şunu demek istemiştir: “Seni bencilliğinden azat edecek kadar ver; sende bencillik kokusu bitene kadar…” Zaten bittikten sonra artık Allah’ın veren eli olur. Artık “Ne kadar vereyim?” düşüncesi kalmaz. Çünkü artık anlar ki mülk Allah’ındır.
Hani Allah der ya: “Sadakalarınızı minnet ederek ve verdiğiniz kişiye eziyet ederek vermeyin.” (Bakara, 2/264) Ve hatta der ki: “Bir teşekkür bile beklemeyin.” İşte öylece “afuvv”a ulaşılır. Afuvv bir hedeftir.
Bazısı der ki: “Cennete gitmek için para gerekmez.” Hayır! Asıl cennete girmek için para gerekir. Yani kazandığını Allah için vermek; ta afuvv hâli ortaya çıkana kadar. Adam elindekini tutar ve ne yer ne de yedirir. Allah aşkına, bu kişiden ne hayır gelir?
Dikkat edin ki öldüğünde anılmaz bile. Ama lillah olan, işte asırlar geçse de unutulmaz. Demek sadece namaz ve zikirle olmaz; ayrıca afuvv da gerekli. Afuvv hâline ulaşmak, yani nefsinin büründüğü bencillikten soyutlamak da gerekir.
Afuvv, bir hedef ve bir makamdır. Bu hâl ortaya çıkmadan kişi cennete ehil olamaz. Zira Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurmuştur: “Sadaka, günahı söndürür; suyun ateşi söndürdüğü gibi.” (Tirmizî, Zekât, 28)
Olay kişinin kendi kazancıyla alakalıdır. Kadının öz kazancı yoksa o zaman vereceği bir şey de yoktur. Ama eşi onu malına veznedar etmişse ve “Serbestsin.” demişse, işte o zaman da eşinin adına verir. Kişinin maddî hiçbir şeyi yoksa bir tebessümü vardır, dua etmesi vardır.
Bu anlattıklarımız kişisel sahiplikle alakalıdır; afuvv’a ulaşmak içindir. Yoksa malı olmayan bir kimseyi bencilliğe sokan bir şey de yok demektir.
“Peki, kazancı olmayan kadın mahrum mu kalacak afuvv’a ulaşmaktan?” diye sorulursa, cevap şudur: Mahrum değildir. Eşi eve gelince lillah bir tebessüm etse, bir tas çorba pişirse ve birlikte tüm garazlardan uzak içseler, işte afuvv’a ulaşılır.
Erkek gider akşama kadar çalışır, kazanır; onun da afuvv’a bürünerek ailesiyle paylaşması onu ilahî rahmete ayna yapar. Kadın ise evinde bir çay yaptı, eşine ikram etti; işte ona da bu, afuvv hâlidir. Yani afuvv, kişisel ihtirastan vazgeçmektir.
Ayrıca buraya bir not düşelim: Kadın korunmaya müteallik olarak yaratıldığı için, eşi, oğlu, babası, abisi; bu zincir uzar… Onun iaşesini temin etmek zorundadırlar. Ama çalışmak isterse de, eğer meşru dairede ise kimse engel olamaz. Allah’ın bir dengesi vardır. Uyanlara selâm olsun.
Şu kıssa da afuvv hâlini gösterir: Bir sahabî, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e hediye vermek istedi. Ama verecek ne altını vardı ne gümüşü ne de değerli bir eşyası… Gece kalktı, ellerini semaya açtı ve şöyle dua etti: “Yâ Rabbi, Habîbine verecek hiçbir şeyim yok. Ben de şerefimi, onurumu, haysiyetimi bütün mü’min kardeşlerime hediye ettim. Bunu Rasûlullah’a armağan eyle.”
İşte aslında gerçek izzet; malı, makamı değil, kalbi Allah için verebilmektir. İşte tüm mesele, şahsî bencilliği yerle yeksan etmektir. Öylece kişiden Allah’ın nuru ışıldamaya başlar.
Mutlak teslimiyet ve hak ile uyumlanmak, nefsi lillah ile Allah’a satmaktır. İşte afuvv makamı budur. Afuvv, nefsi bencillikten arındırma kapısıdır. İnsan sahiplik iddiasıyla Allah’ın mülkünde pay arar; oysa bu bir perdedir. Sadaka ve infak, bu perdeyi kaldırma yoludur.
Kul lillah verdiğinde, aslında Allah’ın mülkünü nefsinin ihtirasından arınarak yine Allah’a teslim eder. Böylece nefsi tezkiye olur, kalbi saflaşır. Bu “fenâ” makamıdır: Varlığı düşünsel bazda Allah’ta eritmek, yani kendini aradan çekmek…
İşte bu hâl, sadece mal ile değil; tebessüm, güzel söz, gönül ferahlatan bir ikram, samimi bir dua ile de gerçekleşebilir. Zira ayette “Her kim malından Allah yolunda infak ederse, Allah onun yerine daha hayırlısını verir.” (Sebe’, 34/39) buyurur. Hem Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz: “Komşuna tebessüm etmen bile sadakadır.” (Buhârî, Edeb, 36) buyurur.
İşte lillah olan el, Allah’ın elidir; çünkü Allah veren eli sever. Mutlak teslimiyet ve hak ile uyumlanmak, nefsi lillah ile Allah’a satmaktır. İşte afuvv makamı budur.