Vahidiyet, yani insanlardan istenilen birleme, ulûhiyet makamı bakımından mutlak olarak Allah’a aittir. Hem yukarıdan aşağıya, yani zâttan mahlûkata; hem aşağıdan yukarıya, yani mahlûkattan zâta bu hakikat kesinlikle ve her açıdan değişmezdir. Ulûhiyette bu sıfatı Allah’tan alıp mahlûka verenler, açık olarak şirke girmiş olurlar.
Vahidiyet; rubûbiyet ve melikiyet makamları açısından ise yukarıdan aşağıya, yani zâttan mahlûkata doğru mutlak olarak Allah’ındır. Yani yönetim ve terbiye Allah’a aittir. Ama aşağıdan yukarıya, yani mahlûkattan zâta bakıldığında; yani mahlûklar arasındaki nazariyeye baktığımızda ise vahidiyet değil, ehadiyet vardır. Çünkü aşağıda kesret mevcuttur; yani çokluk mevzubahistir. Ama tümü de Allah’a boyun eğmişlerdir.
Lakin kesretteki her bir mahlûk; ayrı bir benlik sahibi edilmiş ve her birisine ayrı bir nazariye kazandırılmıştır. Yani kesrette, mahlûklar bazında birleme yoktur ve her mahlûk müstakil olarak kendi bünyesinde ayrı ayrı yaratılmışlardır.
Lakin bilinmelidir ki kesrette de mutlak faal olan, Allah’ın rubûbiyet ve melikiyetidir. Bu iki özelliği de Allah’ın yaratım planları dâhilinde Allah’a hasredip fıtrat ile uyumlu yaşanılması gerekir. Lakin insanlar; kendilerine verilen iradeden ötürü Allah’a verilmesi gereken sıfatları birbirine hasredip hakikatten sapabilir. İşte bu da gizli şirk olarak bizlere bildirilmiştir. Lakin şirkin açığı da gizlisi de şirk olup affı söz konusu değildir.
İnsanlar, hangi mertebeyi birlemek zorunda olduklarını bilmelidirler. Sen “rubûbiyet ve melikiyet mutlak olarak Allah’a aittir” dediğinde, burada kesreti birlemiyorsun; aksine kesrette oluşan hükmün Allah’tan geldiğine tanıklık ediyorsun.
Burada olayları birbirine karıştırıp insanları ve tüm varlığı kesrette birleyip “Lâ mevcûde illallah” demek büyük hatadır. “Lâ mevcûde illallah” sözü, ulûhiyeti bakımından Allah’ın mutlak zâtı için geçerlidir. Ama kesrette hepimiz mevcuduz ve bu söz kesret boyutunda sakıt olur.
Ayrıca sıfat, esmâ ve ef‘âl mertebesinde asla birlenme istenmemektedir. Zira Allah; sayısız sıfata, isme ve fiile sahiptir. Ama sıfat, esmâ ve ef‘âlin mutlak sahibinin de Allah olduğunu bilmemiz ve iman etmemiz istenmektedir. Makamları birbirine karıştırmamak gerekir.
Kesrette de her birimiz hüviyetimiz itibarıyla bir kişiliğe sahibiz. Zâtımız bir iken birçok sıfatımız, duygu dünyamız (esmâ) ve fiillerimiz mevcuttur. Ve kendimiz itibarıyla da, kendi dünyamızda kendimize ait bir öz bakışa sahibiz. İşte mülkiyette birleme olmaz; ama mülkiyetteki Melik olanın sadece Allah olduğu hakikati, mutlak gerçektir. Melekût ve Cebbarût’ta birlik olamaz. Çünkü artık kuvveler mevcuttur ve bunlar bir araya gelerek kesret başlamıştır.
Zaten Allah, seyir etmek istemiş ve gizli hazineyi açıp kendi ilmî hakikatini ve kesret dediğimiz âlemi oluşturup seyrine sunmuştur. İnsanı da yaratıp kendi adıyla bu seyri seyretmesini dilemiştir. İşte burada teklik ve teklikteki hükmün içeriğini ve işleme tarzını bilmemek sebebiyle tasavvufa meyyal olan milletin kafası karışmıştır.
Yani zât makamı ile diğer makamları birbirine karıştırmadan yürümek ana esastır. Birlenmesi mümkün olmayanı, yani sıfat, esmâ ve ef‘âli birleştirmeye çalışmak kadar vahim bir durum olamaz.
Ama sıfat, esmâ ve ef‘âlin sahibinin Allah olduğunu ve mutlak tasarruf edenin gene de kendisi olduğunu bilmek ise, tevhîdin ta kendisidir. Ulûhiyet ile rubûbiyet iyice bilinmeli ve öylece mutlak hüküm sahibi olan Allah iyice tanınmalıdır. Yoksa kişi bâtıl yollara dalar da, hâlâ doğru yolda olduğunu zanneder.
Zaten “Lâ ilâhe illallah” cennetin anahtarı iken “Lâ mevcûde illallah” olayı marjinal bir söylem olarak kulaklarda çınlamıştır. Az ilim sahibi olan kişi dahi, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in yaşamı boyunca ana mücadelesinin “Lâ ilâhe illallah” hakikatini insanlığa sunmak olduğunu fark eder. Allah’ın yanı sıra bir ilah yoktur; tek ilah Allah’tır hakikatiyle ulûhiyet gerçeğine adım atılır. Ulûhiyet zaten parçalanamayan bir özellik olup zât, sıfat, esmâ ve ef‘âlde sadece ve sadece Allah’a aittir.
Birçok marjinal hakikat anlayışını sunan kişilerin anladığı gibi bir vahdet anlayışı, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in hayatında hiç görülmez. Yani iyiyi ve kötüyü birlememiş; iyilerin cennete, kötülerin ise cehenneme gideceğini bildirmiştir. Ayrıca vefatına kadar kötülük yapanlarla mücadele etmiş ve kötülerin yaptıkları saldırılara misliyle karşılık vermiştir. “O da hak, bu da hak” deyip kötülerle dost olmamıştır.
Buradaki incelik şudur: Vahdet hakikati, yalnızca ulûhiyet boyutunda tecelli eder. Kesret âlemi ise Allah’ın yaratımıyla varlık bulmuş ve her bir birey üzerinde, o bireyin yaşam fonksiyonunun zuhûr etmesi için; kendi sıfat, isim ve ef‘âlinin üzerlerinde bir numune olarak yaratıp, birbiriyle ayrı ayrı iletişim kuran bireyler olarak yaşam bağışlamıştır.
Bu yüzden insanın görevi, kesreti inkâr etmek değil; kesrette tecelli eden bütün güzelliklerin Allah’a ait olduğunu bilip kalbini şirkten korumaktır. “İşte Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilah yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse yalnız O’na kulluk edin.” (En‘âm, 6/102)
Bütün tasavvuf yolculuklarının özünde, kulun kesrette kaybolmayıp kesretin arkasındaki Vâhid olan Allah’ı görmesi vardır. Hakiki tevhid, esmâ ve ef‘âli yok saymak değil; onların mutlak sahibinin Allah olduğunu bilip boyun eğmektir.
“Lâ mevcûde illallah” çok özel bir mertebe olup, zâtî tecellî ile Allah bunu bize sunmuştur. Bunu hissetmek ancak zevk hâli olup asla muâmelâtta mevzubahis değildir. Muâmelâtta tüm hüküm Allah’ındır. Her bir varlık, ayrı bir hüviyet alarak yaşamda gözünü açmıştır.
Lakin ferdî olarak yaşanılabilen hissî hâlleri halka açıp kişisel zevkî hususları insanlığa mal etmeye çalışmak kadar da vahim bir durum olamaz. Her bir mertebeyi yerli yerine koyan el-Hakîm ismi şerifi ile Allah; bizleri gerekli olan konumumuzda bizzat kendisi konumlandırmıştır.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Ebû Cehil de Allah esmâsının bileşimsel sonucu olup ondaki de haktır, niye mücadele edeyim?” dememiştir. Çünkü orada isimlerle işaret edilen öz konu, konumu değiştirilebilir bir varlık mevcuttur. İşte Ebû Cehil ve avanesiyle tüm mücadele, kişideki bileşimsel hamurun ve oluşan iç şuurun değiştirilebilir olmasındandır.
İşte esmâlarda çokluk vardır. Kesretteki yaratımda da bu çokluk seyredilir. Bu çokluk asla ve asla vahdet değildir. Ama çokluktaki hüküm, Ehad olan Allah’a mahsustur. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Yüzümü çevirdiğim her mahalde Allah’ı görüyorum” dememiş; bilakis mücadelesini vefatına kadar sürdürmüştür. Dolayısıyla Allah’ın ulûhiyeti, melikiyeti ve rubûbiyeti parçalanmaz bir bütündür. Zâtî, sıfatî, esmâî ve fiilî olarak durum böyledir.
Ama her mertebede, o mertebenin hükümleri esastır. Yani bizler kesret âleminde asla ve asla vahid değiliz. Ama ehad bir ruha sahip olduğumuzun farkına varıp vahid bir toplum olabiliriz. Tıpkı bir tabur askerin, ehad bir ruhla arkadaşlarıyla bütünleştiği gibi. Fakat o askerin şahsiyeti yine kendine aittir; her hâlükârda mevcuttur.
Mutlak hüküm olarak bu böyledir. Varlıkların yaratılış ve konum mertebelerinde varlığın kesreti ve Allah’a boyun eğişi mevzubahistir. Allah’ın mutlak hâkimiyetini ise ancak insan, kendi zannıyla ve nefsî duygusuyla parçalar. Bu ise hakikatten çok uzaktır.
Rubûbiyet ve melikiyet mertebesinde, varlıkları varoluş hüviyetleri açısından vahidiyetten bahsedilmez. Kim bu mertebelerde vahidiyet söylerse gerçekten uzağa düşmüştür. Zaten Allah bu mertebeler ile âlemleri oluşturmuştur. Dolayısıyla bu mertebelerden oluşan âlemleri ve âlemlerdeki her bir varlığı birlemeye ve birleştirmeye kalkmak, büyük bir yanılgıdır.
Bu yanılgı ile helâli haram, haramı helâl göstermekten daha büyük bir basiretsizlik olamaz. İşte Allah’ın tek olduğunu bilmek ve O’nun yanı sıra başka bir ilâhın olmayacağını idrak etmek tevhîdin ta kendisidir. “Allah birdir” ifadesi, “âlemler birdir” anlamında değil; âlemlerin ilâhının, Rabb’inin ve Melik’inin yalnızca Allah olduğunu içselleştirmektir.
Tevhid, kesreti inkâr etmek değil; kesretin ardında Vâhid olan Allah’ın hükmünü görmektir. Zât mertebesinde “Lâ mevcûde illallah” sözü bir zevk hâli iken, muâmelât mertebesinde geçerli olan “Lâ ilâhe illallah” hakikatidir. Bu farkı bilmeyen, zâtî tecellî ile fiiller âlemini karıştırır, bâtıl vehimlere kapılır.
Rabbimiz buyurur: “Allah, O’ndan başka ilah yoktur. O, diridir, kayyûmdur.” (Bakara, 2/255) İşte hakiki tevhid, Allah’ın varlıkta mutlak hâkim olduğunu bilmek, kesret içinde kaybolmadan vahdetin nurunu fark etmektir.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de bu hakikati ümmetine öğretmiş ve son nefesine kadar hak ile bâtılı ayırma mücadelesi vermiştir.
Tevhid yolunda yürüyen kul, kesretteki çokluğu inkâr etmez; fakat o çokluğun üzerindeki mutlak hâkimiyeti yalnızca Allah’a verir.
Rabbimiz bizleri, tevhidin hakikatine eren, “Lâ ilâhe illallah” hakikatini gönlünde tam anlamıyla idrak eden, şirkten uzak, hakikati yalnız O’nda gören kullarından eylesin.