Kıyamette secdeye varış… Örnekten içeriğe ulaş…
“Ayağın üstünden kayıp açılacağı ve onların secdeye çağrılacakları gün, artık hepsi güç yetiremez durumdadırlar.” (Kalem, 42)
Bu ayet, kıyamet sahnesindeki ilahi dengeyi anlatır. “Ayağın üstünden kayıp açılması”, istikametin bozulmasıdır. Dünyada secdeyle Rab’ine yönelmeyenlerin, o gün güç yetiremeyişleri kalbi secdenin terkine işaret eder. Secde, ruhun teslimiyet makamıdır; orada ayak değil, kalp yere eğilir.
Aziz kardeşim… Bu minvaldeki ayetler ve hadisler müteşabih olanlardır. Bunların işaret kapsamını da ancak zikir ehli anlar.
Müteşabih olanlar, hakikatin derin katmanlarını taşır. Onlar zikirle açılır, kalple anlaşılır. Zikir ehli olan, kelimenin perdesini aralayıp mananın nurunu görür.
İlim yolcuları eğer zikir ehli de olsalar, ledün yani satırlara yazılması mümkün olmayan ilimler kendilerine has bir ilim olarak kalplerine iner.
Ledün ilmi, kalbe inen sırdır; kalemin değil, kalbin ilmidir. Bu ilim öğrenilmez, ihsan edilir. O yüzden her kulun ledünü farklıdır; çünkü kalp, Rabb’in isimlerinden hangisine ayna olduysa o tecelliyi taşır.
Yoksa istediğiniz kadar izah edin, karşıdaki kişi tatmin olmayacak ve soruları devam edecektir. Zahirde açıklama yetmez; çünkü bâtında kabullenme yoksa kelam kalbe girmez. Kalp açılmadıkça ilim, ruhu doyurmaz. Bu yüzden ledün ilmi ancak teslim kalplere iner.
İnsan vücudu artı ve eksi olmak üzere iki çeşit yayın yapar. Ama bacak denilen dizle göbek arası olan yer, vücudun nötr yani tarafsız olan yeridir.
İnsan bedeni, yaratılışta ilahi dengeyle kurulmuştur. Artı ve eksi, kudret ve rahmet gibidir; biri celal, biri cemaldir. Aradaki nötr bölge, yani dizle göbek arası, insanın içsel merkezidir “sır mahalli”dir.
İnsan vücudunda nötr olan bu yer, bakan insanın tüm akıntısını içine çeker bitirir. Bu bölge, nazara ve enerjiye karşı sükûnet perdesidir. Bedenin bu noktası korunmadığında ruhsal akım bozulur; çünkü bedenin dengesi, ruha yansır.
Onun için de dizle göbek arasının kapatılması farz edilmiştir. Şeriat, edebi korur; edep, enerjiyi. Farz olan örtünme, sadece utanmayı değil, sırrın korunmasını da sağlar. Çünkü edep, imanın örtüsüdür.
Bu akıntı kaybı sadece nikâhla yön değiştirip kişiye bir eksi olarak enerjisini yok etmez. Nikâh, ilahi bir denge akdidir. Ruh ve beden birleşmesi, tesadüf değil, tecellidir. Bu yön değişimi, enerji kaybı değil, kudretin yönlendirilmesidir.
Bu da Allah’ın değişmez bir hikmeti olarak kullarına sunduğu bir hakikattir. Allah’ın hikmeti, insanın varlığına gizlenmiştir. Her emir bir sır taşır; her yasak bir koruma duvarıdır. Hikmeti anlayan, emre teslim olur.
İşte şu hadis “Allah ahirette peygamberlere kimliğini kanıtlamak için bacağını açıp baldırını gösterir.” (Müslim, İman 302; Müsned, 3/1) aynı müteşabih bir hadis olup, buradaki maksat ise şudur. Bu hadis, teşbih yoluyla anlatılan bir hakikattir. Allah’ın “baldırını açması”, kudretin apaçık zuhuru demektir. Yani gizlilik perdesi kalkar, hakikat çıplak hâliyle görünür.
Dünyada iken yaptığımız ameller, sanki bir dehlizde kaybolup gidiyor. Bu dehlizin ne olduğu da bir türlü anlaşılmıyor. Ameller, ruhun yankısıdır. İnsan her amelinde bir enerji üretir; o enerji ilahi nizama karışır. “Kayboldu sandığın” aslında dönüp seni terbiye eden dalgadır.
Allah için amel ederiz diyoruz ama bu amelin Allah’a nasıl ulaştığını da bilemiyoruz. Amel, kalpten çıkıp Rahman’a yükselir; ama aradaki perde, niyetin safiyetidir. Niyet bulandığında akım kesilir; ihlasla yapıldığında o amel Arş’a kadar çıkar.
Ama içimizde bir dehlize uzanan bir akıntımızı alan mahalli da biliyoruz. Bu “mahall”, kalptir. Kalp, amellerin geçit kapısıdır. Her amel, önce kalpten geçer; çünkü kalp, Allah’ın nazargâhıdır.
Yani amel işledikçe, amelin tadını hissettiğimizde, artık bu hissiyatımız bizi derinlere daldırır, daha da amel işlemek isteriz. Amelin tadı, marifet nurudur. Allah için yapılan bir amel kalpte huzur bırakır; o huzur, yeni bir amelin davetçisidir. Halis amel, ruha şevk verir.
İşte bu amelin akım mahalli Allah’ın bir özelliği yani sıfatı dolayısıyladır. Her amel bir ismin tecellisidir. Rahman’ın merhametiyle yapılan, Rahman’a yükselir; Adl’in hükmüyle yapılan, Adl’e. Kulun her eylemi bir esma’nın yansımasıdır.
Allah kendisini tanıtırken, insandaki özellikleri kullanarak tanıtıyor ki, insan aklıyla olaydaki bağlantıyı kursun ve olaya yaklaşsın. Allah, kuluna şah damarından yakın olduğu için, kendi sıfatlarını insana aynalamıştır. İnsan, kendi sıfatında Rabb’inin izini bulur. “Kendini bilen Rabb’ini bilir.”
Zira Allah’ın dengi, misli, benzeri yoktur ki, ona kıyasla tanıtılsın. Allah “mutlak var olan”dır; O’nun benzeri yoktur. Bu yüzden anlatım teşbihle olur, tahakkukla değil. O, benzetilmeden idrak edilmelidir.
Tek tanıtma, insanın özellikleri sayılıp, bizim olay üzerinde tefekkür edip, olayı idrak etmemizdir. Tefekkür, kalbin gözüyle görmektir. Allah, insana kendi varlığından bir nur vermiştir; o nurla insan, hem kendini hem Rabb’ini tanır.
Tabi burada olayı anlamak istemeyen ve güncel dille trolleşmek isteyenler de elbette olacaktır. Onlar bizim için zaten mevzu bahis değildir. Hakikate kapalı kalpler, gül bahçesinde diken sayar. Onlar için söz değil hâl konuşur. Hakikat, oyun değil idrak ister.
Ama gerçekten önyargısız ve inatsız bir şekilde hareket edip olayı anlamak isteyenler, verilen örnekler üzerinde tefekkür edecek ve hakikate ulaşacaktır. Tefekkür eden kurtulur. Çünkü kalbini susturup Rabb’inin kelamına kulak veren, içindeki sesi bulur. O ses, Hakk’ın çağrısıdır.
Zira aklıyla tespit etmiştir ki, dünyaya bir defa gelmiş, bunca muazzam bir dünyanın sadece elli altmış yıllık bir ömür için tezyin edilmediğini fark edecektir. Aklın ilk uyanışı budur: “Bu dünya bu kadar güzel olamaz, eğer sonu topraksa.” Bu farkındalık, ruhun ebediyet iştahını uyandırır.
Bu fark edişle beraber gözünü ölüm ötesindeki yaşam için çabalamaya dikecek ve olayın gerçeğe ermek için de, elindeki donelerden yola çıkıp hakikate kulaç açacaktır. Ölümden sonrasını düşünen, hayatın özünü bulur. Çünkü hakikate kulaç atmak, ölmeden önce ölmektir. “Men mâta kable en yemût” Ölmeden önce öl.”
İşte bu kısa ön bilgiden sonra bilelim ki, Allah baldırını açtı ve kendini kanıtladı ve peygamberle onu tanıdı derken, yani pozitif ve negatif akıntıyı ortadan kaldırıp, onların yönelimlerindeki nötrlüğü hissettirip, amellerinin ulaştığı tam teslimiyet mahallini yani secdeye varışı fark ettirir. Secde, nötrlüğün zirvesidir. Pozitif arzudan, negatif korkudan soyunan ruh, teslim olur. İşte orada “ben” biter, “HU” başlar.
Nitekim bir hadisi şerifte Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Ebu Said (ra) anlatıyor. Resulullah (aleyhisselatu vesselam)’ı dinledim, “Baldırların açılacağı, kendilerinin secdeye davet edileceği gün…”(Kalem, 68/42) mealindeki ayetle ilgili olarak şöyle diyordu: “Rabbimiz baldırını açar, her mümin erkek ve her mümin kadın O’na secde eder. Dünyada iken kendisine riya ve gösteriş olarak secde edenler geri kalırlar. Onlar da secde etmeye kalkarlar, ancak sırtları bükülmeyen yekpare bir tabakaya dönüşür (ve secde edemezler.).” (Buhari, Tefsir, Nun ve Kalem 2, Nisa 8, Tevhid 24; Müslim, İman 302) Riya, secdenin zehridir. Kalp eğilmeden beden eğilirse, secde görünür ama kabul edilmez. O gün secde edememek, kalbin taşlaşmasının neticesidir.
İşte dünyada bu nötrlüğü yani saf ve som olarak Allah için amel etmeyi hissetmeden veya en azından öylece iman edip yaşamadan, sırf dünya menfaati için yani pozitif veya negatif istek ve arzular için yaşayanlar, kıyamet günü secde edemeyecekler. Saf amel, ihlasla doğar. İhlas yoksa amel, menfaate dönüşür. O gün secde edemeyenler, dünyada nefislerine secde edenlerdir.
İşte secde etmek şimdi daha dünyadayken arın ve yüksel… Dünya, secdeye hazırlık yeridir. Arınmadan yükseliş olmaz; secdeyle kirler dökülür. Secde eden, aslında yükselendir; çünkü eğildikçe Arş’a yaklaşır.
Secde, ruhun en yüce hâlidir; beden yere iner ama kalp Arş’a yükselir. İhlasla yapılan her amel, Allah’ın isimlerinden birine ulaşır. Müteşabih ayetlerde şekli değil, işareti gör. Allah’ın hikmetini anlamak, teslimiyetle mümkündür. Dünyada Allah için eğilen, ahirette secdede güç bulur.