Acziyetini görünce şaşırıp kaldın, öyle mi? Oysaki insan zaten acizdi. Acziyetini görmen seni belki şok etti, lakin bu idrak ile artık kimseye kutsiyet vermeyeceğini öğrendin. Çünkü kul, özünde muhtaçtır; nefesi dahi emanettir. Bunu fark eden, hakikatin kapısına yaklaşır.
İnsanın acziyetini fark etmesi, tasavvufta yolun en büyük başlangıcıdır. Çünkü acziyetini bilmeyen, kendi nefsini kutsar ve farkında olmadan gizli şirke düşer. “Acziyetini görünce şaşırıp kaldın, öyle mi?” denildiğinde aslında bu, insanın gözündeki perdeyi kaldırmaya bir davettir.
İnsan, yaratılışı itibarıyla zaten acizdir; nefesini tutsa ölecek, bir damla suya muhtaç kalacak, bir lokma ekmeksiz dayanamayacak kadar zayıftır. Bu idraki görmek, kulun ilk uyanışıdır. Şaşırması da bundandır. Lakin bu idrakle, kimseye kutsiyet vermeyeceğini, yani yaratılmışlardan hiçbirini Allah derecesine çıkarmayacağını öğrenir.
Zira unutma ki ismet sıfatı (günahsızlık, korunmuşluk) yalnızca peygamberlerin sıfatıdır. Bu sıfat, Allah tarafından doğrudan korunmuşluk demektir. Peygamberler bu sebeple günah işlemezler; onların her hali haktır. Fakat peygamberlik dışındaki herkes acizdir ve günahkârdır. Tasavvufta en büyük tehlike, velilere veya şeyhlere kutsiyet atfetmektir. Çünkü onları günahsız ve hatasız görmek, farkında olmadan onları peygamberlik makamına çıkarmak olur. Halbuki veli de insandır, kuldur, günaha düşebilir.
Veliye bağlanmak, sevmek, sözünden faydalanmak gerekir; ama onu kutsamak, İsa Aleyhisselâm’ı Allah’ın oğlu gören Hristiyanların düştüğü hataya benzer. Bir kimse ne kadar manevî seyr ü sülûk yaşarsa yaşasın, asla masum olamaz. Zira “İnsan zayıf yaratılmıştır” (Nisâ, 4/28) ayeti, bu hakikati beyan eder.
Kimi “iki seyre erdi” diye uçuyor sanırsın; hâlbuki yerde sürünerek işlerini görür. Velhasıl, kimseyi kutsama; fakrının (yoksunluk, muhtaçlık) farkında ol. Fakr idraki, kulun kendi hiçliğini bilip, yalnızca Allah’a muhtaç olduğunu fark etmesidir.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurmuştur: “Fakrım iftiharımdır.” Yani kulun yüceliği, kendi aczini ve muhtaçlığını idrak etmesindedir. Bu hal; hakikatte kulun en büyük ziyneti olarak kabul edilir. Çünkü kul, acziyetini gördükçe tevazuda ilerler, nefsini hiçleştirdikçe hakikate yaklaşır.
Hakikat ilminde asıl olan, hakikati görmek ve beşerî zaafları gizleyerek insanlara kutsiyet atfetmemektir. Bir velîyi sevmek, ona bağlanmak elbette mühimdir; fakat onu peygamberlik mertebesine çıkarmak en büyük hatadır. Çünkü veli de kuldur, günaha düşebilir, hata işleyebilir. İmam-ı Rabbânî Hazretleri mektuplarında sıkça hatırlatır: “Velâyet bir hediye, nübüvvet bir tahsistir.” Yani veli kulluğun idrakindedir, fakat peygamberlik yalnızca Allah’ın seçtiği kimselere verilmiştir.
Acziyet idraki, insanı gerçek tevazuya götürür. Kalbi Allah’tan gayrisine yönelmeyen, hiçbir mahlûku kutsamayan kul huzura erer. Çünkü şirk gizlidir; insanın nefsini büyütmesi dahi bir şirktir. İmam-ı Rabbânî der ki: “En gizli şirk, kişinin kendi nefsini beğenmesidir.”
İşte bu yüzden nefsi temize çıkarmak değil, acziyetini bilmek hakiki kurtuluştur. Şirk meselesine gelince… Şirk sadece puta tapmak değildir. Kişinin nefsine, malına, makamına, şöhretine, aklına veya kendi kudret vehmine bağlanması da şirk kokusu taşır. Nefse beğeni vermek, insanı içten içe Allah’tan uzaklaştırır. Bu yüzden acziyet idraki, gizli şirke karşı en büyük kalkandır.
Kur’an-ı Kerîm’de, “Arkadaşınız (Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem) sapmadı ve azmadı.” (Necm, 53/2) buyurularak peygamberlerin ismet sıfatı vurgulanır. Buna mukabil, “İşte Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilah yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır; öyleyse yalnızca O’na kulluk edin.” (En‘âm, 6/102) ayeti kulluğun yalnız Allah’a yapılması gerektiğini açıkça ortaya koyar.
Kur’an bu hakikati birçok yerde hatırlatır. “İnsan zayıf yaratılmıştır.” (Nisâ, 4/28) ayeti, insanın özünü ortaya koyar. “Kim Allah’a şirk koşarsa, şüphesiz Allah ona cenneti haram kılar.” (Mâide, 72) ayeti, şirkin ne büyük felaket olduğunu bildirir.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de, ümmeti için en çok korktuğu şeyin küçük şirk, yani riya olduğunu bildirmiştir. Bu, amelleri Allah için değil, insanlar için yapmaktır.
Hakikat ehli, iki sınıftır: Kimisi aktab yönlüdür, Allah’ın cemâlinde gark olmuş, konuşmaz, susar. Kimisi irşad yönlüdür, Allah’ın celâlinde halka döner, insanlara anlatır. Onların kelamı kalpleri uyandırır, şirk kokusunu fark ettirir, acziyetin hakikatini öğretir. Bu yolun yolcusu, hangisiyle karşılaşırsa karşılaşsın, acziyetini öğrenmeli ve yalnızca Allah’a yönelmelidir. Çünkü “İşte Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilah yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır; öyleyse yalnızca O’na kulluk edin.” (En‘âm, 6/102) ayeti bize kulluğun tek sahibini gösterir.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in şu sözü, ölçüyü tam verir: “Beni Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı yücelttikleri gibi yüceltmeyin. Ben Allah’ın kulu ve Resulüyüm; bana ‘Allah’ın kulu ve Resulü’ deyin.” (Buhârî). Bu uyarı, tasavvuf yolcuları için en büyük mihenk taşıdır.
Acziyetini bilmek, kulun en büyük şerefi ve kurtuluşudur. Hakikati anlamak isteyen, önce kendi aczini görmeli, günahkâr olduğunu kabul etmeli ve Allah’a yönelmelidir.
Veliye sevgi ile bağlanmak gerekir ama onu kutsamak en büyük tehlikedir. İnsan fakrını bildiğinde, kulluğunu en derinden yaşar ve yalnızca Allah’a teslim olur. Bu idrakle kalp huzur bulur, nefis küçülür, ruh genişler.
Onun için ey nefsim; veliye sevgiyle bağlan, onun sözlerinden feyz al; ama onu kutsama. Fakrının farkında ol, acziyetini bil ve yalnız Allah’a yönel. Çünkü hakiki kemal, kulluğun idrakindedir. İnsan aciz ve günahkârdır; tek yüce, tek münezzeh olan ise Allah’tır.