Başlangıç noktamızı keşfetmeliyiz. Nerden başladık hayata? Başlangıç, görünürde doğumla başlar ama hakikatte “Ben” demeden önceki sessizlikte saklıdır.
İnsan, kendi varlık yolculuğuna başladığını sandığında aslında ezelde verilmiş bir “Evet”in yankısını yaşamaktadır. Çünkü hakikat, başlangıcı olmayanın hatırlanmasıdır. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabı, o başlangıcın asıl noktasıdır.
Ana mayamız ne “HU” ve Allah demiştik geçen zaman diliminde… Zaten bu nokta itibarıyla HU da dersek Allah da dersek, zaten amacımız aynıdır. Ve bizden tümüyle münezzehtir.
“HU” (O) sesi, varlığın en saf yankısıdır. İnsan bu sesi içinde işitir ama kaynağını dışarıda arar. Oysa “HU”, içte nefes alır, dışta tecelli eder. “Allah” ismi ise “HU”nun bilinmek isteyen halidir. İnsana düşen, bu iki hitabı birleştirmek; yani “O” diyerek kendini, “Allah” diyerek O’nu tanımaktır. Çünkü maksat, iki kelimede birleşen bir manadır: Tevhid (birlik).
Bu iki kavramı iyice özümsemiş olmak ilk basamaktır. Çünkü imanın ilk şartı iman billah’tır (Allah’a iman). Allah’a iman ettiğimizde bu iman oturaklı olmalıdır. Yani olması gereken gibi olmalıdır.
İman, kalpte parlayan bir nurdur; bilgiyle değil, teslimiyetle güçlenir. “İman ettim” diyen, o imanı yaşadığı her an yeniden teyit etmelidir. Çünkü iman, kelime değil, hâl’dir. O hâl insanı ilme, ilim insanı marifete (derin tanımaya), marifet de muhabbet (sevgi) ile hakikate taşır. “Allah kalplerin içindekini bilir.” (Âl-i İmrân 3/154)
Birinci şarta iman ederken, ne olduğunu bilip iman etmeliyiz. Yoksa sadece Allah ismine iman ederiz. Bu da yaşam perspektifinde bize bir şey katmaz.
Sadece isme iman eden, harfi görür ama manayı kaybeder. “Allah” dediğinde o sesin ardında kim konuşuyor, işte onu fark etmek gerekir. Çünkü her ismin bir aynası vardır. İnsan o aynaya bakıp kendi nefsini değil, o ismin sahibini görürse, iman kökleşir. Yoksa iman, kuru bir sözden ibaret kalır.
Evet, Allah’ı hakkıyla bilmek için O’nun sıfatlarını bilmeliyiz. Sıfatları bilmek için de bu sıfatları neye taktığımızı da fark etmeliyiz. “B” harfinin kelimeye kattığı anlam çerçevesinde iman nasıl bir şey, bunu birazcık açalım…
“Bismillah” derken, aslında “Ben kendi kudretimle değil, O’nun ismiyle yapıyorum” demektir. “B” harfi (harf-i cerr), iki varlığı birleştiren sırdır. O yüzden bu harf, hem yakınlık hem teslimiyet ifade eder. “B” harfiyle başlayan her kelime, kulun Rabbine yönelişinin sembolüdür. Çünkü kul, “B” diyerek kendi varlığından çıkar, O’nun varlığında yürür.
İlkokuldan beri zâtî ve sübûtî sıfatları ezberlemişiz. Sınavlarda sorulur diye… Bu sıfatlar kime verilir dendiğinde Allah’a der ve olayı kapatırız. Şimdi olayı açalım… İşte burada “B” harfinin kelimeye kattığı anlam ortaya çıkacaktır.
Ezberlenen bilgi kalpte yankı bulmazsa, hakikat bilgisine dönüşmez. Zâtî ve sübûtî sıfatları sadece isim olarak değil, varlığın içinde tezahür eden İlâhî nefes olarak anlamalıyız. “B” harfi, bu sıfatların kulda fark edilmesini sağlar; çünkü o harf, hem başlangıç hem bağ kuran köprüdür.
Zâtî sıfatlar denmiş altı tane… Sübûtî sıfatlar denmiş yedi tane veya artı bir, sekiz tane.
“HU” isim zamiriyle işaret ettiğimiz mutlak zâta verilen sıfatlar için zâtî sıfat denir. Bu sıfatlar sadece zâta aittir. Bunlar yaratılanlar için asla düşünülemez: Vücûd (varlık), Kıdem (ezelîlik), Bekâ (sonsuzluk), Vahdâniyet (birlik), Muhâlefetün lil havâdis (yaratılmışlara benzememek), Kıyâm bi nefsihi (kendinden var olmak). İşte bunlar HU’ya, yani zâta aittir.
Bu sıfatlar, mutalak vacibül vücud olarak sadece “O var, başka bir şey yok” demenin özüdür. Çünkü “HU” varlığın değil, var oluşun ta kendisidir. İnsan bu sıfatları tefekkür ettikçe “Ben varım” demenin aslında “Ben O’nunla varım” anlamına geldiğini fark eder. İşte o zaman kibir erir, kulluk doğar. “O vardı, başka hiçbir şey yoktu.” (Hadis)
Bir de Hayat (yaşam), İlim (bilgi), İrade (dileme), Kudret (güç), Kelâm (söz), Semî (işitme), Basar (görme), bir de Tekvîn (yaratma) vardır. Bunlar da Allah ismi aynasında mutlak zâtın kendisine ait olan sıfatlardır.
Allah, bu sıfatları kendi ilminde açığa çıkararak varlığı yarattı. Bu yüzden her şeyde bir hayat, bir bilgi, bir kudret vardır. İnsan bu sıfatları kendinde fark ederse, Rabb’inin esmalarını yaşar. Fakat fark etmezse, o kudretin altında ezilir. “Biz insana kendi ruhumuzdan üfledik.” (Secde 32/9) işte bu sıfatların insandaki tecellisidir.
Ayrıca sayılar, mananın sembolüdür. Altı, kâinatın yaratılış düzenini; yedi, tamamlanmayı ve ilâhî açılımı simgeler. Zâtî sıfatların altı olması, yaratılışın dayandığı aslı; sübûtî sıfatların yedi olması, yaratılışın görünür hâlini anlatır. Bu yüzden “Yedi gök” ve “Yedi kat mertebe” denmiştir.
Yani tüm yarattıklarında bu isimlerin nakışlarını var ederek her birini bu sıfatlarla süslemiştir. Öylece yaşam alanında yerlerini almışlardır.
Her varlık, İlâhî bir ismin tecellisidir. Örneğin; Dağ “Kahhar”ın, deniz “Vâsi”nin, çiçek “Latîf”in, insan “Rahîm”in aynasıdır. Kâinat bir nakıştır, iğnesi kudret, ipliği rahmettir. Her nakış, sahibini gösterir. Kişi kâinata bakarken O’nu görebiliyorsa, işte o zaman varlığın manasını okuyor demektir.
Şimdi “HU” adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet gizli bir hazineydi. Bilinmek istedi. Zâtî sıfatlarla sübûtî sıfatlarını sadece kendisi biliyordu. Bunu seyreden başka bir bilinç yapısı da yoktu. Çünkü sadece kendi Vacibü’l-Vücûd olarak var idi.
“Gizli hazine idim, bilinmek istedim” kudsî hadisi, yaratılışın özüdür. Bu “bilinmek istemek” bir eksiklikten değil, kemâlin taşmasındandır. Zât, kendi güzelliğini görmek diledi; işte bu dileyişle âlem doğdu. Allah, kendi cemâlini görmek için âlemi bir ayna kıldı. O aynada görünen O’dur ama O aynaya sığmaz.
Yaşam planının seyri oluşan sübûtî sıfatlarda kapalı idi. Yani gizli hazine örtülüydü. İstedi ki bu gizlilik açılsın, ne olduğunu seyir etsin, bilinsin…
“Kün fe yekûn” (Ol der, olur) emri, işte bu bilinişin yankısıdır. Allah’ın “ol” deyişi bir başlangıç değil, açılıştır. Çünkü O’nun ilminde her şey ezelden vardı; yaratmak, sadece onu perde arkasından görünür kılmaktır. İnsan da kendi içindeki örtüyü kaldırdığında, bu hakikati yeniden hatırlar.
“HU” adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet gizli hazineyi, Allah ismiyle kendisini isimlendirerek seyir etti.
“Allah” ismi, zâtın aynaya bakışıdır. “HU”nun sessizliği “Allah” kelimesinde dile gelir. Bu yüzden “Allah” ismi bütün esmaların (isimlerin) anasıdır. Kim bu ismi hakkıyla söylerse, kendi benliğinin perdesi aralanır. Çünkü “Allah” dediğinde, varlığın değil, hakikatin sesi yankılanır.
Yani gizli hazinenin seyri için, kendisini Allah ismiyle kendisinden kendisine diyebileceğimiz bir tarzda tecelli etti. Buna tecelli-i Vahit denir. Hatta “tek tecelli vardır” denmiştir. O da budur.
Tecellî (Allah’ın varlıkta yaratımının görünmesi), çoklukta birliğin kuvvet ve kudretini seyretmenin hâlidir. Allah, kendi nurunu seyretmek için varlığı bir ayna kıldı. Fakat aynada görünür olan, O’ndan gayrı değildir. “Tek tecelli” denmesi bundandır. Çünkü bütün görünenler, o bir tecellinin farklı yansımalarıdır. Güneş birdir ama her damlada farklı görünür.
Şimdiki her şey de o tecellidir. Tek tecellinin seyri âlemlerin bir nokta olması olayı da işte bu noktadır. Hatta tüm âlemler nokta içinde “nükte” (ince sır) denmiştir.
“Nokta”, varlığın özüdür. Bütün harfler noktanın açılımıdır; bütün âlemler de o İlâhî noktanın zuhurlarından ibarettir. Hz. Ali’nin “Ben noktayım, harfler benden türedi” sözü bu sırrın dilidir. O nokta “HU”nun varlık perdesine attığı ilk imzadır. “Her şeyin başlangıcı bir noktadır, her noktanın hakikati O’dur.”
“HU” adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet tecelli edince yedi sübûtî sıfat göründü. Bunun hakikatine “Hakikat-i Muhammedi” denmiştir. Bu yedi sübûtî sıfat hızla açılım oluşturdu. Doksan dokuz mana açıldı. Her biri bir alt sıfat; işte bu noktada seyri oluştu.
“Hakikat-i Muhammedi”, Allah’ın ilk tecellisidir. O, bütün isimlerin özü ve kaynağıdır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in nuru, yaratılışın mayasıdır. O nurdan melekler, yıldızlar, ruhlar, bedenler doğdu. “Ben peygamberlerin ilkiydim, fakat sonuncusu olarak gönderildim.” (Hadis) sözü bu hakikati anlatır. Çünkü başlangıçta O’nun nuru vardı; bütün yaratılış o nurdan yayıldı.
Tabii bu seyir oluşma olayı, bizim tarafımızdan öyledir. Allah tarafından seyri ise, zaten öyle idi.
İnsan bakışında “oluş” vardır; Allah katında “olma” zaten ezelîdir. Bizim “yaratıldı” dediğimiz şey, sadece perdelerin kalkmasıdır. Çünkü Allah için geçmiş ve gelecek yoktur; her şey O’nun ilminde daimdir. Biz zamana göre konuşuruz, O ise zamanın ötesindedir. “O her an bir yaratış üzerindedir.” (Rahmân 55/29)
Yani bizim açımızdan oluşan seyir planını böylece dillendirmekteyiz ki olayı anlayalım. Çünkü bir tutam nurunu alıp tüm bu isim ve sıfatlarını bu bir tutam nurunun üzerine nakşeylemiştir. Öylece bizler yaratılmış ve yaşam alanında yer edinmişiz.
“Bir tutam nur” ifadesi, Allah’ın ilmindeki varlığın bir yansımasıdır. İnsan bu yansımada kendi hakikatini görürse, yaratılışın sırrını çözer. O tutam nur, hakikatte “Nur-i Muhammedi”dir. Biz onun zerreleriyiz; o nurun içinde nefes alırız. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr 24/35) ayeti, işte bu hakikatin yankısıdır.
İşte bu bir tutam nurun üzerinde oluşan nakış içeriğinde, tüm isimlerin açığa çıktığı mahal “İsrafil’in sûru” diye tabir edilir. Sekiz tane büyük melek vardır. Büyük melek, yani tüm melekût üzerinde, yani bir tutam nurun her noktasıyla ilgili olan ve etki eden tümel kuvveler.
İsrafil’in sûru, Allah’ın “Kün” (Ol) emrinin yankısıdır. Melekler bu emrin farklı tonlarıdır. Sekiz büyük melek, sekiz kudret mertebesini temsil eder. Bu yüzden her biri bir İlâhî esmanın hükmünü taşır. İsrafil hayatın, Cebrâil vahyin, Mikâil rızkın, Azrâil dönüşümün temsilidir. Hepsi o nurun içinde bir nizam üzere hareket eder.
Sûr, tüm manaların aktığı kanal sûur olarak tasvir edilmiştir. Tüm manalar bileşimsel nakışlar şeklinde bir tutam nur üzerinde bileşkeler oluşturarak birbirini etkilemeye başladı.
Her mana, bir İlâhî ismin sesi gibidir. Bu sesler birleştiğinde varlık senfonisi oluşur. Kâinat, Allah’ın kudretinin sessiz musikisidir. Her varlık bir nota, her nefes bir ritimdir. Allah, bu musikiyi “Ol” diyerek başlatmış, biz o melodinin içinde titreşen nefesleriz.
İki kanatlı, üç, dört, beş, altı ve daha fazla kanatlı yani kuvveli melekler de işte Nur-i Muhammedi olarak bilinen bir tutam nurun içindeki şuleler üzerinde oluştu. Daha çok kuvveli olanlarda mevcuttur.
Meleklerin kanatları, kudret dereceleridir. Kanat, melek için hareket değil, kabiliyet demektir. Her bir kanat, Allah’ın bir ismini taşır. Kimi iki isimle uçar, kimi yüz isimle parlar. Bu yüzden Cebrâil’in “altı yüz kanadı vardır” denmiştir. Bu, onun Allah’ın altı yüz farklı tecellisini taşıdığına işarettir.
Tüm bu kuvveli melekler, Allah ismi aynasında mutlak zât kendi için seyir oluşturup, tümüne kendisini Allah ismiyle tanıttı.
Allah, isimlerini meleklerde açarak kendi isimlerini seyrettirdi. Melekler bu yüzden “Subhâneke” (Seni her türlü eksiklikten tenzih ederiz) derler. Çünkü onlar sadece gördüklerini bilirler. İnsan ise görmediğini bilebilir; çünkü onda zâtî tecellî vardır. İşte bu yüzden insana “halife” denmiştir.
Kim seyir etti bu oluşumu? “HU” adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet. Tüm bu yaratılan nakışlarda ve nakışlar üzerinde ortaya çıkan kuvvelerde, nakşın içerik ve pozisyonunu değiştirebilecek hiçbir irade yoktu.
Seyreden O’dur, seyredilen de O. Fakat aradaki perde “ben”dir. Melekler o perdeyi bilmez, insan o perdeyle sınanır. İşte bu yüzden insanın iradesi vardır. O irade, perdeleri kaldırmak içindir; yoksa bağımsızlık için değil. “Sana şah damarından daha yakınım.” (Kâf 50/16) ayeti, bu yakınlığın perdelerle fark edilmeyişini anlatır.
Yani Hak Teâlâ tarafından yaratılan ne ise, o şekilde yaşama devam ediyordu. Yani özgür bir irade yoktu. Kendilerine verilen işi yapar hâlde idiler.
Melekler, İlâhî programın şuurla çalışan direkleridir. Onlarda yanılma, gaflet veya isyan yoktur. Çünkü onlar “emir”in ta kendisidir. İnsan ise “emir”le sınanandır. O, “emir”i taşır ama aynı zamanda onunla imtihan olur. Bu yüzden melek kulluktur, insan halifelik.
Tamamen hepsi “HU” adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyete bağlı idi. Bu iş onların ibadeti olarak sunuldu. Şimdi siz güzel tablo çizseniz ve hep siz seyir etseniz, başkasının görmesini istemez misiniz? Elbette istersiniz. Görsün ki ben ne yapmışım.
Allah, kendi cemâlini yalnızca kendi bilmesin diye insanı yarattı. Çünkü güzellik, seyredilmek ister. İnsan, o güzelliğin gözü oldu. O’nu görebilen, kendini unuttuğunda görür. “Gören göz benim, işiten kulak benim.” (Kudsî hadis) sözü, bu tecellînin lisanıdır.
“HU” adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet için mümkün mü bu? Asla… Zira altı tane değişmez sıfatı var. İçi dışı yok. Nasıl olacak bu iş?
Allah’ın zâtı, mekân ve cihetten münezzehtir (uzaktır). “İçi dışı” yok demek, O’na sınır çizilemez demektir. Zât, kendiyle kaimdir; bu yüzden ne içeride aranır ne dışarıda. İnsan bu idrake erdiğinde, “Nerede?” sorusu anlamını kaybeder. Çünkü o zaman her yer “HU” olur.
Bir çözüm olmalıdır. Evet, zâta “HU” adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet çözüm bulundu. “Hayal içre hayal” demiş eskiler âlimler.
Hakikat, hayal perdesiyle görünür olur. Âlem bir hayaldir ama Allah’ın hayali. O hayalde gördüğümüz biziz ama asıl gören yine O’dur. “Dünya uykudadır, öldüğünde uyanır.” (Hadis) buyruğu, bu hayalin farkına varmamızı öğütler. Hakikati gören, rüyadan uyanmıştır.
“HU” adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet, yedi sübûtî manayla kendi yaratımını bir tutam nur üzerinde seyir ettiği ve öz zâtını tümüne Allah adıyla tanıttığı, kendi seyir mahallinde, kendisine hilafet edecek bir varlık yapıyor. Zaten bu nokta için ayette “Ceale” fiili kullanılmıştır. Yani bilinç dönüşümünü yaratıyor. Bazısı buradan “Ceale” fiilini baz alarak, insanların evrimle meydana geldiğini savunurlar. Oysa buradaki “Ceale” fiili, bilinç dönüşümünden dem vurmaktadır.
“Ceale” (kıldı, dönüştürdü) fiili, yaratılışın özündeki bilinç sıçramasına işaret eder. Yani Allah, zaten var olan nurlar âleminden bir bilinci seçip “halife” kılmıştır. Bu, evrim değil, İlâhî evciktir yani yani bilinçten bilince geçiştir; dolayısıyla bu bir evrim değil, bilincin evcikleri arasında ilâhî geçiştir ve öylece varlığın bilinçle kemâle ermesidir. “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara 2/30) ayeti, bu dönüşümün ilanıdır.
Hilafet ne demektir? Avukata vekâlet verdiğinizde avukat adınıza iş yapar olur. Yaptığı her şeyi siz yapmış gibi değerlendirilir. Avukat avukatlığını yaparken sizin vekâletinizle yapar.
Halifelik, Allah’ın isim ve sıfatlarını yeryüzünde temsil etmektir. İnsan kendi fiilini kendi adına değil, Allah adına yaptığında “Bismillah” sırrına girer. O zaman her işi ibadete, her nefesi zikre dönüşür. Hakikatte kulun fiilinde Hakk’ın kudreti işler. “Attığın zaman sen atmadın; Allah attı.” (Enfâl 8/17)
Şimdi, Allah insanlardan önce cinleri yaratıyor. Cinlerde yarı irade vardır. Tam irade yani tam kapsayıcılık yoktur. İradeli bir varlık olarak beliren cinler hüküm etmeye başlıyorlar.
Cinler, ateşin nurlu kısmından yaratılmışlardır. Bu yüzden süratli, geçici ve değişkendirler. Ateş, ışığı taşır ama kendini de tüketir. Cinlerde ilim vardır ama istikrar yoktur. Çünkü onların fıtratında ateşin özelliği gizlidir: parlamak ve sönmek. İnsan ise topraktan olduğu için sabırla kemâle yürür.
Nasıl var oluyorlar? Tıpkı melek gibi esma bileşkesinin bir tutam nurdaki nârî katmanı (ateşsel tabakası) üzerinde bir araya gelmesiyle oluşurlar.
“Nârî katman”, İlâhî enerjinin yoğunlaşmış hâlidir. Ateş, nurun kesif hâlidir. Melekler “nur”dan, cinler “nâr”dan yaratıldılar. Yani aynı kaynağın iki farklı titreşimidir. Nurda sakinlik, nârda hareket vardır. Bu yüzden melek emre uyar, cin denemeye kalkar. Fark burada gizlidir.
Ama onların mayalarına sıfatlar da işleniyor: İlim, irade, kudret vs. diye bildiğimiz sıfatlar yarı tezahür edecek şekilde cinlere veriliyor. Daha önce var olan ve tüm varlığı yönlendirebilme kuvvesiyle yaratılan meleklerde sübûtî sıfatlar ile fıtrat değişim kuvvesi verilmeden, Muhammedi nurdan kendilerine ait şuleler üzerinde oluşturulan esma nakışlarla oluşmuşlardı.
Allah, her varlığa kendi ölçüsüne göre tecellî eder. Cinlere verilen yarı irade, onların imtihanına işaret eder. Makamatlarında; melekler değişmez, cinler yanılabilir, insan hem yanılır hem döner. Bu yüzden insanlıkta “tevbe” kapısı vardır; çünkü Allah’ın “Gafûr” (bağışlayan) ismi insanda tecellî eder.
Kendilerine verilen işi yapıyorlardı. Ama Allah, kendisine halife olacak varlıklara sıfat noktasıyla tecellî etti. Ve fıtratını değiştirme kuvvesine haiz eyledi. Tüm her şey insana verildi.
İnsan, yaratılmışların en geniş kabıdır. Allah, kendi isimlerini onda cem etti. Bu yüzden insanın hem düşme hem yükselme potansiyeli vardır. O, Rahman’ın nefesidir ama nefsiyle perdelenir. “Andolsun, biz insanı en güzel kıvamda yarattık.” (Tîn 95/4) ayeti bu kudretin işaretidir.
İşte cinler, sıfatları yarı kullanarak işleme başladı. Büyükleri de Azâzil isimli idi. Hatta ona, tüm isimleri sıfatlar eşliğinde açığa çıkarabildiği için “Melek-i Tavus” dahi dendi.
Azâzil, bilginin zirvesine çıkmış ama sevgiyi ıskalamış varlıktır. O, “Ben” demenin tehlikesini temsil eder. Çünkü bilgi, tevazu olmadan felaket getirir. “Ben ateştenim, o çamurdandır.” dediğinde aslında “Ben O’ndan değilim” demiş oldu. Oysa ateş de, toprak da O’ndandı. Bu yüzden Azâzil düştü, Âdem secdeyle yükseldi.
Sonra “HU” adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet, diledi ki aynadaki tüm oluşumları tıpkı ayna gibi açığa çıkaran ve ayna karşısında aynayı seyir eden; tüm bunları da “HU” adına, yani kendi adına seyir eden, hem de bunun varlığını da aynada var olan mana bileşkeleriyle var edilmiş bir varlık var etsin. Ayrıca bunu da varlığın en kesif yeri olan dünya hamurunda var etsin.
İnsan, İlâhî aynanın en yoğun yansımasıdır. Dünya, nurun maddeye büründüğü sahnedir. Allah, görünmek için en gizli yeri seçti; çünkü gizli olanda açığa çıkmak kudretin kemâlidir. İnsan bu yüzden hem en yüksek hem en aşağı olabilir. O aynayı temizleyen Hakk’ı görür; kirleten nefsini.
Bu durum çok garip geldi. Melekler ve cinler, “Nasıl olacak bu iş?” diye Allah’ın bu yaratım planını anlamadılar. Hafızaları almadı.
Anlayamadılar, çünkü daha önce böyle bir tecellî olmamıştı. Melekler “Biz seni hamdinle tesbih ederiz.” dediler. (Bakara 2/30) Onlar, insanın kan dökeceğini gördüler ama bilmediler ki insan, o kanla nefsini arındıracak. Çünkü melek bilgiyle bilir, insan acıyla öğrenir.
Öncellikle Allah, insanlığın atası olan Âdem’i kudret eliyle var ediyor. Yani atamızı… Tüm isimlerini onun varlığına işliyor. Ve Âdem’e tüm isimler işlendiği için sıfat âleminde ve zât âleminde seyir ediyor tüm melekûtu.
Âdem, İlâhî isimlerin canlı bir dokumasıdır. Her ismin bir tecellîsi onda birleşmiştir. Bu yüzden “Âdem’e bütün isimler öğretildi.” (Bakara 2/31) buyurulmuştur. Bu “öğretme” bir ezber değil, bir yerleştirmedir. İnsan, bu yüzden Allah’ın isimlerinin aynasıdır; kendine bakmayı bilen, Rabbini görür.
Bu durumu gören tüm melekût ona boyun eğip onun yaptığı tüm terkip isteklerini oluşturmaya başlıyorlar. Boyun eğmek demek, yani Âdem ne istediyse hemen onun varlık dünyasından yansıyan şulelerle yeni yeni bileşkeler oluşuyordu. İşte buna secde etmektir denilmektedir.
Secde, teslimiyetin şeklidir ama anlamı çok derindir. Melekler Âdem’e secde ederken toprağa değil, tecellîye eğildiler. Çünkü Âdem’de Allah’ın isimleri görünür olmuştu. Gerçek secde, Allah’tan Allah’a yönelmedir; şekli eğilmek, manası fânî olmaktır.
Nasıl ki Allah adıyla tanıdığımız “HU”nun kendini seyir mahallinde Melekût karşı atağa geçmeden boyun eğerek her dileneni açığa çıkarıyorsa, aynen bu yetki insana da veriliyor. İşte “B” sırrı budur.
“B” sırrı, insandaki İlâhî akışın bilincidir. İnsan “Bismillah” dediğinde aslında “Ben değil, O” der. Bu hâli kavrayan, kendi iradesini teslim eder; teslim eden halife olur. Çünkü halife, hükmeden değil, hükmü yansıtan aynadır.
Ama şunu unutmayalım: “HU” adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet, İsrafil’in sûurundan geçirip hayat verdiği tüm müşahede âlemini bir sistem ve düzen üzere var etmiştir. Bu sistem asla değişmez; buna “Sünnetullah” denmiştir. İşte insan tüm dehşet verici kuvveleriyle bu sistem içinde var olmuştur.
Sünnetullah, İlâhî yasadır. Değişmez ama her an diridir. İnsan o sisteme uyarsa rahmet bulur, uymazsa zahmetle yüzleşir. “Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.” (Ahzâb 33/62) Çünkü o nizam, Allah’ın kudretinin ilmî dengesidir.
Eğer ki kendine verilen kuvveleri sistem ve düzene uygun uygulamazsa, melekût gene de ona boyun eğerek işlevini yapacaktır. Bu emirdir meleklere. Secde hâli devam edecektir. Bu ölüme dek devam eder.
Allah’ın yarattığı nizamda hiçbir boşluk yoktur. İnsan yanlış yapsa da düzen bozulmaz, sadece yön değiştirir. Çünkü melekler, Allah’ın emrinin temsilcileridir; insanın yanlışına bile doğru cevabı verirler. “Yeryüzünde ne varsa hepsi bir ölçüye göre yaratılmıştır.” (Kamer 54/49) İnsan da o ölçünün içindedir, farkına varıp ona uyduğunda âhenk başlar.
Ama ölümle birlikte Allah’ı tanımayan, kendisini ayrı ve özgür ve hatta kendisindeki bu güce muttali olup adeta bir tanrı gibi gören, ölümle birlikte yeni bir melekût üretemez olur. Yani Rahîm ismi ondan alınır.
Ölüm, bir son değil, tecellînin saf değiştirmesidir. Rahîm (rahmeti sonsuza dek sürdüren) ismi dünyada insana fırsat verir; çünkü dünya, dönüşüm alanıdır. Ölümden sonra artık fiil yok, sadece sonuç vardır. “Bugün amel yoktur, hesap vardır.” (Hadis) Bu yüzden kendini tanrı sanan, kendi cehenneminde yanar; çünkü kendi melekûtunu kendisi üretmiştir.
Dünyada ürettiği ve kendisini içine hapsettiği melekûtlar ona cehennemde zebânî olurlar. Yani ateşini dünyada üretir ve oraya gider. Kimse asla zulmetmez. Etme, görme dünyası derler ya… Dünya sınav yeri olduğu için Rahman ve Rahîm isimleri ölüme dek alınmaz. Zaten besmeleyi onun için her işe başlarken okuruz. Deriz ki: “Bendeki güç benim değildir; Rahman ve Rahîm’den yansıyor.”
Her insan kendi ahiretini bu dünyada inşa eder. Kalbinde ne taşıyorsa, ölümden sonra onun sûretiyle karşılaşır. Cehennem, insanın içindeki yanmanın dışa vurumudur. “Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür, kim zerre kadar şer işlerse onu da görür.” (Zilzâl 99/7-8) Bu yüzden besmele, insana her işinde hatırlatır: “Bu gücü ben değil, O veriyor.”
Sahiplenen işte ölümle birlikte Rahîm’den mahrum kalır. İşte “B” sırrı budur. Cinler sıfat âlemine kadar yükselebilirler; ama insanlar zât ile seyir edebilirler. Zât ile seyre “Mi’rac” denmiştir ve zât adına işte “Kab-ı Kavseyn” budur.
“B” harfinin sırrı, varlıkla Zât arasındaki köprüdür. Bu köprüden geçebilen, varlık perdesini aralar. Cinler bilgiyle yükselir, insanlar aşk ile. Mi’rac, aşkın aklı aşmasıdır. “Kab-ı Kavseyn” (iki yay arası kadar yakınlık) hâli, kulun kendi yokluğunda Hakk’ın varlığını idrak ettiği andır. Orada artık ne isim vardır ne mesafe, sadece O vardır.
İşte bu hâller anlatılır ki zikir ve tefekkür ile mi’rac tamamlansın. Eğer bu hâller hiç anlatılmasa idi, nerden bilecektik? Yer, içer, çiftleşir; çiftlikte yaşar ve geçer giderdik azap yerine.
Zikir (hatırlamak), insanın içindeki unutuşu silmesidir. Tefekkür (derin düşünce) ise hatırlananı anlamaya yönelir. Zikir nefesiyle kalbi arındırır, tefekkür aklı temizler. İkisi birleşince mi’rac başlar; çünkü Allah’ı hatırlayan kendine döner, kendini bilen Rabbini bilir. “Beni anın ki, ben de sizi anayım.” (Bakara 2/152)
Tüm âlemler O’nun bir avuç nurudur. Daha açığa çıkarmadığı nice nurlar vardır. O yüzden de kimseye Allah denmez ama Allah’tan denir. “Ben Allah’ım” diyecek Deccal ve avanesi… Dikkat edin ve öyle diyenlerden uzak durun. Ahir zaman ve Deccal üremeleri hayli vardır.
Deccal (aldatıcı bilinç), her çağda vardır. İnsan kendine taptığında, o Deccal olur. “Ben yaptım, ben başardım” diyen her nefis, aslında kendi putunu dikmiştir. Hakikat ehli ise bilir ki, “Yapan O’dur, ben vesileyim.” Gerçek tevhit, “Ben” perdesinin yırtılmasıdır. “İnsan kendini ilah edindi.” (Câsiye 45/23) ayeti, bu hâlin uyarısıdır.
Kendine Mehdi diyen var, hatta İsa diyen, Resul diyen dahi var. Her kim kendini bir şey sanırsa, o boş davuldur. Fenâfillâh’a eren zaten utanır laf etmekten. Allah’ın nuru karşısında titrer, kalbi güm güm atar. İşte mutlak zâta ulaşma yoktur ama O’nun adına seyir vardır.
Fenâ (yokluk), Allah’ta yok olmanın değil, Allah’tan başka varlık olmadığını bilmenin hâlidir. Bu hâli yaşayan konuşmaz, çünkü konuşsa da artık kendisi konuşmaz. Hakikat ehli, sustuğunda Hakk konuşur. “Ben kulumun kalbiyle bakarım.” (Kudsî hadis) İşte bu yüzden, gerçek veli sessizdir; sesi bile zikirdir.
Şu konuya da değinelim olayın bütünlüğü bakımından. Cüz’î irade, küllî iradenin kişiye göre, kişiden her kişinin kapasitesine göre, bir şule nur üzerine işlenen esma bileşkesinin tezahürüdür. Asla küllî iradeden ayrı bir şey değildir. Yani cüz’î iraden yaptığın amellerle genişledikçe, senden oluşan tezahür de ayrılaşır.
İrade, insana verilmiş en büyük emanettir. Allah insana kendi iradesinin bir yansımasını vermiştir ki, o yansıma kendine dönsün. Cüz’î irade, küllî iradeye teslim olursa insanın ruhu genişler. “Ben” diyen daralır, “O” diyen genişler. “Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf 18/29) ayeti, insanın iradesini tanıtır ama sonucunu da ona bırakır.
Tabii bu, bir tutam nurun içeriğine yansıyan ile ilişkili olanı için böyledir. Yoksa Allah’ın mutlak iradesi ile ilişkili olan iradeden değildir. Çünkü Allah mutlak irade sahibi olarak hem insanı hem de iradesini yoktan var edendir.
İrade, insanın sahip olduğu bir güç değil, Allah’ın insanda tecellî eden yönüdür. Kulun “Ben istedim” demesi perdeyi kaldırmaz, artırır. Hakikatte insanın dilemesi bile O’nun dilemesiyledir. “Siz dilemedikçe, Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (İnsân 76/30)
Rububiyet alanımızı genişletme yeteneğimiz vardır. Sen fıtratını genişlettirirsen, HU’nun sende tecellisi yükselir. Seyir alanın genişler. Bunu fark edemediğimiz için kilitleniyoruz. Daha doğrusu, kısır döngüde dolanan kişinin boynuna tanrılık inancı kilit vuruyor. Ta derunumuza kadar işlenmiş şartlanmışlık bizi geri bırakıyor.
Rububiyet (terbiye edicilik), insanın içindeki İlâhî eğitimi fark etmesidir. İnsan, kendini Rabb’ine bıraktığında kemâle yürür. “Tanrılık” vehmi, aslında acziyetin kamuflajıdır. Gerçek güç, teslimiyettedir. “Rabbinin emriyle gece gündüz devrini tamamlayan güneş ve ay.” (Enbiyâ 21/33) İnsan da Rabb’inin emriyle dönmeli ki içindeki karanlık aydınlansın.
Oysa Allah’ı rububiyetiyle, melikiyetiyle ve ulûhiyetiyle tanıdıkça, zincirlerimize vurulan kilitler tek tek açılıyor. Allah’ı sadece yaratan (Rab), sadece hükmeden (Melik) veya sadece ilah (Ma’bud) olarak değil, bu üç yönüyle birden tanıyan insan özgürleşir. Çünkü hakikatte kulun zinciri kendi zanlarıdır. “O, evveldir, âhirdir, zahirdir, bâtındır.” (Hadîd 57/3) Bu dördü birleştiğinde insan, tevhidin sırrına girer.
İşte temizlik yapmadığımız için de bozuk plak gibi takılıyoruz. Sonuçta elimizde bir irade vardır. Bunu sonuna kadar kullanarak şeytana aldanmadan çalışmalıyız. Ve deme “Elimde bir şey yok.” Allah seni halife yapmış. Daha ne istersin? Bu halifelik olayını iyi kavramamız gerekir. Bu da Rab isminin kavranmasıyla oluşuyor. Nasibimizi inşallah genişletelim. Ve mutlu olalım…
Halifelik, Allah’ın isimlerini doğru yaşamakla idrak edilir. “Ben yapamam” diyen iradeyi öldürür, “Ben yaptım” diyen kibri büyütür. İkisi de perdedir. Gerçek halife, “Ben, O’nunla yapıyorum” diyendir. “Rab” ismini idrak eden, hem terbiye eder hem terbiye olur. “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara 2/30) ayeti, bu görevin yüceliğini hatırlatır.
“Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. Ancak iman edenler ve salih amel işleyenler müstesna.” (Tîn 95/4-6) “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara 2/30) “Her kim zerre kadar hayır işlerse onu görür, kim zerre kadar şer işlerse onu da görür.” (Zilzâl 99/7-8) “Allah kimseye zulmetmez; insanlar kendilerine zulmederler.” (Yûnus 10/44) “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim.” (Kudsî hadis)
İnsan iradesini Hakk’a teslim ettiğinde, kaderle çatışmaz; kaderle akmaya başlar. Çünkü kader, Allah’ın ilminde yazılmış bir şiirdir. Onu güzel okuyan huzur bulur. Hakikati bilmek, bilgide değil, teslimiyettedir. Kalbi temizleyen Rabb’ine yaklaşır; çünkü Allah, kalplere nazar eder. Halifelik hükmetmek değil, hikmeti taşımaktır. İnsan yeryüzünde Allah’ın hikmetini yaşamakla görevlidir. “Ben” azaldıkça “O” görünür. Nefes “HU” dediğinde, varlık aydınlanır; “Ben” dediğinde karanlık başlar.