Kalbin Allah ile huzura ermesi için yapmamız gerekenler…
İnsan, özünden uzaklığı yaşayıp başka birçok şeyden zevk aldığında, bu zevklendiği şeylerden uzaklaştığında huzursuz olmaya başlayacaktır. Zira tüm bedensel olarak kendi bünyesine eklediği her bir nesne kısıtlı olup belli bir süre sonra doyum noktasına ulaşır. Doyum noktasından sonra göz bu defa başka bir doyum hâlini aramaya başlar, içinde boşluk başlar ve sonrasında da adım adım hakikatine yabancılaşır.
Bedensel hegemonya ile kişide ortaya çıkan tüm zevkler, aynı oranda ruhun kişide oluşturduğu zevki törpüler. Zira bedene zevk veren her ahval, o zevkin içeriğine göre bedende de salgılama üretir ve kişide bir zevk meydana gelir. O zevk oranında da kişiden hâsıl olan ruhî zevk, kişiden elini çeker.
Elbette helal ve haram çizgisi bizim için temel esastır. Zira cehennemden ancak o şekilde çıkılır. Ama mesele sadece cehennemden çıkış değildir. Esas mesele, ilahî ülfette daim olmaktır.
İşte onun için de helal olduğu hâlde taviz vermemiz gereken birçok husus olmalıdır. Öylece ruhî dünyamız, bedenin salımıyla değil; ruhun bedende ortaya çıkardığı salımın şiddetini ve devamlılığını hissetsin. Yani bedenden topraksal salınımlar kesilince otomatik olarak yerini ruhsal salınımlar doldurur.
Onun için de denilmiştir ki: Nefsine sahip çık da her canının istediğini yeme. Zira bedensel olarak canın bir şey istediğinde, işte o anda bedensel teyakkuz oluştuğundan ve kendi salınımını üretmeye başlama isteği doğduğundandır. Zira o anda bedensel salınım dip yapmış ve beynine komut gitmiş: “İçime şunu şunu al ki salınım ortaya çıkarayım.”
Bu, her hususta aynıdır. Bir sigara içiminde veya canın bir kebap yemek istediğinde veya başka başka isteklerde…
İşte tümü salgısal ahval ile alakalıdır. Nefsine hâkim olup onun zıddı ile kendini zorladığında, işte o anda ortadaki boşluğu ruhî salınım hemen tamamlar.
Zira insan bedeni kendi kendini yenileyen bir makinedir. Bir yeri bozulduğunda, oraya hücreler akın eder ve hızlıca oradaki arızayı giderir.
İnsan, özündeki hakikatten koptuğunda, fıtratına yabancı hazlara sarıldığında, o hazlar elinden alındığı an içinin boşaldığını hisseder. Çünkü kendisine ait olmayan bir zevki, kendisinin sandıkça içindeki asli lezzetini kaybeder.
Hakikatine yabancılaşan, sonsuzluk ruhundan uzaklaşan kalp; dışarıda ne kadar eğlence, tatil, rahatlık ararsa arasın, istediği kadar lüks besinlerle ve gıdalarla beslensin, gene de içteki sızı dinmez. İçini kemirdikçe kemirir. Zira o eğlencelerle bir süre sonra vücudunda doğan salgılar söner ve yeniden tatminsizlik baş gösterir.
Rabbimiz, “Bilin ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” buyururken (Ra’d, 13/28), bu boşluğun sebebini ve ilacını aynı cümlede açıklar. Kalbin asli zevki, kendi sahibini tanımaktır; sahibiyle bağ koptu mu, kalp her şeyi tadsa da huzur bulamaz.
Hakikatine yabancılaşma sonucunda ise her ne kadar kalbi “Lâ ilâhe illallah” demişse de, onun diğer organları da buna eşlik etmemekte ve onun içinde huzursuzluk kaybolup gitmeyecektir.
Onun için de kalbinden yükselen bir seda ile bunu tüm organlarına duyurması icap eder. Kalpten yükselen bu sedayı bedene yaymak için belli bir disipline ve düzenli bir zikre ihtiyaç vardır. Kalp, bu düzenli zikri ciddiye aldığında “Lâ ilâhe illallah”ın manası yavaş yavaş bütün hücrelere yayılmaya başlar. Bunun pratik şeklini inşallah izah edelim.
Her ne kadar “Ben artık Rabbime döndüm.” dese de ta genetiğine kadar işlenen, kendisine tanrılık veren her his onu terk edememektedir. Bunu sağlamak için de yapacağın iş çok kolaydır. Kimsenin kendisini rahatsız etmeyeceği bir zaman dilimini seçer. Öncelikle lavaboya gider ve sonra abdestini alır.
Ardından lavaboya gidilip abdest alınır. Abdest, sadece beden temizliği değil; iç âlemin temizliğine niyet etmektir. “Şüphesiz ki Allah, çokça tevbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.” (Bakara, 2/222) buyruğunu hatırlayarak abdest alındığında, suyun damlalarıyla birlikte nice kirlerin de aktığına kalben şahit olunur. Böylece zikir için hazırlanılan ân, sıradan bir rutin değil, Rabb’e dönüş kapısı hâline gelir.
Fazla yemekle mideyi doldurmadığı bir tarzda bulunur. Kendisini odasına kapatır. En rahat edeceği pozisyonda oturup önünü kıbleye verir. Üzerinde vücuda yapışmayan, biraz bol bir elbise bulunması daha rahat olmasını sağlar.
Üzerine bol, bedeni sıkmayan bir elbise giymesi, bedende gevşemeyi, kalpte derinleşmeyi kolaylaştırır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin, “Allah katında amellerin en sevimlisi, az da olsa devamlı olanıdır.” (Buhârî, Rikak, 18) hadisinin sırrınca, bu çalışmayı az da olsa belli aralıklarla yapmak, kalbin huzur terbiyesini pekiştirir.
Sonra “Allah” diyerek derinden derine yedi defa nefes verilir. Dilini üst damağına yapıştırır. İki yüz defa çeneyi kendini zorlamadan hafifçe kalbin üzerine kadar getirir. Sonra başını sağ omuza kaldırır. Sağ omuza doğru kaldırınca “Lâ ilâhe” der. “Lâ ilâhe” derken kalbinde her ne istek ve arzu varsa, tümünü arkaya “Lâ” diyerek atar. Çene kalbe doğru gelirken “Lâ ilâhe” demek, kalpte derinleşen her bir mâsivâyı “Lâ” ile reddetmektir. Makam, para, övgü, insanlar, korkular, arzular… Hepsine “Seni istemiyorum.” denilir. Yani: “Seni istemiyorum, ey istek ve arzularım.”
Sonra “İllallah” diyerek çenesini tekrar kalbin üzerine indirir. Çeneyi kalbe indirirken “İllallah” demek, “Bütün bu reddedişin ardından tek istediğim Sensin, Allah’ım.” demektir. Yani hissederek der ki: “Tek istediğim Allah.” İşte bu çalışmayı her gün, her gün sakin ve sessiz bir ortamda uygular.
Derin bir nefes alıp “Allah” diyerek yedi nefes vermek, kalbi zikre hazırlar. Dilin üst damağa yapıştırılması, iç sesi merkeze toplar. Sakin ve sessiz bir ortamda her gün iki yüz defa yapılan bu hareket, sadece fiziksel bir egzersiz değil, tevhidin bedene işlenmesidir.
Bu zikir, “Lâ ilâhe illallah” kelime-i tevhidini sadece dilde değil, bedenin ritminde de nakşetme gayretidir. “Artık kim tâğutu inkâr eder ve Allah’a iman ederse, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa tutunmuştur.” (Bakara, 2/256) ayeti, bu “Lâ” ve “İllallah” çizgisinin Kur’anî ifadesidir.
Bunu yıl boyunca uygulama sonucu, biiznillah onun kalbinde bulunan tüm olumsuzlar onu terk edecektir. Öylece kalbinde sadece Allah olacak ve günlük yapacağı zikirlerin tadını daha güzel hissedecektir.
Bu çalışmayı bir heves gibi değil, bir yıl her gün istikrarla sürdürmek, kalpte kök salmış nice olumsuzluğu söküp atmanın vesilesi olur. Biiznillah, kalpte dolaşan kırgınlıklar, öfkeler, gizli kibir kırıntıları, kıskançlık gölgeleri yavaş yavaş çözülür. Kalp sadeleşir, hafifler. Kalpte yalnızca Allah sevgisi ağır basmaya başlar. İşte o zaman zikirlerin tadı bambaşka olur.
Artık zikir, dilde bir görev değil; kalpte bir ziyafet hâline gelir. Çünkü ruhun derinliklerinden süzülüp gelen mana perspektifleri, beden üzerinde salgılar ortaya çıkaracak ve öylece kişi bedensel olarak da zevke erecektir. Öylece yaptığımız bu asli çalışma ile kalbi huşû ve huzur bizi saracak ve Hakk’a olan rağbetimiz artacaktır.
Rabbimiz, “İman edenlerin Allah’ı zikretmekten ve O’ndan inen haktan dolayı kalplerinin ürperme zamanı hâlâ gelmedi mi?” (Hadîd, 57/16) diye sorarken, bu tür çalışmalarla kalbi ürpermeye hazırlamamız için bizi uyandırır. Ama şeytanî iltimaslar bizi bu uyarılara karşı kör ve sağır eder.
Bizim yaptığımız çalışmalar ve yazdığımız yazılar hem tüm arzumuz Allah’a ermek için çaba göstermektir. Yoksa nefsini tatmin için ortalığı vaveylaya verenler için değildir. Bütün derdim, Allah’a ermek için çaba gösteren gönüllere bir iz düşmek, küçük bir işaret bırakmaktır.
Dünyevî hazlarla tatminkâr olmak isteyenler bilsinler ki dünyanın dört bir yanına tatillere giderek kendilerini bedenen tatmin etseler ve ruhen dinlendirmeyi hedefleseler de, kalplerindeki boşluk ve yara hep orada kalacaktır. Çünkü kalp, ancak sahibi olan Allah ile mutlu olur.
Asıl yorgunluk, kalbin yorgunluğudur. Kalbin sahibi Allah’tır; kalp, sahibini bulmadıkça hiçbir yerde gerçekten istirahate kavuşamaz.
Onun için bütün bu usuller, teknikler ve yazılar tek bir yere işaret eder: Allah ile huzura er.