409) BEN VE BİZ KAVRAMLARI

Hani biriyle konuşurken BİZ deyip nefsi tevazu gösterilir ya… Orada şu düşünce var: “Ben o kadar tevazu ehliyim ki, biz diyerek nefsimi düşürüyorum.” İşte burada bilinçli bir kendini görme var. Yani burada içeride gizli bir kibir var.

İnsan bazen “biz” derken bile “ben”ini parlatır; kelime değişir ama merkezde duran yine nefstir. Hakikî tevazu, kelimenin “ben” veya “biz” oluşunda değil, kulun gönlünde kendini hiç, Rabb’ini mutlak bilmesindedir. Kişi, içindeki gizli kibri fark ettikçe, diline de göz gibi bir murakabe koyar; hangi kelimeyi kullanırsa kullansın, kalbini “benlik kokusundan” arındırmaya çalışır.

“Şüphesiz Allah, kendini beğenip böbürlenen hiçbir kimseyi sevmez.” (Nisâ Sûresi, 4/36) Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurur: “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.” (Müslim, Îmân, 147)

Ama ifade ve izah için ve kelâmın anlaşılması için BEN dediğinde, zaten ne tevazu düşündü ne de nefsini gördü. Yani BİZ kavramını nefsini düşünerek söylemek çok riskli… Ama konuşmanın akışına göre hangi kavramı kullanırsa kullansın, tümü meramını izah için kullandığından, araya gizli kibir karışmamış olur.

“Ben” kelimesi bazen nefsin tahtı, bazen hakikatin şahidi olur. Kul, açıklama ve izah için “ben” dediğinde, gönlü Hakk’a dönükse o “ben”, aradan çekilen bir tercüman olur.

Asıl mesele, dildeki “ben”in kalpteki “Ben”e; yani varlığını Hakk’a nispet eden bir şahitliğe dönüşmesidir. “Biz” derken nefsini kurtarmaya oynayan, fark etmeden riyâya düşer; “ben” derken Hakk’ın lütfunu açık eden ise, tevazuya yaklaşır.

“De ki: ‘İçinizdekini gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir.’” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/29) Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurur: “Ameller niyetlere göredir. Herkes için ancak niyet ettiği vardır.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1; Müslim, Îmân, 155)

Ayrıca hayâ edip biz kelimesini kullanırsa, bunda da bir sıkıntı olmaz. Yani tümüyle içsel bir duygu ve sözün akımına bağlı bir kelâm ise, sıkıntı olmaz. Yani olay, tümüyle içsel niyet ve söyleyiş tarzıyla ilişkilidir.

Tabii ki bu yazılarımız nefs üzerinde titizlikle durup tezkiye (arınma) için uğraşanlar içindir. Tezkiye etme düşüncesinde olmayanlara ise, söylenecek bir kelâmımız yoktur.

Hayâ, dilin utangaçlığı değil, kalbin Hakk huzurunda titremesidir. “Biz” derken de “ben” derken de kalbiyle edebi koruyan kul, hangi kelimeyi kullandığından çok, kime nispet ettiğinin farkındadır. Nefsini tezkiye etmek isteyenler için her kelime bir imtihan kapısıdır; sözüne dikkat etmeyen için ise kelimeler, nefsin saklandığı gölgelik olur.

Niyetine eğilmeyenle, nefsinin ince oyunlarını deşifre etmeyen için bu bahisler ağır gelir; çünkü bu kelâmlar, nefsi okşamak için değil, nefsi ortaya çıkarmak içindir. “Nefsini arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir. Onu kirleten ise hüsrana uğramıştır.” (Şems Sûresi, 91/9-10) Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurur: “Hayâ imandandır.” (Buhârî, Îmân, 16)

Ayetlerdeki BİZ esma (isimler, ilahî nitelikler) mertebesine, yani rububiyet (terbiye edicilik, Rab’lık) alanına işaret eder. BEN ise zâtî hüviyete (asli ilahî kimlik) yani ulûhiyete (ilahlık mertebesi) ve Melikiyete (mutlak mülk ve hükümranlık) işaret eder. Birçok esması, yani öz özelliği ile varlık üzerinde dokuma yaptığı için, işte varlığın aslını kendisine hatırlatarak “Biz” der.

Kur’ân’daki “Biz” hitabı, çokluk değil, çok tecellinin tek kaynağa bağlı oluşunu anlatır. Esmâ’nın her bir cilvesi, varlık sahnesinde ayrı bir renk, ayrı bir nefes gibi görünür; fakat hepsi tek Zât’ın tasarrufu altında akar. Rububiyet, kulun her hâlini terbiye eden, onu çocukluktan olgunluğa taşıyan rahmet elidir.

“Ben” hitabı ise, kulluğun bütün hesabını susturan ulûhiyet ve Melikiyet tecellisidir; orada kulun dili düşer, sadece marifet ve hayret kalır. “Şüphesiz Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tîn Sûresi, 95/4) Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurur: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Kim onları ihsâ ederse (sayar, bilir ve gereğini yaşarsa) cennete girer.” (Buhârî, Daavât, 68; Müslim, Zikr, 6)

Burada iki tane elif var: (اًللٰه) Biri de küçük lâm’ın üzerine çeker yapmış. Biri başta… Baştaki ulûhiyete… Ortadaki küçük, çeker veren elif ise Melikiyete işaret eder. “Ben işte” derken, bu elif işaret eder. Lâm lâm hâ ise rububiyete işaret eder. İşte aynı olay halife (yeryüzünde temsilci) olan insan için de geçerlidir.

Lafza-i Celâl’in harflerine nüfuz eden, kendi harflerini de okumayı öğrenir. Elif, kulun bütün eğriliklerden sıyrılıp dosdoğru oluşunu; lâm lâm hâ ise rububiyetin, yani terbiye edilişimizin sırlarını fısıldar. İnsan, halife sırrını taşıdığını fark ettikçe, “ben” demekten korkar ama “ben”liğini de inkâr etmez; onu emanet bilir, sahiplik iddiasından vazgeçer. Böylece kendi içindeki elif’i Zât’a, lâm’ları rububiyete, hâ’yı ise bütün varlığını kuşatan İlâhî nefese bağlar.

“Hani Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti.” (Bakara Sûresi, 2/30) Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurur: “Allah Âdem’i kendi sûretinde yarattı.” (Buhârî, İsti’zan, 1) Bu hakikat, insana emanet edilen temsil sırrını, yani halifeliğin derinliğini işaret eder.

Dilindeki “ben” ile “biz”i her gün kalbinle birlikte murakabe et. Hangi kelimeyi kullanırsan kullan, içten içe kendini büyütmeye mi, yoksa Hakk’ı yüceltmeye mi çalıştığını dürüstçe yokla.

Tevazu ile riyâ arasındaki çizgi, kelimede değil niyettedir. İnsanlardan kaçan “ben” bazen nefsini saklar; Hakk’a teslim olan “ben” ise emaneti sahibine nispet eder. Niyetini her gün tazeleyen, sözünü de tezkiye etmiş olur.

Nefs tezkiyesini ciddiye al. Çünkü bu kelâmlar, nefsini okşayanlar için değil, nefsini arındırmak isteyenler içindir. “Nefsini arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir.” (Şems Sûresi, 91/9) ayetini, iç dünyana her gün yeniden oku.

Esmâ’nın “Biz” hitabını duyduğunda, çokluğun içinde tek Zât’ı görmeye çalış. Varlığı esma nakşı, kendini ise bu nakşın üzerinde yürüyen bir misafir bil. Bu idrak, kibri söküp alır, yerine teslimiyet ve hayreti yerleştirir.

Halife olduğun hakikatini unutma. Halifelik, “ben”e krallık değil, emanete hizmettir. “Ben”ini Rabb’ine emanet edip, sözünü O’nun rızasına göre tarttığında, dilin de, bakışın da, susuşun da ibadete dönüşür.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in şu uyarısını kalbine mühürle: “Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 33) – Böylece kelimelerini değil, kelimelere can veren kalbini düzeltmeye yönel.

Her günün sonunda kendine şu soruyu sor: “Bugün ‘ben’ derken kimi büyüttüm, kimi küçülttüm?” Eğer cevap: “Nefsimi küçülttüm, Rabb’imi büyüttüm.” ise, o gün kazançlısın. Eğer değilse, tevbe ile zikirle ve tefekkürle kelimelerinin izini sür ve nefsinin gizli kibirini yakalayıp Hakk’ın huzurunda erit.