152) GIYBETİN HAKİKATİ VE NEFSİN TERBİYESİ

Gıybet sadece insanlara karşı değil, her bir yaratılmışa karşı işlenilen bir günahtır. Gıybet, yalnızca dillerden dökülen sözle değil, kalpte küçümseyici düşüncelerle de işlenir. Çünkü her mahlûk Allah’ın esma bileşimlerinden nasibini almıştır. Bir gönlü inciten, Arş’ı titretir. Bir varlığı küçümseyen, aslında kendi özündeki nuru küçümser.

Var olanı hor gören, aslında Yaratan’ın kudretini küçümser. Kudretin küçümsendiği yerde, nur söner. Kardeşinin ayıbını dillendiren, kendi ayıbını çağırır. Söylediği her söz, önce kendi gönlünde yankılanır. Yaratılışta eksik gören, kendi gönlünde perde görür. Hakikatte her şey, tam yerinde bir nakıştır.

Dışa bakıp küçümseyen perdelenir; içe bakıp ibret alan arif olur. Uyarı rahmettir, ifşa ise fitne. Rahmetle söylenen söz, gönülleri korur; fitneyle söylenen söz, kalpleri kırar. Fıtrat gümüştür, nefis ise pas. Pası kazıyan, içteki saf gümüşü parlatır. Kalbin önüne perdeyi diken, dildir.

Dili arındır, kalbin nurla parlar. Küçüğü gözeten, büyüğe ulaşır. İnce perdeleri kaldıran, Hakk’ın cemalini seyreder. Ruh saf ise söz rahmet olur; nefis galipse söz zahmet olur. Nefsini susturan, dilini konuşturur. Nefsini konuşturan, dilini zelil eder. Dil zikre alışırsa, gıybeti unutur. Kalp zikre alışırsa, gafleti unutur. Beden fanidir, ruh bakidir. Beden ne kadar süslenirse süslensin, ruh perdelenirse heder olur.

Bir varlığı küçümsemek, aslında o varlıkta tecelli eden esmayı küçümsemek demektir. Allah buyurur: “Birbirinizin gıybetini yapmayın. Sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” (Hucurât, 12) Gıybet, kul hakkının en gizli şeklidir ve insanı Allah’ın nurundan perdeler.

Mümin, her varlığa saygıyla bakmalı ve dilini de kalbini de temiz tutmalıdır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurur: “Gıybet, kardeşini hoşlanmadığı şeyle anmandır.” Ashab, “Ya o söylediğimiz onda varsa?” dediklerinde, “Eğer onda varsa gıybet ettin, yoksa iftira ettin” buyurmuştur. Bu uyarı, gıybetin küçücük sözlerle bile kalbi karartabileceğini öğretir.

Her varlık öz cevherini Allah’ın esma bileşimlerinden aldığı için, siz birisinin hüviyeti hakkında küçümseyici olarak konuştuğunuzda veya (kalbe gelen vesvese değil) kendi kendinize isteyerek küçümseyici bir tarzda düşündüğünüzde, o hüviyeti oluşturan esma bileşimlerini küçümsüyorsunuz.

İnsanı, cinleri, hayvanı, bitkiyi küçümsemek, onların özünü oluşturan ilahî isimlere karşı saygısızlıktır. Allah buyurur: “Biz insanı en güzel surette yarattık.” (Tîn, 4) Yaratılışın her yönü güzellik ve hikmetle donatılmıştır. Küçümseyen, aslında kendi dar bakışının tuzağına düşmüştür.

Mümin, bir mahlûku küçük gördüğünde, hemen yaratılıştaki hikmeti hatırlamalıdır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz: “Allah sizin suretlerinize değil, kalplerinize ve amellerinize bakar.” buyurarak, bakışımızı zahirden hakikate çevirmemizi ister.

Öylece kendi terkipsel faaliyetinizi o kişi üzerine yönlendirerek zulmediyorsunuz. Ayrıca siz o mahlûkattan (insan-cin-hayvan-bitki vs.) bahsederek veya bilinçli bir şekilde hakkında düşüncelere dalarak kendi varlığınıza da o birimdeki içsel kuvveyi çekerek zulmediyorsunuz. Çünkü kişi küçümsediği şeyi yaşamadan ölmez.

İnsanın dilinden çıkan her söz, önce sahibine döner. Başkasını küçümseyen, kendi hayatında da küçümsediği şeyle imtihan edilir. Allah buyurur: “Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür, kim de zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzâl, 7-8) Gıybetin zehri, döner dolaşır sahibini bulur.

Mümin, kalbini ve dilini temiz tutmalı, başkası hakkında kötü söz söylemek yerine dua etmelidir. Bir hadiste buyurulur: “Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir; ona zulmetmez, onu düşmana teslim etmez.” Bu ilkeye sarılmak, gıybetin ateşinden korur.

Küçümsediğiniz için de, gayrı ihtiyarı olarak, Allah’ın zulüm ederek o varlığı öyle yarattığını tahayyül etmeye başlarsınız. Oysaki her varlık olması gereken gibidir. Yaratımda asla ve asla zulüm yok, adalet vardır.

Allah’ın yaratışında zulüm yoktur; O, her şeyi adalet ve hikmetle yaratmıştır. Küçümseyen, farkında olmadan Yaratan’a iftira etmiş olur. Kur’an’da: “Allah, insanlara zulmetmez; insanlar kendilerine zulmederler.” (Yûnus, 44) buyrularak bu gerçeğe işaret edilir.

Bir mümin, yaratılıştaki farklılıkları Allah’ın hikmeti olarak kabul etmeli, asla hor görmemelidir. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur: “Allah, yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır.” Bu söz, bakış açımızı düzeltmek için yeterlidir.

Zaten gıybet yaratım alanında olur. Sıfatlanma alanında olmaz. Örneğin boyu kısadır, ne kadar da zayıf ve cılızdır, sesi ne kadar da çirkindir, yüzü ne kadar da korkunçtur gibi yaratımda gıybet olur.

Bir kimsenin yaratılıştan getirdiği özelliklerini küçümsemek, onun fıtratındaki ilahî nakışları hor görmektir. Oysa Allah buyurur: “O, sizi şekillendirdi ve şeklinizi de güzel yaptı.” (Teğâbun, 3) İnsanın boyu, rengi, sesi, dış görünüşü onun tercihi değildir. Bunları dile almak, gıybetin en açık biçimidir.

Mümin, insanların yaratılış özelliklerini değil, amellerini değerlendirmelidir. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurmuştur: “Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; kalplerinize ve amellerinize bakar.” Bu hadisin rehberliğiyle bakışımızı dıştan içe çevirmeliyiz.

Ama kişinin edindiği kötü işleri insanları sakındırmak için uyarmak babında söyleme babında bir gıybet olmaz. Örneğin, bu borcuna sadık değildir, şu çocuklara zulüm eder, şu hırsızlık eder, şu yalan atar gibi bürünen sıfatları insanları sakındırmak için söylenen söylemler gıybet değildir.

Burada incelik, niyetin korunmasıdır. Birini kötülemek için değil, insanları zarardan korumak için yapılan ikaz gıybet sayılmaz. Nitekim Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), bazı sahabileri muamelede dikkatli olmaları için uyarmıştır. Fakat bu, kötüleme değil uyarıdır. Allah buyurur: “Zulmedenlerin yanına oturmayın; yoksa size de ateş dokunur.” (Hûd, 113)

Mümin, başkasının kötülüğünü yaymayı değil, insanları uyararak kötülükten korumayı hedeflemelidir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur: “Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların emin olduğu kimsedir.” Dil, ifşa için değil, uyarı için kullanılmalıdır.

Bürünülen sıfatlar yaratılıştan değil, kişinin yaratılan varlığını yanlış programladığındandır. Kötü huylar, yaratılıştan değil, nefsin tercihleriyle sonradan kazanılır. Allah buyurur: “Biz insana iki yolu (doğruyu ve yanlışı) gösterdik.” (Beled, 10) İnsan kendi seçimleriyle yolunu belirler. Kötü sıfatlar, yaratılış kusuru değil, nefis terbiyesizliğinin sonucudur.

Mümin, kötü huylarını Allah’ın kitabıyla ve Resulullah’ın sünnetiyle terbiye etmelidir. Bir hadiste Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” Yani ahlak bozulabilir ama terbiye ile güzelleştirilebilir. Burada ince ince oluşan küfrü yani haktan perdelenmeyi fark ettiniz değil mi?

Gıybet, insanı farkında olmadan haktan perdeler. Çünkü o an kalp, Allah’ın rahmet nazarından değil, nefsin aşağılık nazarından bakar. Allah buyurur: “Kalplerin üzerine perdeler vardır.” (Mutaffifîn, 14) İşte gıybet bu perdelerden biridir.

Mümin, kalbini perdelerden korumak için dilini temiz tutmalı, başkalarının kusurunu değil kendi kusurunu görmelidir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur: “Kendi kusurunu görmeyen, başkasının kusurunu görür.” Bu söz, nefis muhasebesinin gıybetten korunmadaki önemini gösterir.

Ne kadar da ince bir detay. İşte bunu fark ettiğin nokta velilik makamına giriş noktasıdır. Velilik, ince perdeleri fark etmekle başlar. Büyük günahları değil, küçücük ayrıntıları da fark edip onlardan sakınan, Allah’ın dostluğuna adım atar. Allah buyurur: “Dikkat edin! Allah’ın velilerine korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.” (Yûnus, 62)

Mümin, farkındalıkla yaşamalı, en ince detayda bile Allah’ın rızasını gözetmelidir. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur: “Amellerin en hayırlısı, az da olsa devamlı olanıdır.” Küçük amellerin ve ince hassasiyetlerin değeri büyüktür.

Tüm her şeyimiz gibi gıybet etme istek ve arzusu da ruhtan bedene yansır. Tüm her fikriyat ve amel istek ve yönelimi ruhtan gelir.

Gıybet etme arzusu, dışarıdan gelen bir dürtü değil; insanın ruhunun nefisle gölgelenmiş yansımasıdır. Ruh saf olduğunda, dilden güzellik dökülür. Nefis karardığında ise, dil gıybetle kirlenir. Allah buyurur: “Nefse ve onu düzenleyene, sonra da ona fücurunu ve takvasını ilham edene andolsun.” (Şems, 7-8) Yani iyi de kötü de yöneliş, insanın içsel merkezinden doğar.

Mümin, dilini korumak için önce kalbini temizlemelidir. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur: “Kalp doğru olursa bütün beden doğru olur. Kalp bozulursa bütün beden bozulur.” Gıybetin kaynağını dışarıda değil, içeride aramak gerekir.

Nefsimizi terbiye ettiğimizde, ruhumuz bu terbiyeye paralel olarak fıtrata uygun kıvam alacağından, artık kötü istek ve arzuları dillendirme komutunu bedene yönlendirmeyecektir.

Nefsin terbiyesi, ruhun önündeki sisleri kaldırır. Nefsini arındıran, artık diline kötü söz gelmez; kalbine de kötü düşünce uğramaz. Allah buyurur: “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kirleten ise ziyana uğramıştır.” (Şems, 9-10)

Mümin, nefsini Kur’an’ın ışığında, sünnetin terbiyesiyle arındırmalıdır. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur: “Gerçek mücahit, nefsine karşı cihad edendir.” Gıybetten korunmak da işte bu cihadın en ince safhalarındandır.

Onun için nefsimizin terbiyesini Kur’an ve sünnet ışığında İslamın temel prensiplerini temel alarak iyi yapalım. Terbiyemizin rahat bir şekilde olması için de zikirle hemhal olalım.

Zikir, nefsi dizginleyen, kalbi besleyen en büyük ilaçtır. Kur’an bize öğretir: “Kalpler, ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.” (Ra’d, 28) Zikirden uzak bir nefis daima gıybetin ve kötü sözün tuzağına düşer.

Mümin, her gününü istiğfarla, salavatla ve Allah’ın isimlerini zikrederek güzelleştirmelidir. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur: “Dilleriniz daima Allah’ı zikretsin.” Zikir, dilimizi kötü sözden temizleyip hayra yöneltir.

Beden tüm organlarıyla her zaman ruhun emrindedir. Bu her konuda aynıdır. Ruh bedeni yaşattığı gibi ölüm ötesindeki yaşamı da ruh devam ettirir.

Beden, ruhun bir aracıdır. Dünya hayatında da, ahiret yolculuğunda da asıl olan ruhtur. Beden ölür ama ruh yaşar. Allah buyurur: “Allah, ölümleri anında nefisleri alır; ölmeyenleri de uykularında. Sonra hakkında ölüm hükmü verilenleri tutar, diğerlerini belirlenmiş bir süreye kadar salıverir.” (Zümer, 42) Bu hakikat, bize ruhun bedene hakimiyetini gösterir.

Mümin, ruhunu terbiye ederek bedenini hayra kullandırmalıdır. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur: “Dünya müminin zindanı, kafirin cennetidir.” Ruh, bedeni hayra yönlendirirse zindandan kurtulur; şerre yönlendirirse beden yük olur.

Yorum yapın