Dini İslâm tek ve yegânedir. Vaktaki birdir… O zaman ondan sonraki tüm anlayışlar onun alt dallarıdır. İşte bu minvalde tasavvuf da Dini İslâm’ın içinde olan, varlığını Dini İslâm’dan alan bir anlayış biçimidir.
Ancak bu anlayışın diğer anlayışlardan farkı şudur ki: Dini İslâm’ın ordünaryus profesörlüğüdür. Çünkü hakikat katında din bir tanedir; Kur’an’da “Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır.” buyurulur ve başka bütün anlayışlar, bu aslın etrafında şekillenen yorumlar, yollar ve meşrepler olarak kalır.
Tasavvuf da bu merkezî dinin dışında bir yol değil, onun iç derinliğidir. “Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım ve din olarak sizin için İslâm’dan razı oldum.” mealli ayet, bu çatı altında yürüyen her hak yolun kaynağını gösterir; tasavvuf da bu kemalin iç ikliminde nefes alan bir marifet yoludur.
Tasavvuf bir manevî doktorluktur. Nasıl ki maddî doktorlukta uzmanlık gerekir ve eğer nitelikli değilseniz, hastanızı öldürmeniz an meselesidir; işte tasavvufta da aynen öyledir. Bu alanda doktorluğa soyunmak da ve herhangi bir doktorun talebesi olmak da zor ve çetindir. Ehli olmayan kapıdan içeri alınmamalıdır.
Zira manevî hekimlik, kalbin kırıklarını, nefsin hastalıklarını ve ruhun karanlıklarını tedavi etme iddiasıdır; yanlış bir teşhis, bazen bedendeki hatadan daha derin bir yaraya sebep olabilir.
Kur’an’da “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” buyrulur; önce kendini koruyamayan, başkasının kalbine neşter vurduğunda farkında olmadan zulmedebilir.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Mümin, müminin aynasıdır.” anlamındaki hadisinde işaret edilen de budur: Manevî doktor, önce kendine bakar, aynasını temizler; sonra başkasına ışık tutar.
Bu bir aşktır, siz hiç dünyada “Aşk okulu kurduk, gelin âşık olmayı öğretelim.” diyen bir kurum düşünebilir misiniz? Bu, fıtrata terstir. Aşk öğretilmez, çünkü bizatihi yaşanır ve bu yaşanmışlığın makamları kulun hacmine göre değişir.
Tasavvuf meclisi, masa başı derslik değil, kalp yanıklığının teneffüs edildiği bir hâl iklimidir. Orada kelimeler, gönülde yanışa dönüşmüyorsa, sadece zihin trafiği yaşanıyordur.
Kur’an, “Onlar Allah’ı severler, Allah da onları sever.” diye haber verir; bu sevgi, dille iddia edilen değil, hâlde ispat edilen bir sevgidir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” hadisi ise tasavvuf yolcusuna şunu fısıldar: Kiminle ve neyle sevgi bağı kuruyorsan, akıbetinde de onunla beraber olacaksın.
Ayakların pamuk ipliğine bağlı olduğu bir alandır ve bu yüzyılda maalesef bu anlayış, ayaklar altına alınmış, pespaye bir hâle dönüştürülmüştür.
Bu yüzden bu alanda hevesli her talebeyi, doğru insanlarla karşılaşmaları için Rabb’ime niyaz ederim. Zira tasavvuf dili, hakikatin dili iken, zamanla gösteri, isim, makam, şöhret, kalabalık ve “etraf toplama” hevesiyle kirlenebilmektedir.
Kur’an’da “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” buyurulur; bu hitap, özellikle böyle bir çağda, “kiminle berabersin?” sorusunu kalbimize her gün yeniden sorar. Gönlü ilâhî rahmete açık olan her talip için en büyük dua şudur: “Allah’ım, beni hakiki dostlarınla karşılaştır, beni nefsimin ve hevâmın eline bırakma.”
Bu alanda âcizane bir tavsiyem şu olur: Tüm niyetlilere, eğer idrak edemediğiniz bir husus olursa şunu dilinize pelesenk edin: “Bilmiyorum, doğrusunu Allah bilir.” deyin. Bu, sizin nefsinize vurduğunuz bir prangadır, unutmayın. Çünkü nefis, bilme ve bildiğini ispat etme üzerinden büyür; yanıldığını kabullenmek ona ağır gelir.
Kur’an’da “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme.” buyrularak, ilimsiz iddianın tehlikesi açıkça bildirilir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Allah, ilmi kullarından bir anda çekip almaz; ilmi, âlimleri kabzetmek suretiyle alır; sonunda geriye cahil kimseler kalır, onlara bir şey sorulduğunda ilimsizce fetva verirler, hem kendileri sapar hem de saptırırlar.” mealli hadisi, “bilmiyorum” diyemeyen nefislerin ümmete nasıl zarar verdiğini gözler önüne serer.
Eğer bir konuda emin olsanız bile “Ben böyle anlıyorum, doğrusunu Allah bilir.” deyin. Bu, şeytanın nefesinize nüfuz edeceği, sizin göremediğiniz o boşlukları tıkayacaktır. Çünkü kul, kendi anlayışını mutlaklaştırdığı yerde en büyük kaymayı yaşar.
“Benim anladığım doğrunun ta kendisidir.” iddiası, şeytanın vesvesesine en açık kapıdır. Kur’an, “Bilin ki Allah, kalplerin içinde olanı hakkıyla bilendir.” diye hatırlatır; bu hatırlatma, sözümüzün de, hükmümüzün de, hatta tasavvuf yorumumuzun bile Allah’ın ilmi yanında sınırlı olduğunu gösterir.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Ameller niyetlere göredir.” hadisi, konuşmanın da bir amel olduğunu ve niyetin temizliğinin dilin emniyetini belirlediğini beyan eder.
Tasavvuf, tevhid akidesinin bir salıncak gibi sallandığı alandır ki, kayıp yere kafa üstü çakılmanız an meselesidir. Niyetliler, doktorlar tarafından iyi tahlil edilip, gerekli uyarılar daim yapılmalıdırlar. Tevhid bir ucunda “Lâ ilâhe illallah” hakikatini, diğer ucunda nefsin ince iddialarını taşır; salıncağın dengesi bozulduğunda kul, “ben oldum” zannına düşebilir.
Bu yüzden tasavvuf yolunda nezaret, murakabe, ikaz ve nasihat hiç bitmemelidir. Kur’an’da “Ey iman edenler! Allah’tan gerektiği gibi korkun.” mealli ayet, bu salıncağın korku ve ümit dengesiyle yürütülmesi gerektiğini bildirir.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “İnsan dostunun dini üzeredir; öyleyse kiminle dostluk ettiğinize dikkat edin.” hadisi, bu salıncakta kiminle yan yana sallandığımızın akıbetimizi belirleyeceğini hatırlatır.
Bu yüzyılda tasavvuf bir hobi hâline getirilmiş durumda, Allah muhafaza. Bu disiplin oyuncak değildir; eğer ehil değilseniz sizi oyuncak ederler. Çok ama çok dikkat edilmelidir.
Rabb’im tüm niyetlileri muhafaza etsin ve daim iyilerle hemhâl etsin. Hobi tasavvufu, hakikat tasavvufunun en sinsi gölgelerinden biridir; zikir, sohbet, tekke, sadece ruhu okşayan bir “etkinlik”e dönüştüğünde, sorumluluk ve teslimiyet bilinci yavaş yavaş kaybolur.
Kur’an’da “O gün ne mal fayda verir ne evlat; ancak Allah’a selim bir kalple gelenler müstesna.” buyrularak, kalbin selimleşmesinin hedef olduğu vurgulanır.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Dünya tatlı ve çekicidir; Allah, sizi onda halife kılacaktır; nasıl davranacağınıza bakmaktadır.” hadisi, tasavvufun da bu tatlılık ve çekicilik içinde bir oyun malzemesi hâline getirilmemesi gerektiğini fısıldar.
Tasavvuf mutlak teslimiyet ile varılan eşsiz doktrindir ki, bu doktrin diğer tüm ilmî doktrinlerden farklıdır. Zira diğer tüm ilmî doktrinler sorma, sorgulama, araştırma, öylece öğrenme üzerine kuruludur.
Ama tasavvuf, yani öze iniş ilmi, bunun tersidir. İşte bu yüzden de tasavvuf ilminde üstad olan, kesinlikle nefs-i emmarelerden uzak olmalıdır.
Yoksa……. Teslimiyet, aklı çöpe atmak değil; aklı, Allah’ın nuruna emanet etmektir. Kur’an’da “Kim Rabbine teslim olursa ve iyi işler yaparsa, o en sağlam kulpa yapışmıştır.” mealli ayet, tasavvufun hem teslimiyet hem amel boyutunu birlikte taşımamız gerektiğini öğretir.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Mümin, feraset sahibidir; Allah’ın nuruyla bakar.” hadisi ise hakiki üstadın bakışındaki nurun kaynağını gösterir: Nefs-i emmâreden temizlenmiş bir kalp. Böyle bir kalbi olmayan kimsenin önüne teslimiyetle oturmak, kulun kendi kendini ateşe atmasına dönüşebilir.
Kendisine müracaat edenleri iki tehlike bekler… Birincisi, tasavvuf ilmini de ilmî doktrin şeklinde sunar ki, bu şekle giren öğrenci artık tasavvufu da diğer ilimler gibi bir ilmî doktrin zanneder ve olabildiğince bilgi toplar. Artık öze inmekten mahrum kalır.
İkincisi ise, kendisine müracaat edip gelişmek için çaba sarf eden kişiyi, nefs-i emmarelerden müstağni olmayan yetiştiricisi; öğrencisi kendisine tam teslim olduğu için, öğrencisini nefs-i emmareleri uğrunda kullanır.
Birincisinde kitaplar, kavramlar, terimler çoğalır; fakat seccadede gözyaşı azalır. İkincisinde ise hakikat dilinin arkasına saklanan nefis, tasavvuf kisvesiyle kendi otoritesini tahkim eder. Kur’an’da “Ey iman edenler! İnsanların mallarını batıl yollarla yemeyin.” buyrularak, din üzerinden kurulan her sömürü düzeni yasaklanır.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Kim ilim öğrenir, onunla Allah’ın rızasını değil de insanların teveccühünü ve dünya menfaatini isterse, cennetin kokusunu dahi alamaz.” mealli hadisi, tasavvuf ilmini de kendi nefsine sermaye yapanları uyandıracak şiddettedir.
Sonra da onun üzerinden rant elde eder de, kendisi sömürü metâı olur, hocası da sömürü sultanı… “Bir hırka bir post bir ibrik yeter.” hissiyatı kaybolup gider. Sonrasında ise elbette uyanan öğrenciler olabilir, ama birçok yerde başkasına kül bastı olduktan sonra…
Şu anda dünyada ikisi de iş başındadır. Birincisi hobi şeklinde sürüp gider. İkincisi ise, dünyanın dört bir yerindeki birçok tarikatta devam edip gitmekte… Burada en acı olan, hakikat adına yola çıkan bir talebenin, zamanla “ahlâkı bozulmuş bir manevi piyasa”nın içine çekilmesidir.
Kur’an’da “Onlardan bir grup, dünyayı ahirete tercih etti.” buyurulurken, din dilini kullanarak dünya kazancını çoğaltan zihniyetlerin fotoğrafı çizilir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Öyle insanlar gelecek ki, dini dünya için araç edinecekler.” mânasındaki uyarılarını hatırlamak, bu yüzyılda tasavvuf adı altında yürütülen nice oyunu görmemizi sağlar.
Gerçek özgünlük nidasını ulaştırmak için gönlü pak olanlar ise örtüleşip köşelerine çekilmişlerdir. Bu da aslında bir vebaldir. “ya eyyuhel müddesir. kum fe enzir” ayetini yaşamamaktır. Elbette tehlike anında ayetler de kalpte sırlanabilir. İşte durum bundan ibarettir.
Nefsinden, dünyadan, şöhretten korktuğu için geri duran kimi hakikat ehli, bir yönüyle kendi selametini düşünür; fakat diğer yönüyle, insanların sahte seslere teslim olmasına seyirci kaldığı ölçüde ağır bir mesuliyet de taşır.
“Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve uyar.” mealli ayet, sadece Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e değil, onun nurundan pay alan her hakikat ehline kıyam çağrısıdır.
Yine Efendimiz’in “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin, buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin; bu ise imanın en zayıf derecesidir.” hadisi, tasavvuf ehline sadece iç âlemini değil, dış âlemini de sorumlulukla taşımayı hatırlatır.
Hakikat susarsa, batıl daha gür bağırır; işte bu yüzden, tasavvuf yolunda yürüyenlerin hem susmaları hem konuşmaları Allah rızası mihengine vurulmalıdır.