427) ALLAH İNSANDA MI?

Bu soru, dilde çok kolaymış gibi durur ama itikatta çok ince bir çizgiye dokunur: “Allah insanda mı, her yerde mi, gökte mi, gönülde mi?”

Bir uçta Allah’ı gökte oturan bir varlık gibi hayal edenler var; öbür uçta da “Allah bende, sende, masada, taşta” deyip hulûl (içine girme) ve ittihad (birleşme) bataklığına kayanlar…

Ben bu soruya bakarken şunu esas alırım:
Allah’ın zâtı (öz hakikati) her türlü mekândan, yönden, parça-bütün ilişkisinden münezzehtir. Mekâna giren, parçaya bölünen, bir şeyin içinde veya dışında olan, artık mahlûk sıfatı taşır. Hâlbuki Rabb’imiz “Hiçbir şey O’na benzemez.” diye haber veriyor.

Öyleyse “Allah insanda mı?” diye sorarken, önce içimizdeki tasavvuru temizlememiz gerekir. “İçime girmiş, vücudumun içine dolmuş bir tanrı” arıyorsam, daha baştan yolu kaybediyorum demektir.

“Şah Damarından Yakın” Ne Demek? Kur’an, “Biz insana şah damarından daha yakınız.” der. (Kaf Sûresi, 16) Başka bir ayette “Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” buyurulur. (Hadîd Sûresi, 4) Bir diğerinde “Kullarım Beni sana sorduklarında, gerçekten Ben onlara yakınım; Bana dua edince dua edenin duasına karşılık veririm.” denir. (Bakara Sûresi, 186)

Bakın, bu ayetlerin hiçbirinde “Ben sizin içinize girdim.” demez; “yakınım, beraberim, duanı işitirim” der. Bu yakınlık, maddî-mekânsal bir yakınlık değildir; ilimle (bilmesiyle), kudretle (gücüyle), rahmetle (merhametiyle), rububiyetle (terbiye ediciliğiyle) olan bir yakınlıktır.

Bir düşünelim: Güneş ışığıyla bizi ısıtır, aydınlatır. “Güneş bende” derken, güneşin zâtı bedenimizin içine girmez; ışığı, tesiri, yansıması üzerimizdedir. Allah’ın yakınlığını da bundan çok daha yüce ve mecazlardan bile münezzeh düşünerek anlamaya çalışmalıyız.

“Ruhumdan Üfledim” Hakikati… İnsana dair en çok karıştırılan ayetlerden biri şudur: “Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman…” (Sâd Sûresi, 72)

Buradaki “ruhumdan” ifadesini, “kendi zâtımdan parça kopardım, insana yerleştirdim” diye anlayan, hulûl fikrine kapı aralar. Hâlbuki Allah parça kabul etmez; parçalanan, bölünen, çoğalan her şey mahlûktur.

Ben bu ayete şöyle bakarım: “Ruhumdan üfledim” demek, “sana benden bir ruh emanet ettim; seni sıradan bir toprak yığını bırakmadım, sana ilahî emanet taşıyacak bir hakikat giydirdim” demektir. Yani insana verilen ruh, Allah’ın zâtı değildir; Allah’tan gelen, Allah’ın yaratmasıyla var olan bir emanet ruhtur.

Bu yüzden insan, sadece et-kemik değildir; nuri (nurî, ışıklı) bir katmanı, nari (narî, ateşî) bir katmanı, esma dokumasından örülü bir ruh hakikati vardır. Allah insanda değildir; Allah’tan gelen ruh, insanın içinde misafirdir. Fark bu.

Esmâ, tecellî ve insan aynası… Allah, isimleriyle (esmâ) tanıttı kendini: Rahman (rahmeti kuşatan), Rahîm (rahmeti özellikle mü’minlere ince ince işleyen), Hayy (diri), Kayyûm (her şeyi ayakta tutan), Semi’ (işiten), Basîr (gören)…

Biz “Allah insanda mı?” derken aslında şunu soruyoruz: “Bu isimlerin hakikati bende nasıl?” Ben şöyle görürüm: Allah’ın zâtı insanda değildir, ama isimlerinin gölge tecellileri insanda açığa çıkar. Merhamet ettiğimde Rahman’ın gölgesini, affettiğimde Gafûr’un gölgesini, hakkı tutup kaldırdığımda Adl (adalet) isminin bir yansımasını taşırım.

Güneş ve ayna misalini severim:
Güneş gökte durur; aynaya vurduğunda, aynanın üzerinde güneşin ışığı, ısısı, parıltısı belirir. “Güneş aynanın içinde” deriz ama biliriz ki hakikatte güneş ayna değildir, ayna da güneş değildir. Ayna sadece yansıtandır.

İnsan da böyledir: Kalbi temiz bir ayna hâline gelir, nuri Muhammedî’den gelen nur, esma dokuması, o kalpte parıldar. Ama bu, “Allah insandır.” demek değildir; “İnsan, Allah’ın nuruna ayna olabilecek bir mahiyetle yaratılmıştır.” demektir.

Dilin inceliği; bir cümle imanı yıkar, bir cümle imanı kurar… Tasavvuf büyüklerinden gelen bazı sözler vardır: “Enel Hak (Ben Hakk’ım).” “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim…” diye aktarılan kudsî mahiyette sözler…

Bu sözler hâl dilidir, sarhoşluk (sekir) hâlinde söylenmiş, ehlinin meclisinde ehline söylenmiş ifadelerdir. Bunları lafzî olarak alıp, “Demek ki Allah insanda birleşmiş.” dersek, hem sahibine zulmederiz hem akidemizi bozarız.

Allah insanda değildir; Allah’ın tecellisi insanda görünür. Ben Hak değilim; Hak bende tecelli ederse, ben kul olarak Hakk’ın fiillerine ayna olurum. Bunu “Ben oldum, O da ben oldu.” diye okursam, nefsimin tuzağına düşerim.

Dilin şu inceliğine dikkat ederim: “Allah bendedir.” dediğimde, zihin bunu çok kolay hulûl olarak algılar. “Allah bana yakındır, kalbimde O’nun zikri, marifeti, muhabbeti tecelli ediyor.” dediğimde ise, hem tecelliyi kabul eder hem de kul-khâlık çizgisini korurum.

Kalp; beytullah mı, benlik sarayı mı? Hadislerde mü’minin kalbinin Allah’ın nazargâhı olduğu geçer. Hikmet ehli de “Ne göklerim beni alır ne arzım; mü’min kulumun kalbi beni alır.” mânâsında sözler nakleder.

Ben bu sözlere şöyle bakarım: Kalp, Allah’ın zâtının içine girdiği bir oda değil, Allah’ın nazar ettiği, tecellisini yağdırdığı bir mekândır.

Kalp nuri (nurî, ışıklı) bir ayna gibi temizlenirse, oraya nur iner; kalp nari (narî, ateşî) bir nefs ateşiyle is kaplarsa, orada cinnî vesveseler dolaşır. Yani kalp, ya Rahman’ın rahmetine, ya nefsin ve şeytanın fısıltısına açık bir kapıdır.

Ben kalbimi Beytullah (Allah’ın evi) hükmünde görürken, şunu kast ederim: “Bu kalp, benim değil; bana emanet edilmiş bir mabed. Buraya ne doldurursam, karşılığını o şekilde görürüm.”
Yoksa “Allah bu göğsümün içine sıkıştı.” demem; haşa, bu akla bile sığmaz.

Peki o zaman soruya cevap ne? “Allah insanda mı?” Zâtıyla asla değil. Esmâsının tecellisiyle, ilmiyle, kudretiyle, rahmetiyle, evet kuluna şah damarından daha yakındır.

Allah insana kendini giydirmemiş, kendisinden ruh emanet etmiş; insana kendi nurunu koymamış, nurundan bir yansıma tattırmıştır. Halifelik sırrını da buraya bağlarım: İnsan, Allah’ın esmasına ayna olmak üzere yaratılmış bir emanettardır.

Bu yüzden ben şöyle derim: Allah bende değildir; ben Allah’ın ilminde, kudretinde, kuşatmasında ve hükmündeyim. Allah insanda değildir; insan, Allah’ın yakınlığının farkına varırsa, kalbi O’nun nuruna açılır.

Ben kalbimde şunu yerleştiririm: Rabbim “Biz insana şah damarından daha yakınız.” derken (Kaf, 50/16) kendini bedenimin içine yerleştiren bir tanrı tanıtmıyor; bilmesiyle, görmesiyle, duymasıyla, kudretiyle beni kuşatan bir Rab tarif ediyor; “Kullarım Beni sana sorduklarında, gerçekten Ben onlara yakınım; Bana dua edince dua edenin duasına cevap veririm.” (Bakara, 2/186) diye haber verirken, kapının kulptan da yakın olduğunu, duanın kalbimden dile gelmeden önce O’nun ilminde zaten yazılı olduğunu hatırlatıyor; “Hiçbir şey O’na benzemez, O her şeyi işitendir, görendir.” (Şûrâ, 42/11) ayeti, beni hulûlden, ittihaddan, “Allah bendedir.” gibi tehlikeli lâflardan alıkoyuyor.

Bir kudsî hadiste bildirilen “Kulum Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir zira yaklaşırım…” mânâsı, Allah’ın kuluna yakınlığının, kulun O’na yönelişiyle açıldığını öğretiyor; ben de bu ölçülerle şunu söylerim: Allah insanda değil, insan Allah’ın yakınlığında yaşar.

Kalbimi ne kadar temizlersem, esmanın tecellisine o kadar ayna olurum; ne kadar benlik davası güdersem, o kadar perdelenirim; benim yolum, “Allah bende” demek değil, “Ben bütünüyle Allah’a muhtacım.” diyerek esmanın tecellisini seyretmektir.

Böyle yaşarsam, ne gökte uzak bir tanrı tasavvuruna düşerim, ne de “her şey O’dur” diyerek sınırları kaldırırım; hakikat yolunda orta ümmet dengesinde, tevhid çizgisinde yürür, kalbimi Allah’ın yakınlığını hisseden ama asla Allah’ın yerine geçen olmayan bir kul makamında tutarım.