382) İNSANLAR ARASINDA AŞK, TEVEDDÜD VE LEYLÂ-MECNÛN HÂLİ

İnsanlar arasındaki aşk, yani birisinin birisine âşık olması olayı, onları birbirine kavuşturup aile olmaları içindir. Sonrası ise karı-koca arasında deveran eden bir sevgi başlar. Artık bu aşk değil, teveddüddür (karşılıklı, sakin ve yerleşik sevgi hâli).

Evlilik olduktan sonra aşk biter, muhabbet başlar. Eğer kız erkeğe âşık olursa veya erkek kıza âşık olursa ve hiç evlenmezlerse, aşkları onları deli eder. Leylâ ile Mecnûn aşkı bundan gelir.

Kays, Mecnun yani deli olmuş Leylâ’nın aşkından; çünkü ona kavuşmamış, kavuşunca ise kafasında akıldan tek emare kalmamış ve artık istememiştir. Allah aşkı da öyledir.

Eğer nefsi mutmainneye ulaştırmazsa, işte o zaman aptalca şeyler başlar. Derviş ne yaptığını bilmez olur. Deli divane olur ama bir türlü tatmin bir ruha ulaşamaz, derin huşu ve huzura “merhaba” diyemez.

Ben insan-insan aşkını, yaratılışın içinde fonksiyonel bir köprü olarak görüyorum. Bir genç kızın yüreğine düşen sevda, bir delikanlının kalbinde tutuşan aşk, aslında onları nikâh kapısına yürütmek içindir.

Aşk burada bir “çekim kuvveti” gibi çalışır; iki yabancıyı, “eş” kılmak için kalplerini birbirine yaklaştırır. Nikâhla birlikte, aşkın o köpüklü dalgası çekilir; geride teveddüd kalır: yani birbirinin gözünün içine bakarken sakinleşen, beraber yaşarken kök salan, acıda ve tatlıda olgunlaşan bir sevgi.

Eğer, evlilikten sonra hâlâ “Bizde aşk bitmesin.” diye tutturur, muhabbetin kıvamına razı olmazsa, çocukluğumu bırakmak istemeyen bir ruh gibi oynamaya devam eder.

Kur’an bu hâli çok sade ama çok derin anlatır: “Kaynaşmanız için size kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranızda sevgi (meveddet) ve merhamet var etmesi O’nun varlığının delillerindendir…” (Rûm Sûresi, 21)

Burada geçen “meveddet” tam da benim “teveddüd” diye anlattığım o yerleşik sevgi hâlidir. Yani Allah, evlerimizin içine bilinçsiz bir tutku değil, bilinçli bir sevgi ve merhamet yerleştirmek istiyor. Aşk kapıdan içeri sokan rüzgâr; meveddet ise o evde oturmayı mümkün kılan iklimdir.

Leylâ ile Mecnûn hikâyesini de bu yüzden “aşkın doymamış hâli” diye okurum. Kays, Leylâ’ya kavuşamayınca Mecnun olur; aklı dağılır, bütün varlığını tek bir noktaya bağlar. Oysa orada bir nikâh, bir yuva, bir düzen kurulsa; aşkın deli ateşi sönüp yerini teveddüde bırakacak, iki can birbirinin halifesi, sırdaşı olacaktı.

Allah aşkı da böyledir: Eğer beni nefsi mutmainneye taşımıyorsa, sadece içimde tutuşmuş bir “hasret ateşi” hâlinde kalıyorsa, beni derin huşu ve huzura erdiremiyorsa, o zaman ben hâlâ Leylâ-Mecnûn çizgisinde dolanıyorum demektir. İsim değişmiş, şahıs değişmiş ama hâl değişmemiştir.

“Derviş ne yaptığını bilmez olur.” derken, sadece zikre gelip kendinden geçen hâli kastetmiyorum. Kişi, Allah aşkı adına öyle bir sarhoşluğa kapılır ki, Kur’an’ın hudutlarını, sünnetin ölçülerini, aklın dengesini, kul hakkının ağırlığını unutabilir. Dilinde “aşk” kelimesi, hâlinde ise dağınıklık ve savrulma…

İşte bu noktada aşk, artık mutmainneye açılan bir kapı olmaktan çıkmış; nefsi mülhimenin sınırında dönüp duran bir girdaba dönüşmüştür. Ben böyle bir hâli, ilâhî aşk değil, eksik kalmış bir yolculuk olarak görüyorum.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in aile hayatına baktığımda, orada fırtınalı bir “aşk romanı” değil; derin bir muhabbet, yüksek bir edep, ince bir merhamet ve sarsılmaz bir vefa görüyorum. “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır.” buyuruyor. (Tirmizî, Menâkıb 63)

Burada aşk kelimesi geçmiyor; ama aşkın iddia ettiği her şeyin kemale ermiş hâli var: fedakârlık, sahiplenmeyen sahip çıkış, incitmeden inşa ediş… Ben bu yüzden diyorum ki: Sahabe dünyasında “aşk” kelimesi yoktu ama aşkın iddia ettiği hakikatler, muhabbetullah ve muhabbet-i Resulullah olarak zaten yaşıyordu.

İnsan-insan aşkının deliliğe dönüştüğü her yerde, ölçü kaybolur. Evlilik olmadan, helal çerçeve oluşmadan, sadece birbirine kilitlenmiş iki kalbin hâlini görüyorum: Dünya onlara dar gelir, nefes alamazlar, ne ileri gidebilirler ne geri dönebilirler. Bu hâl, dışarıdan bakınca romantik görünür; ama içten bakınca ruhu boğan bir darlık hâlidir.

Aynı çizgi Allah ile kul arasında yanlış okunursa, derviş “Ben Allah’a aşığım.” deyip ne ilim öğrenir, ne nefsiyle savaşır, ne ahlakını düzeltir, ne de kul hakkından sakınır. Sadece duygusunu kutsar, onu da “tasavvuf” zanneder.

Oysa ben biliyorum ki nefsi mutmainneye varmak için aşk yetmez; iman, ilim, amel, zikir, şükür ve tefekkürle beslenen bir muhabbet gerekir.

Aşk, o muhabbetin ilk çarpmasıdır; ama bu çarpma, beni kendime getirmiyorsa, uykumu açmıyorsa, yolumu doğrultmuyorsa, sadece içimdeki duvarlara çarpıp duruyorsam, orada bir şey yanlış gidiyor demektir. Aşk, nefsi mutmainneye taşıyan basamak olmaktan çıkıp, kapının önünde çadır kurduran bir oyun hâline geldiğinde, derviş “deli divane” olur ama bir türlü “huzurlu kul” olamaz.

İnsanlara yönelen sevgi, seni harama mı götürüyor yoksa helale mi? Nikâha mı yürütüyor yoksa zinaya mı sürüklüyor? Allah’a yönelen sevgin, seni ilme mi taşıyor yoksa duyguda debelenmeye mi bırakıyor? Aşk dediğin şey, seni dengeli bir mümin mi kılıyor, yoksa dengesiz bir hayalci mi yapıyor?” Bu sorulara dürüstçe cevap vermeden, aşkın adını yüceltmenin anlamı yok.

İnsanlar arasındaki aşk, yerini bulursa teveddüde ve muhabbetullah idrakine köprü olur; yerini bulmazsa Leylâ-Mecnûn hikâyesi gibi yarım kalmış, içi kanayan, aklı dumura uğratan bir hâle dönüşür.

Allah’a yönelen aşk da, nefsi mutmainneye taşımıyorsa, dervişi “yanan ama olgunlaşmayan odun” hâlinde bırakır.

Ben bu yüzden aşkı küçümsemiyorum ama onun sınırını çiziyorum: Aşk, kapıdır; ev değildir. Evin adı muhabbetullah ve teveddüddür. Ben kapının güzelliğine değil, evin huzuruna talibim.