313) ALLAH’IN İNSANI SEVMESİ

Allah’ın insanı sevmesi ne demektir? Allah’ın sevgisi, mahlûkun seviyesinde bir duygulanım değildir; O’nun sevgisi, kulunu kendi nuruyla desteklemesidir. Sevmek, tecelli etmektir; sevilen kulda rahmetin, ilmin, nurun zuhurudur.

Nefis mertebelerini sayarken, önce Râziye, sonra Merziye geliyor. Nefsin mertebeleri, insanın Allah’a yaklaşım halkalarıdır. Râziye, kulun kaderine rızasıdır; Merziye, Allah’ın kulundan razı oluşudur. Râziye, yöneliştir; Merziye, tecellidir.

Yani Allah’ın kulundan razı olması için, öncelikle kulun O’ndan razı olması gerekiyor. Rıza karşılıklıdır: Kul, Rabbin hükmüne teslim olur; Rabbi de o kulun kalbine nur indirir. “Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.” (Beyyine, 8)

Ufak bir örnekle konuya başlayayım: Güneş ve ayna… Güneş, ayna ile konuşup dost olacak kabiliyete haiz olduğunu düşünelim. Aynanın bir iradesi olduğunu, kendi kendine çalışmalar yapmaya haiz olduğunu tefekkür edelim. Güneş, ilahî nurun sembolüdür; ayna ise insanın kalbidir. Kalp, iradesiyle kirlenir; iradesiyle temizlenir. Güneş her zaman parlar, ama aynanın yüzü paslıysa ışık içeri girmez.

Ayna kir tuttuğunda, güneşe doğru tutulduğunda, ışığını net yansıtmaz. Günah ve gaflet, kalpteki kirlerdir. Güneş her daim parlar; yansıma eksikliği, kirli aynadandır. Tasavvufta buna “kalbin pas tutması” denir.

Şimdi güneş aynaya dese ki, “Kirini temizle ki seni seveyim, yani senden ışığımı net yansıtayım.” Ayna da kendi üzerine bulaşan kirleri temizlerse, güneş ışığı aynadan net yansıyacak; yani sen aynaya baktığında güneşi orada göreceksin. Allah’ın sevgisi, temizlenen kalpte tecelli eder. Kul, nefsini arındırmadıkça ilahî sevginin nuruna mazhar olamaz. “Arınan, kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 9)

Ve diyeceksin ki, işte güneşin halifesi burada; aynı güneşi görüyormuşum gibi tüm ışığı bana aynadan olduğu gibi yansıyor. İşte “halifelik” budur: Güneşi temsil etmek, ama güneş olmamak. Kul, Allah’ın nurunu yansıtır; yaratıcı değil, yansıtıcıdır.

İşte burada güneş aynayı sevmiş ve tüm ışığını kendisinden yansıttığı gibi aynadan da yansıtmıştır. Allah’ın sevgisi, kulun kalbinde görünür hâle gelirse, o kul artık “merziye” olmuştur. O kulun sözleri, fiilleri, bakışı nurlanır.

Şimdi konumuza dönelim. Râzı olmak sevmektir. Rıza, kalbin sevgisidir. Sevgi, Allah’ın kulunu razı etmesiyle değil, kulun Allah’ın hükmünü sevmesiyle başlar.

Şimdi de bu konumuzu kısaca yazalım. İnsan yeryüzünde halife olma yeteneği ile yaratıldı. Halifelik, yeryüzünde Allah’ın isimlerinin aynası olmaktır. İnsana verilen irade, kudret ve ilim, bu halifelik sırrının araçlarıdır. “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 30)

Halife ne demek? Halife, kimin yerine o görevi üstlenmişse, onun misali kabiliyet sahibi olmak demektir. Ama o olmaz. Halife, temsil eder ama yerini almaz. Tıpkı ayın, güneşi temsil etmesi gibi; ışık aynı kaynaktan gelir, ama güç merkezden yayılır.

Örneğin Hz. Ebû Bekir (ra), Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in vefatından sonra sahabelerin başına halife oldu ama yeni bir hüküm getirmeden, Peygamberimiz’in çizgisini devam ettirdi. Gerçek halifelik, yenilik değil istikamettir. Yol değişmez, sadece taşıyıcı değişir. “O’nun yolu dosdoğru yoldur.” (En’âm, 161)

Şimdi insan, Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Ama Allah’a rağmen ve Allah’ın çizgisinin dışında da bir şeye haiz değildir. İnsana verilen özgürlük, imtihandır; yetki değil. Kul, Allah adına hükmetmez; Allah’ın nizamına göre yaşar.

Peki, bütün insanlar halife mi? İşte burada duruyoruz… Her insanda halifelik tohumu vardır, ama herkes onu yeşertemez. Tohum vardır; ama toprağı işlemek, imandır.

İnsan yaratıldıktan sonra, “esfeli safilîn”e yani bedensel dürtüler içinde gözünü açar hâlde yerde yerini almış ve öylece hayvânî bir bakışla donatılmıştır. Nefsin tabiatı yere meyillidir. Ruh semaya, nefs toprağa çeker. İnsan bu iki yön arasında imtihandadır.

Öz cevheri ve hilafet sırrı ise, kendisinde gömülü bırakılmıştır. Hilafet sırrı, kalbin derinliklerinde gizlidir. O sır, imanla açılır, amel ile işlerlik kazanır.

Bu gömüye ulaşımı da Tîn Sûresi’nde zikretmiştir. “Andolsun, Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik; ancak iman edip sâlih amel işleyenler müstesna.” (Tîn, 4-6)

Bunu da iman ve ameli sâlihe bağlı eylemiştir. İşin başını iman çekmektedir. İman olmadan hilafet açılmaz. İman, varlık bilincinin çekirdeğidir. Amel ise o çekirdeğin filizlenmesidir.

Kişi kendisinde var olan hilafet özelliğine öncelikle iman edecek, yani kayıtsız şartsız Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğuna ve kulu olduğuna şeksiz şüphesiz iman edecek ve bu uğurda gerekli ameli işlemeye devam edecek. İman, bilgi değil bağlılıktır. “Ben halifesiyim” demek değil, “O’nun kulu olduğum için hizmet ederim” diyebilmektir.

İşte bu noktada kişinin Allah’tan razı olma serüveni başlayacak. Rıza, imanın kemâlidir. İman eden başlar, razı olan tamamlar. “Kalpleri tatmin olanlar, Allah’tan razı olmuşlardır.”

Yani üzerine bulaşan tüm “esfeli safilîn”in kirleri paklanacak ve aynası paklanmaya başlayacak. Kalp temizlendikçe, nefs silinir; ayna berraklaşır. O zaman güneşin nuru, insanın yüzüne yansır.

Aynası tertemiz olunca, “Beni gören Hakk’ı görmüştür” yani “Beni gören, Hakk’ın insanda istediği fıtrat neyse onu görmüştür.” “Ben onun gören gözü, işiten kulağı olurum.” (Hadis-i Kudsi) sırrı bu noktada açılır. Temiz kalp, Allah’ın nazargâhıdır.

İşte öylece insan kendisinden Allah nuru ışıldamaya başlar. Nur, kelimede değil, haldedir. Arınmış kalp, Allah’ın tecelli aynası olur.

Öylece Merziye nefis kişide devreye girecek ve yeryüzü halifeliği kendisinden aşikâr olacak. Merziye, artık Allah’ın sevgisinin zahir hâle geldiği makamdır. Kul, Allah’ın rızasının aynası olur.

Öylece Allah’ın insanı sevmesi yerini bulacak. Sevgi, arınmanın mükâfatıdır. Allah kulunu sevdiğinde, o kulda rahmet zuhura gelir.

İnsanın Allah’ın kulu hakikati fiilen zuhûr edecek. Hakikat, fiille tamamlanır. “Sözle iman eden çoktur; amel eden azdır.”

Çünkü her insan normal şartlarda tüm mahlûklar gibidir. Yani Allah’ın mahlûkudur, yani fenâ dairesinin yaratığıdır. Mahlûk olmak yetmez; maksat, mahlûk içinde “kul” olabilmektir.

Ama hilafet sırrını kendisinde bulan, yani şeksiz şüphesiz iman edip imanına erdirici yolda hayırlı ameller işleyenler, mahlûklar içinde parıldamaya başlar ve kulluk mertebesine terakki ederler. Yani bekâ yolcusu olurlar. Bekâ, Allah’ın sevgisine ermiş ruhun hâlidir. Fenâda erir, bekâda dirilir.

İşte insan, Allah’ın kulu olduğu bilincine kavuşunca, Allah’ın kendisini sevmesi başlayacaktır. Allah, kulunu kendi rızasına çektiğinde, o kul artık sevilendir. “Allah bir kulu sevdiğinde, Cibrîl’e ‘Ben onu sevdim, sen de sev’ der.” (Buhârî, Rikâk 38)

Öylece en alt mertebe olan sâlihler arasında yerini alacaktır. Salihlik, rızanın ilk basamağıdır. Salih kul, ilahî ölçüye uyan kimsedir.

Çalışmalarını devam ettirip ihtisaslaşmaya devam ederse, şehitler ve sıddıklar gibi olmaya devam edecek ve en sonunda ise peygamberlere komşu olacaktır. “Kim Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse, işte onlar Allah’ın nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir.” (Nisâ, 69)

İşte Allah’ın kulu sevmesi, kulun arınmasıyla başladı. Yoksa fenâ dairesinde olan sayısız mahlûktan bir mahlûk olarak yaşamına devam edecekti. Arınmayan kalp, sıradanlığa mahkûmdur. Arınan kalp, Allah’ın sevgisine aday olur.

Hatta hatta diğer mahlûktan daha düşük seviyede yaşayacaktı. Çünkü kendisinde gömülü olan sıfatlarla, hayvânî perspektifini daha da aşağıya çekerek, hayvan altı bir merhalede yaşayacaktı. Ruh insana verilmişken, nefsine köle olmak büyük düşüştür. “Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar.” (A’râf, 179)

Tüm mahlûkat fenâ dairesinde sıfır noktasında azapsızlık ile yaşarken, insan, sıfır noktasının altına inip “esfeli safilîn”de kalabileceği gibi, sıfır noktasının üstüne çıkıp “eşref-i mahlûk” da olabilir. İnsan, iki uç arasında salınır: esfel ile eşref. Hangisini seçerse, kaderini orada yazar.

İşte eşref-i mahlûk olan, Allah’ın bekâ dairesinde kulu olarak, aynasını tertemiz ederek, “Beni gören Hakk’ı görmüştür.” sözüne eşlik eder. Bu söz, hakikat aynasının tercümesidir. Kendi varlığını yok eden, Allah’ın nurunda görünür hâle gelir.

İşte Allah’ın insanı sevmesinin izahı kısaca böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Zira bilginin nihayeti, Allah’a teslimiyettir.

Allah’ın sevgisi, kulun saflaşmasıyla tecelli eder. Rıza, sevginin dili; arınma, sevginin kapısıdır. Kalp ayna gibidir; pası giderse, güneşi gösterir. Halifelik, temsil değil, teslimiyettir. Allah’ın sevgisine eren, kulluğunun lezzetini tadar.