İncir ağacı çok bereketli bir ağaçtır. “Ocağıma incir ağacı diktim.” yani “Kapısını açık bıraktım.” manasına olmalıdır.
İncir ağacı, hem zahirde meyvesiyle hem de batında işaretiyle bereketin sembolüdür. “Ocağıma incir diktim.” sözü, sadece bahçeye bir ağaç dikmek değil; hanenin rızık kapısını rahmet iklimine açmak demektir.
Sanki şöyle denmiş olur: “Evimin eşiğini, rahmetin bereketine açık tuttum.” İncirin bereket oluşu, sofraya konan meyveyle sınırlı değildir; o, kalbe “Varlığının kaynağını unutma.” diyen bir işaret gibidir.
İçinde ters çiçekler vardır. İşte bu manada, “Evine bereket koydum, tükenmez bir sofra serdim.” diyor. Meyve verdikçe veriyor. İncir meyvesinin içindeki ters çiçekler, görünmeyenin görünene dönüşmesinin ince bir remzidir. “Evine bereket koydum.” der gibi, içten içe çoğalan bir sofra kurar.
Görünüşte küçük bir meyve, hakikatte tükenmez bir ikramın dilidir. Her meyve, yeni bir başlangıç, yeni bir nimet ilanıdır. İncir, böylece bize şunu fısıldar: “Sen sadece kabuğu görme; içindeki gizli çiçeklere, yani Rahman’ın saklı ikramlarına bak.”
Yani diyor ki: “Ey insan… Vahdet yönüne dön. Sen kesrettesin ama vahdete yönel, kesrette kalma.” İncir ağacı, dalları ve meyveleriyle kesreti (kesret: çokluk, çeşitlilik) gösterirken, kökleriyle vahdete (vahdet: birlik, bir olan Allah’a yöneliş) işaret eder.
İnsana şöyle seslenir: “Sen dünyada çeşit çeşit görüntülerle oyalanırken, aslında hepsi tek bir Kaynak’tan geliyor. Kesrette boğulma; vahdetin sahibine yönel!” İncir bereketi, sadece mideyi değil, yönünü toparlayan bir kalbi de besler.
İncir berekettir ve ağacının kokusu da ruha şifadır. Sarması da çok güzeldir. Ama yaprağı iyice pişirip sarartmak lazım… Sonra da sarma sarılır… Geç pişiyor… Çok güzel oluyor…
İncirin kokusu ruha nasıl şifa ise, onunla yapılan her nimet de kalbe bir ikramdır. Yaprağının geç pişmesi, insana sabrı öğretir: “Bekle, acele etme; tadı zamanla oturacak.” Sarma hâline gelince de, nimetin saklanmış lezzeti ortaya çıkar.
Bu hâl, manevî yolculukta da böyledir; hemen olsun istenen hâller, çiğ kalır. İnsanın içindeki hamlık, tıpkı o yaprak gibi ağır ağır pişer; sabredince ortaya nefis değil, nefsi terbiye eden bir lezzet çıkar.
Canını kesrette kurban et, öylece vahdete ulaş… Üzüm gibi değil. İncir, mutlak olarak kesreti temsil ediyor. “Canını kesrette kurban et.” derken, aslında “Nefsini çokluk oyunlarına feda etme; çokluğu aş ki birliğin hakikatine eresin.” deniyor.
Üzüm salkımı vahdetin ayrı bir remzi iken, incir kesretin yoğunluğunu temsil eder. İncir, içi dolu tanelerle çokluğu; ama tek meyve oluşuyla da o çokluğun bir tek elde toplandığını gösterir. Kul, kesretle imtihanını doğru verirse, her incir tanesi ona “Lâ ilâhe illallah.” demeye başlar.
Malınızı canınızı satın alıyorum… Karşılığında cennetler sunuyorum. Allah diyor ya… Ama bize burası tatlı gelir… Ve orayı ulaşılmaz addediyoruz.
Nefsimiz bize bunu fısıldıyor… Çünkü gözünü burada açmış ve ötesini hayal zannediyor… Çünkü nefis, hep güzellik diler kendisine…
Ama ne çare ki iknası ancak imanla olur… Bir de kesin ikna olsa, ölümden sonraki hayata, o zaman da sadece oraya bakar.
İman edip amelde ram olunca, daha sonra zevki elde edince ikna oluyor. Yoksa iknası muhaldir. Çünkü elle tutulur bir donesi yok ki, alıp ikna olsun…
Rabbin “Canınızı, malınızı satın alıyorum; karşılığında cennet veriyorum.” diye seslenmesi, dünya pazarında ahiret sermayesi sunan ilahî bir teklif. Ama nefis, gözünü dünyada açtığı için buranın tadını hemen alıyor, ötesini ise hayal sanıyor. Hep kendine göre güzellik isteyen nefis, görünmeyeni “yok” saymaya meyilli.
Onun iknası, ancak imanla mümkün; iman gelip amel ile ram olunca, ardından manevî zevk doğuyor. İşte o zevk, ahireti görünmeyen hayal olmaktan çıkarıp kalpte hissedilen bir hakikat yapıyor. Nefis, elle tutulur bir delil ararken, kalp imanla tat bulunca, görünmeyenin lezzetini görünenden daha gerçek yaşamaya başlıyor.
İncir ağacına bakarken biliyorum ki, Rabb’im incire ve zeytine yemin ederek insanı en güzel kıvamda yarattığını haber vermiştir; “İncire ve zeytine andolsun ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık.” ayeti, hem incirin bereketine hem de insanın asli değerine işaret eder (Tîn Sûresi, 1–4).
Bu dünyada kesrette boğulmamak için, kalbime “Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır.” hitabını ölçü yaparım; bilirim ki bu alışverişte kaybeden yoktur, yeter ki nefis dünyayı tek lezzet sanmasın (Tevbe Sûresi, 111).
Nefsim bana hep burayı süslü gösterse de, Rabb’imin “Oysa ahiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” beyanı, içimdeki dengeyi ahirete doğru kaydıran ilahî bir ikazdır (A’lâ Sûresi, 17).
İman edip amelde ram olduğumda, henüz gözümle görmediğim, elimle tutmadığım hâlde, “Allah Teâlâ, salih kulları için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir insanın kalbinden geçmeyen nimetler hazırladım.” kudsî müjdesini kalbimde hissederim (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 7).
Böylece incirin bereketini sadece soframda değil, yönelişimde de taşırım; canımı kesretin aldatıcı pazarında değil, vahdetin ebedî pazarında kıymetlendirmeye çalışırım.
Nefsimin “burayı tatlı, orayı uzak” göstermesine aldanmadan, imanla ikna olup amel ile derinleştikçe, dünya bahçesinde incir ağacının gölgesinde otursam bile, kalben ahiret bostanına doğru yürürüm; her meyvede, “Bu sadece gölgesi; asıl sofra orada.” diyen Rahman’ın davetine kulak veririm.