126) NUR-İ MUHAMMEDİYİ TANIYALIM

Varlıklar ve bildiğimiz bilmediğimiz tüm alemler, nuri Muhammediden var olmuştur. Çünkü ezelî hakikat, yaratılışın kaynağı olan “nur” ile zuhura gelmiştir. “Allah göklerin ve yerin nurudur” ayeti, bu gerçeğin işaretini taşır. Bu nur, varlıkların kök hakikati olup, bütün suretler ondan doğar.

Hz. Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimiz dahi Nuri Muhammediden var edilip, nuri muhammediyeye tam ayna olduğu için adı Muhammed olmuştur. Çünkü “Muhammed” adı, çokça övülen demektir. Bu övülmüşlük, zatının değil, nura tam aynalık yapmasının sonucudur. Ayna ışığı kendinden çıkarmaz; ancak ışığı tam yansıtır. O yüzden O, nurun en saf tecellisi olarak tüm övgülere mazhar olmuştur.

Allah kendisini onun aynasında gördü dersek, o zaman Allahı onunla sınırlandırmış oluruz. İlahi hakikat, hiçbir varlıkla sınırlanamaz. Nura bakan göz, güneşi aynada gördü diye güneşi aynayla sınırlandıramaz. Sınırlama düşüncesi, şirkin ince bir perdesidir.

Ama Muhammed, kendisini Allah aynasında gördü dersek, olayı doğru izah etmiş oluruz. Çünkü hakikat, kulun Rabbini kendi özündeki fıtrat aynasında seyretmesidir. “Nefsini bilen Rabbini bilir” hakikati burada açığa çıkar. O, kendi hakikatini Allah’ın aynasında görmüş ve bunu ümmetine göstermiştir.

Zira Allah KIDEM ve BEKA sahibi iken, insanın evveli ve ahiri vardır. Allah ezelîdir, evveli ve ahiri olmayandır. İnsan ise fanidir; evveli ve ahiri vardır. İnsan fena dairesinde yol alır, Allah ise baki sıfatıyla mutlak kalıcıdır.

İnsanı fena dairesinde bulunuz. Sonsuzun yanında sonlu ise, bir hiçtir. Bu yüzden insan kendi varlığıyla övünemez. Sonlu olan, sonsuzun karşısında yok hükmündedir. “Her şey fanidir, baki olan sadece Rabbinin zatıdır” ayeti bu gerçeği bildirir.

Allah, nuri Muhammediyi üzerine yarattığı fıtrat üzerinde irade ettiği nurunu aksettirdi. Yani varlık düzeni, nurun fıtrat aynasında belirdi. Bu fıtrat, insanın öz hakikati olarak var edilmiştir. İnsan, bu nurla kendi varlığını tanır ve Allah’a yönelir.

Hz. Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimiz o fıtrat nurunun tümüne tecelliye mazhar bir halde akse ulaştığı için, Allahın habibibi olmuştur. Habib oluşu, sadece risalet görevi değil, aynı zamanda bütün nurların toplamına ayna oluşudur. O yüzden O’na olan muhabbet, aslında tüm varlığın özüne olan muhabbet demektir.

Yani Hz. Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimiz, Allahın istediği tüm tecelliye mazhar olmuştur. Çünkü O, en kâmil kuldur. Kullukta zirveye ulaşmıştır. “Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım” hitabı, bu hakikatin sırrına işaret eder.

Dolayısıyla Allah kendisini Hz. Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimizde değil, Hz. Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimiz, kendisinin Allahın nurundan geldiğini seyrederek Allahın habibi olmuştur. Yani burada bir terslik yoktur. Allah zatıyla sınırlanmaz. Ama Habibullah, nurdan geldiğini, nura döneceğini bilerek yaşadı. O nur, bütün varlıkların kaynağıdır. O yüzden hakikat, O’nu sevmekle değil, O’nun gösterdiği nurun yolunda yürümekle kavranır.

Nuri Muhammedi, varlığın özü ve bütün tecellilerin kaynağıdır. İnsan bu nuru tanıdıkça Rabbini tanır, Rabbini tanıdıkça kendisini bulur. Kalpler, bu nurla arınır; ameller, bu nurla değer bulur. Asıl yolculuk, o nura aynalık yapabilmek ve “Habibullah”a yönelerek Allah’a yakınlaşabilmektir. Rabbimiz bizleri bu nura ayna kılınanlardan eylesin.

Yorum yapın