Ey nefsim… Zalim nefsim… Uslanmayan nefsim… Artık kurtuldun ve hakikati buldun! Öyle mi? Ey nefsim… Sen kendini tatmin ederek hayr içre olduğunu mu sanırsın?
Öylece Allah’ın boyasıyla boyandığını mı zan edersin? Sen kendini bahri basitte ve sonsuz deryada sanıp kendini yüceltirken, Allah’ın diğer kullarını kirli suda boğulmuş addederek arınacağını mı vehmedersin?
Allah’ın veren eli olmayı istersin de Allah’ın verdiğini Allah namına ve Allah gibi karşılıksız vermekten imtina edersin.
Ey nefsim… Allah haine de, zalime de, kafire de, yalancıya da, samimiye de, zengine de, fakire de, evet evet her bir kişiye rızkını açıkça vermekte ve asla, kimseye verdiği rızkı geri çekmeden rahmetiyle kuşatmıştır.
Hani nerde O’nun boyası, nerde senin hâlin? Ama sen işte ey nefsim… Ayağına basanı yedi yerinden ısırarak yaralar içinde bırakarak terk edersin.
Hani sen Allah boyasıyla boyanmak isterdin ve Allah’ın ahkâmıyla ahlaklanmak isterdin… Ama o kayıtsız şartsız ahlaka ulaşmak için hiçbir adım bile atmazsın. Tek yaptığın şu ki, kendini tatmin ederek günlerini geçirirsin.
Sen ey nefsim… Hani sen iki cihanı tek eyleyip kudrete ulaşmak istersin… Ama daha bu cihandaki sebepleri dahi mutlak kudrete mâl edememişsin.
Sen böyle bir ruh hâliyle mi sonsuzluğa kanat çırpacaksın? Yok yok, sen daha minnacık bir karınca gibi bile karşılık beklemeden çalışamıyorsun. Ama kendini Azîm zannederek, öylece nefsini daha da güçlendirerek iyilikle buluştuğunu zannedersin.
Ey nefsim… Hani kayıtlardan uzaklaşıp Hak’la olmayı yeğlemiştin… Yok yok, sen hâlâ nefsi emmarenin peşinde, kendini hayali seraplarda dolaştırarak deryada olduğunu hayal edersin.
İşte ey nefsim… Sen ne zaman ki, nisan yağmuru gibi her yere yağdın, hiç fark gözetmedin, hem samimiyetiyle senle bütünleşenlerin sırlarını setr ettin, işte o zaman şekillenmeye başlarsın.
Ah be nefsi emmare… Sen ne de çetinsin… Çok değerli bir konumda olana bile sokulur ve onu kendinden edersin.
Her insana sokulur, en nazik yerinden ısırırsın, öylece ölüme terk edersin. Allah razı olduğu yolu kolay eylesin ve bir lahza bile nefsimize terk etmesin.
Âmin yâ Rabbel âlemîn…
Nefs, insanın en yakın düşmanıdır; onunla savaş, dış düşmanla savaştan zordur. Gerçek tevazu, başkasını yargılamadan kendi kalbini ıslah etmektir.
Nefs, iyiliği bile kendine yontar; bu yüzden ihlâs, niyetin saf hâlidir. “Allah’ın boyası”na boyanmak, rahmet, adalet ve affedicilikle var olmaktır. Nefsini bilmeyen, Rabb’ini bilemez; çünkü nefis Rabb’in aynasıdır.
Her sabah “Ey nefsim!” diyerek kendine dön, çünkü ıslah içten başlar. Birini kırdığında hemen onar, çünkü kırılan kalp Arş’a yakın olandır. Şükret, infak et, affet. Bunlar Allah’ın boyasının renkleridir. Hakikati buldum deme, her an yeni bir arınma başlat. Nisan yağmuru gibi ol: fark gözetmeden rahmet ol. Allah’a dua et: “Beni bir an bile nefsime bırakma yâ Rab.”
Ey gönül yolcusu… Nefsin uyanışı, kalbin dirilişidir.
Nefsini tanıdıkça, Rabbinin rahmetini görürsün. Her iç çatışma, bir perdedir; her pişmanlık, o perdenin yırtığıdır. Ve bir gün o perde tamamen kalktığında, sadece “O” kalır.
Nefs, insanın içindeki perdedir. Zalimdir çünkü hakkı örter, uslanmaz çünkü doyumsuzdur. “Nefs, daima kötülüğü emreder.” (Yusuf, 53) buyruğu, bu hâlin özüdür.
Hakikat, nefsin ağzıyla değil, kalbin arınmasıyla bulunur. “Gerçekten kurtulan, nefsini arındırandır.” (Şems, 9)
Nefse seslenmek, kalbin nefse galebe çalmasıdır. Zira onu tanıyan, onunla savaşmayı öğrenir.
Tatmin olan nefis, gafletle örtülüdür. Hayır zannettiği şeyde gizli bir benlik kokusu vardır. “Onlar kendilerini temize çıkarırlar; hayır, Allah kimin sakındığını daha iyi bilir.” (Necm, 32)
“Allah’ın boyasıyla boyanın; Allah’tan daha güzel kim boyayabilir?” (Bakara, 138) ayeti, Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak demektir. Boya kelimesi, içteki renge işarettir; dıştan değil, kalpten gelmelidir.
Nefis, başkalarının kusuruyla kendi kemalini zanneder. Oysa arınma, başkasını değil, kendini temize çekmektir. “Kendini beğenen helak olur.” (Hadis) Gerçek infak, sahiplik duygusundan soyunmaktır. “Verdiklerinden Allah yolunda harcarlar.” (Bakara, 3) ayeti, bu gönül cömertliğine çağrıdır.
Her tekrar, kalbi uyarıdır. Zira nefis, bir defada duymayacak kadar kalın bir perdedir. Tekrarlar, pişmanlığın derin nefesidir. Her “Ey nefsim” deyiş, bir tövbedir. Bu hitap, iç muhasebenin en derin hâlidir. Kişi kendi içindeki düşmanı tanımadan velayete eremez.
“Rızkı dilediğine bol verir, dilediğine kısar.” (Ra’d, 26) Fakat hepsine verir, çünkü rahmeti gazabını geçmiştir. Allah’ın rızkı ayrım bilmez; o, “Rahmân’dır.”
Allah’ın boyasıyla boyanmak, rahmetle davranmaktır. Kul, adaleti kendi nefsiyle ölçtüğünde, ilahi rengi kaybeder.
Nefis kinle beslenir, affetmeyi bilmez. Oysa “Kim affeder ve ıslah ederse, onun mükâfatı Allah’a aittir.” (Şûrâ, 40)
Sözle istemek kolaydır; fiille yaşamak zordur. Gerçek ahlak, Allah’ın emrini kendi arzularına tercih etmektir. Nefis, söze aşık, amele tembeldir. Kalp hareket etmeden lisan fayda vermez.
Tatmin, gafletin örtüsüdür. İnsan, huzuru nefsinde ararsa hiç bulamaz. “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d, 28) Bu sesleniş, içteki diriliş çağrısıdır. Kişi kendi nefsiyle yüzleşmeden arınamaz.
Nefis kudret ister, kalp teslimiyet. Hakikate ulaşmak, iki cihanı birleyen kudretin Allah’a ait olduğunu bilmektir.
Sebepler perdesinde takılı kalmak, kudretin kaynağını unutmaktır. “Sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratandır.” (Sâffât, 96)
Nefsine takılı kalan, uçamaz. Sonsuzluk, “ben”in öldüğü yerde başlar.
Karınca bile rızkını Allah’tan bilir, sebebine sarılır. İnsan ise ameline karşılık bekler. Gerçek kulluk, karşılıksız hizmettir.
Kibir, iyiliği bile kirletir. “Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez.” (Müslim)
Hak’la olmak, kayıtları terk etmektir. Fakat nefs, kayıtsızlığı da kendi arzusuna yontar. “Allah’a dönenler, nefsini arındıranlardır.” (Nâziât, 40)
Emmare nefis, hayali hakikat sanır. Serap gibi görünür, ama içi boştur. “Onların işleri, serap gibidir.” (Nûr, 39)
Nefsi uyandırmanın ilk adımı, onu tanımaktır. İsimlendirmek, bağ kurmaktır.
Rahmet, ayırım gözetmez. Nisan yağmuru gibi olmak, merhamet sıfatının zuhurudur. Sır saklamak, edep makamının gereğidir.
Bu yakarış, pişmanlığın gözyaşıdır. Emmare nefis, insanın en inatçı düşmanıdır. Nefis, dağ gibidir. Ancak zikirle, ibadetle, riyazetle yontulur.
Nefis, makam tanımaz. Âlimi kibirle, âbidi ucubla yıkar. Bu yüzden en büyük cihat, nefsle cihattır.
Nefsin silahı vesvesedir. En hassas noktadan girer, kişiyi ümitsizlikle öldürür. “Şeytan, onlara amellerini süslü gösterdi.” (Enfâl, 48)
Dua, teslimiyetin nişanesidir. “Rabbimiz! Bizi bir an bile nefsimize bırakma.” (Hadis) Çünkü nefse bırakılan, helake yaklaşır.
Âmin, teslimiyet mühürüdür. Her duanın sonunda “Âmin” diyen, hükmü Allah’a bırakmıştır.