410) ESMA ZİKİRLERİNDE LOKAL OKUMA YAPMAK SAKINCALIDIR

Bizim manevi yapımız; eğer ki tümü onarılırsa bizim bedensel ve ruhsal alanda bizi helake ve olumsuzluğa hiçbir sakınca zaten kalmayacaktır. Manevi alanımızı onaran ve bizi bize yeniden veren en büyük çalışma, elbette ki Esma-i Hüsna zikirleridir.

İnsanın iç âlemi, Esma-i Hüsna’nın nefesiyle onarıldığında, beden de ruh da kendi mecrasına girer. Çünkü esmalar, sadece dilde tekrar edilen kelimeler değil; fıtratın içine yazılmış ilahî kodlardır.

Bu kodlar, yerli yerine oturduğunda insan, Rabb’inin kendisi için takdir ettiği dengeye tekrar yaklaşır. Asıl yapmamız gereken de budur: Esmayı, dünya arzularını zorlamanın değil, iç hakikatimizi ayağa kaldırmanın yolu olarak görmek.

Esma zikirlerinde özellikle dikkat etmemiz gereken temel alan, Ebced hesabıyla zikir okumamaktır. Ayrıca okuyacağımız zikirlerden önce de Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in bize öğretmiş olduğu, şeytanlardan ve nefsi kötülüklerden korunma dualarını okumaktır.

Ebced dediğimiz hesap, zahirde harflerin sayı değerleri gibi görünse de, batında cinni frekans alanlarına açılan bir kapı hükmündedir. Kişi Ebced değerleriyle, belli rakamlara kilitlenerek zikir okuduğunda, aslında zihnini ve şuur alanını o cinni frekanslara ayarlar.

Bu da farkında olmadan cinlerin o kişi üzerinde etki kurmasına zemin hazırlar. Onun için “Ebced hesabıyla zikir okumayın.” derken, sadece bir tercih belirtmiyorum; cinni müdahaleye kapı açan bir tehlikeyi işaret ediyorum.

Zikre başlamadan önce de, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in öğrettiği korunma dualarını okumak, bu kapıları kapatan bir manevi kalkan gibidir.

İşte Allah nasip etti de biz; korunma dualarını, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in yapmış olduğu gibi öncelikle başa koyduk.

Korunma dualarını başa almak, esma yolcusu için aşı yapılmadan sahaya sürülmemek gibidir. Önce kalbi, zihni, şuur alanını şeytani ve cinni fısıltılara karşı korumaya alıyoruz; sonra esma ile ruha gıda veriyoruz.

Zikrin önüne konan her sahih dua, kulun bilinç alanını temizleyip esmanın nurlu tesirine hazırlar. Böylece cinni frekansların değil, rahmet frekansının içine girilmiş olur.

Ondan sonra salâvat ve esmalar, esmaları da temelden alarak bir düzenleme planladık. Öncelikle temel yapımızı oluşturan katmanı düzenleyip üzerine bina inşa etmek, yani bizim perspektifimiz o yöndedir.

Salâvat ile Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e yönelmek, esmanın nura bağlandığı ana hattı açar. Esmaları temelden almamız da bundandır; önce fıtratı, imanı, teslimiyeti ayağa kaldırıyoruz; sonra bunun üzerine diğer mânaları bina ediyoruz.

Bir binayı temelsiz yükseltmek nasıl çöküş sebebiyse, esma tertibini de temeldeki katmanı görmezden gelerek kurmak, ruh mimarisinde aynı çöküşü hazırlar.

Belli bir konuya ve amaca dönük esmaların okunması ise bizim hiç tavsiye etmediğimiz bir şeydir. Çünkü siz belli bir amacı gerçekleştirmek için belli başlı esmalara yöneldiğinizde, sizin varlığınızdaki diğer esmaların konumları düşük kalacaktır. Düşük kaldığından, bir taraftan bir pay alırken diğer taraftan mahrumiyet yaşanacaktır. Bu çok sakıncalı bir durumdur.

Sadece bir isteğe kilitlenip belli esma gruplarına yüklenmek, ruhun diğer esma pencerelerini karartır. Bu da maneviyatta lokal bir şişme ve genel bir çöküş üretir. Kişi, “şu olsun” diye okudukça, gönlünün derinliklerinde “Rabbim benden razı olsun mu, ben O’ndan razı mıyım?” sorusu kaybolmaya başlar.

İşte sakınca burada devreye giriyor: Esma, muradı elde etmek için değil, muradımızı Allah’a ayarlamak için okunmalı. Yoksa bir yerden alırken diğer yerden mahrum kalmak kaçınılmaz olur.

Birçok kitaplarda lokal çalışma öneren ve belli başlı hastalıklara dönük esma terkiplerini görmekteyiz. Bu şekilde esmalar içerisinde lazım olan ihtiyacı almak için yapılan düzenlemeler ve terkipler yapılmıştır. Ama bu terkiplerle okunurken, kişinin diğer mana kapsamları zayıf kalacağı için, o bölgelerde bir sönme olacaktır.

Bazı kitaplar, her hastalık için ayrı bir esma paketi sunar; ama ruhu bir bütün olarak görmez. Esmayı sadece o hastalığın üzerine yönlendiren tertipler, diğer mana boyutlarını ihmal eder.

Bu sefer kişide bir yeri toparlarken başka yerleri söndürmüş olursun. Hâlbuki insan, tek bir hastalığın değil, tüm esmanın aynasıdır. Bir noktayı parlatırken, diğer tarafları karanlığa terk etmek, ileride daha büyük mutsuzlukların tohumu olur.

Bu defa başka yerlerde mutsuzluklar başlayacaktır. Örneğin kişi bir gözünü sürekli kapatırsa, diğer gözünü de açarsa; o kapalı kalan gözü geriler, geri kalır veya kulakları mesela ağır, güzel duymuyorsa, ikisi de ağır, işte diyelim yüzde otuz duyumu azalmış, ses işitme cihazını bir kulağına takarsa, ne olacak? E bu defa o cihaz taktığı kulağı yüksek kapasiteyle duyacak, diğeri bu defa tembelleşecektir. Tembelleşeceği için diğer kulağı da sağır olacak veya gerileyecektir.

Bu göz ve kulak misali, esma dengesini anlatan çok sade ama çok derin bir aynadır. Tek taraflı zikirle, kişinin ruhunda da tek kulak, tek göz devreye girer; bir bakarsın, bir alanda hassasiyet artmış ama diğer alanlar bütün bütün körelmiş.

Sonra insan, “Ben bu kadar zikir okuyorum, niye içimde hâlâ huzursuzluk var?” diye sorar. Cevap şudur: Denge bozulduğunda, nur bile doğru akamaz; her şeyde olduğu gibi esmada da adalet, yani denge şarttır.

Yüzde kırk, yüzde elli, yüzde altmış gerileyecek. İşte aynen bunun gibi okumuş olduğumuz esmalar, kesinlikle tüm bünyeyi ayakta toplayacak şekilde olmalıdır.
Onun için de temelden alıp yükseltmemiz gerekir. Tarihe baktığımızda birçok dua ortaya atan birçok kişi olmuştur. Ama her birisi o duaları kendi kapasitesine göre yapmıştır. Kendi içinde olduğu ruh durumuna göre yapmıştır.

Her duanın, her tertibin arka planında onu yazanın ruh haritası vardır. Birinin ruhuna iyi gelen bir tertip, başka birinin ruhunda aynı tadı vermez. Bizim derdimiz, şahısların kalıbına girmek değil, fıtratın asli dengesine tutunmaktır.

Esma düzeni kurarken, tek tek insanların nefsî vurgularına değil, Allah’ın kulları için koyduğu genel hikmete yaslanmak gerekir. Aksi hâlde, bir velinin hâlini taklit edeyim derken, kendi fıtratını tanımadan yola çıkan kişi, yolda şaşırabilir.

Bizim âcizane tavsiyemiz kişi zaten fıtrattan sapan içsel dinamizmini tekrar yoluna koyarsa tüm işleri yoluna girecektir. Burada maddi ve manevi tüm açılardan olay aynıdır. Biz yaşadığımız streslerle, sıkıntılarla boğuşarak ruh dengemizi azaltıyoruz.

Fıtrattan kopan her adım, ruhun dinamizmini azaltır. İnsan, sürekli stres ve sıkıntının içinde debelendikçe, aslında kendi içindeki ilahî nefesi kısmaya başlıyor. Esma zikirleri, bu nefesi tekrar açmanın en güzel yollarından biridir.

Fakat bu açılışı da dengeyle yapmak gerekiyor. Ruhun yeniden asli ritmine girmesi, maddi işlerin de rayına girmesinin anahtarıdır. Çünkü olay, hem maddede hem manada aynı hakikate dayanır: Denge.

Bu defa ruh dengemiz maddi dengemizi dengeleyemeyecek duruma ve konuma geliyor. Oysaki maddi dengeyi manevi yapı dengeler. Yani bedensel hastalıklar veya şifalar, onların tümünü ruhi dengemiz yerine getirir.

Biz ruhi dengeden uzaklaştığımız için maddi hastalıklarla boğuşmaya başlıyoruz. Bu defa ruhun bedenimizde doğal olarak zuhur ettiği salgınımlar, ruhun beden üzerindeki dokuması gerilediği için ortaya çıkaramaz olur.

Ruh, bedene ince bir nakış gibi dokunur. O dokuma zayıfladığında, bedensel salgılar, hormonlar, kimyasal dengeler de bozulmaya başlar. Biz sadece görünen tarafa odaklanıp “hastalık” diyoruz ama çoğu zaman perde arkasında, ruhun zayıflayan, gevşeyen, sarsılan hâlini görmüyoruz. Esma zikirleri, bu dokumayı içeriden güçlendirir; tabii ki dengeli, sahih, cinni frekans alanlarına kapı açmayan bir çizgide kalmak şartıyla.

Bu durumda biz, kimyasal ilaçlar alarak bedende bu salgılamayı yapmaya başlıyoruz. Bu da birçok çekinceyi yani birçok tehlikeyi içinde barındırıyor. Çünkü ekstradan bir şok yaşatarak maddi bedeni takviye ediyoruz. Ve o zaten gittikçe çökertmekte olan ruhumuz daha da çökertiriz.

Kimyasal desteklerin tamamen terk edilmesini söylemiyoruz; fakat sadece onlara yaslanıp ruhu hesaba katmamak, insanı yarım tedaviye mahkûm eder. Zaten çökmeye yüz tutmuş bir ruh üzerinde, bedenin sürekli zorla ayakta tutulması, ileride daha ağır çöküşlere sebep olur. Esas olan, ruhu ayağa kaldırmak; ilaç da gerekliyse, o ayağa kalkmış ruhun idaresinde ve izninde kullanmaktır.

Yani biz, maddi kimyasal şeylerle bedenimizi ayakta tutmaya çalışıyoruz. Kesinlikle ve kesinlikle bilelim ki; mana, madde üzerinde etkilidir. Bunun bir örneğini vereyim olayı tam anlamak için, oruçsunuz diyelim, akşam ezanına az bir süre kalmış, yanınızdan biri geçiyor ve limondan bahsediyor. “Sıktım işte salatanın üzerine.” filan. Ne oluyor? İnsanın ağzı sulanıyor. Sanki limon yemiş gibi. Nereden geldi bu?

Bu limon misali, mananın maddeye nasıl hükmettiğini gözümüzün önüne koyuyor. Ortada ne limon var ne koku var; sadece kelime ve hayal var. Ama beden buna gerçekmiş gibi tepki veriyor. Demek ki asıl kumanda, görünmeyen tarafta.

Esma zikri de, kelime gibi görünen ama mana olarak bedene hükmeden bir ilahî yazılımdır. Ebced gibi cinni frekans alanına açılan hesapları bırakıp, saf ve sahih bir esma zikrine yönelmek, işte bu yüzden önemlidir.

Düşünsenize. Ruhi dengemiz madde beden üzerinde etkileşimde bulunuyor. Ve maddi beden de o salgımı yaratıyor yani oluşturuyor. Bu işlev, tüm olaylar için aynıdır. Evet, ruhi dengesini kaybeden, madde batağında kıvranmaya başlıyor. Takviyelerle, şuyla, buyla derken beden gittikçe çöker.

Ruh dengesi bozulduğunda, insan ne yaparsa yapsın tam tatmin olamaz. Bir şeyler yer, iç, dolaşır, ilaç alır; ama içteki boşluk kapanmaz. Bu boşluk kapatılmadığı sürece bedene ne verilse, sadece günü kurtarır. Esma ile yapılan çalışma, ruhun o boşluk hissini hakikatle doldurur. Böylece madde batağında debelenen insan, yavaş yavaş başını kaldırıp gökyüzüne bakmaya başlar.

Evet, eskiden bir hastalığımız olsaydı, giderdik bir hocanın yanına, “Bana biraz oku.” derdik. Ve gerçekten okumayla da düzelme oluyordu. Nasıl oluyor? Düşünsenize. Ruhi dengemiz zayıfladığı için birçok hastalığa maruz kalınıyor. O okumalarla ne oluyor? Ruhta bir kıvılcım oluşuyor.

“Bana biraz oku.” diyen insan, aslında “Ruhuma biraz nefes üfle.” demiş oluyordu. O kıraat, o dua, o esma nefesi, ruhun derinliklerinde sönmüş gibi duran iman közünü tekrar yakıyordu. Kıvılcım büyüyünce, bedenin aynı ağrıları bile farklı hissediliyordu. Çünkü insan, aynı acıyı bu sefer sahipsiz değil, Rabbiyle beraber taşıyordu. İşte bu, ruhi dengenin maddi hâllere yansıma biçimidir.

Evet, ruhta bir dirilme oluşuyor. O dirilmeyle beraber kişi kendisine geliyor. Baş ağrısı için veya başka bir şey için. Bunun için de olaya itikat etmemiz lazım. Yani kesinlikle güvenmemiz lazım. İman meselesi. Lokal zikir çalışmaları ile ilgili tüm hesaplamalar, Ebced hesabına göre, nari katmana göre hazırlanıyor maalesef.

Burada esas mesele, itikattır. Esmayı okurken “Bu isimlerin sahibi olan Rabb’im beni görüyor, biliyor, duyuyor.” diye inanmak ile, sadece rakamlara, formüllere, frekanslara güvenmek aynı şey değildir.

Lokal zikir çalışmaları, Ebced üzerinden yapılan hesaplarla, insanı nari katmana bağlayan cinni frekanslara teslim edebiliyor. Bu yüzden bu tür tertiplerin içine giren kişi, farkında olmadan nur ararken ateşle yüz yüze kalabiliyor.

Bak nari katman dediğimiz bizim içsel bir katmanımızdır. Bizim ile melekût-i katman arasında yer alıyor. Evet, nari katman bizim ile melekût-i katman arasında yer alıyor. Hani şeytan diyor ya; ben onların doğru yolları üzerine oturacağım.

Ve şeytanın ve cinlerin varlığı nari katmandan geliyor. Evet, nari katmanın üzerinde oturmuşlar. Biz nuri katmana ilerledikçe orada onlar bizi uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Biz irademizi gösterip onların ötelerine sıçrama yapmak zorundayız.

Nari katman, insanın içinde ateşli, cinnî, vesveseli alanın bulunduğu ara bölgedir. Melekûtî katmana geçmek isteyen kul, bu ateşli halkadan geçmek zorundadır. Ebced türü cinni frekans hesapları tam da bu nari halkayı kaşıyan işlerdir.

Şeytanın “doğru yol üzerine oturacağı” sözü, bu eşikte ortaya çıkar. Biz esma ile nuri katmana yürürken, irademizi kullanıp bu ara halka üzerinde oturan cinni etkileri aşmak zorundayız. Aşmadığımızda, zikir görüntüsünde bile olsak, aynı halkada dönüp dururuz.

Evet, kesinlikle bir amaca dönük belli esma gruplarını okuyup bir şeyi hedeflemeyi biz doğru bulmuyoruz. Bu konularda birileri bir şeyler devşirmek için, Esma-i Hüsna terkiplerini oluşturup millete bir belli bir amaca dönük zikirler verebilir. Bu konuda çok dikkatli olmak zorundayız. Yoksa bir anlık hevese gelip kendimizi işin içinde bulabiliriz.

Esmayı ticaret diline çeviren, “Şunu oku zengin ol, bunu oku şu olsun.” diyen anlayış, esmayı hakikat kapısından çıkarıp pazarlama malzemesine dönüştürür.

Böyle paketlenmiş zikirler, çoğu zaman Ebced hesabıyla, cinni frekanslara göre dizilmiş oluyor. Bir anlık hevesle bu işin içine giren, sonra kendini cinni baskıların, karışık rüyaların, içsel dengesizliklerin içinde buluyor. Bunun için diyorum: Bu alanlarda çok dikkatli olmak zorundayız.

Zaten bu şekilde lokal zikirler tavsiye edenlerin geneli, yani genel olarak tümünün kaynağı Gizli İlimler Hazinesi ve Şems-ul Maarif diye isimlenen kitaplar ve bunlar gibi yazılan başka kitaplardır. Bu kitaplarda ortalıkta yazılan terkiplerin tümü yazılmıştır.

İsimleri “gizli ilim”, “esrar”, “maarif” diye süslenen birçok kitap, aslında cinni alanı kışkırtan, insanın zihnini frekans oyunlarına açan metinlerle doludur. Gizli İlimler Hazinesi, Şems-ul Maarif ve benzeri kitaplar, esmayı nurî katmana bağlamak yerine, çoğu zaman nari katmanı ve cinni sahayı harekete geçiren formüllerle meşguldür. Zaten piyasadaki lokal zikir terkiplerinin çoğu da, bu kitaplardan türetilmiş kopyalardır.

Bu terkipler üzerinde bu defa biraz süslü püslü cümleler ekleniyor, bu güya sanki kendileri bulmuş gibi servis ediyorlar. Ne kendileri bulmuş. Ne hâli? Tümü kopya. Kitaplardan alıyorlar. O kitaplar da çok zararlı kitaplar. Gerçekten çok zararlı kitaplar. İnsan hüviyetini kaybediyor.

Bu terkipleri süslü cümlelerle sunanlar, çoğu zaman kaynağı perdeleyip, “Biz keşfettik.” havası vermek istiyorlar. Oysa mesele belli: Tümü o gizli ilim kitaplarının kopyası. En büyük zarar da burada başlıyor.

İnsan, hüviyetini kaybediyor; kimliğinde bulanıklık, şahsiyetinde çatlama, zihninde karışıklık başlıyor. Çünkü cinni frekanslarla uzun süre temas hâlinde kalan bilinç, kendi hakikat dengesini koruyamaz.

Hani “Benliğimi kaybediyorum.” diyor ya, işte “Benliğini çıkar aradan, ortaya çıksın Yaradan.” Aslında o olay öyle değil ha. Benliklerini, benliğini kaybeden bir insan var ya, kişiliği bozulur. Psikolojisi bozulur. Hatta ve hatta felsefesi bozulur. Yaşam alanı bozulur. Yaşam düzeni bozulur.

“Benliğimi kaybediyorum.” sözünü, hakikat adına övünülecek bir hâl gibi pazarlıyorlar. Hâlbuki benliği kaybeden insan, iradesini bırakır, muhakemesini kaybeder, neyin hak neyin bâtıl olduğunu ayırt edemez hâle gelir.

Bu da psikolojik bozulmadan itikadî kaymaya kadar birçok felaketin kapısını açar. Benliği, cinni frekansların oyun alanına çeviren Ebced temelli zikirler, kişiyi hakikatten koparıp kendi içine kilitler.

Benlik yok edilir mi ya? Evet, bencillikten geçeceğiz ama benliğimizi Allah’ın mana kuvveleriyle kuvvetlendireceğiz. Kibirlenmeden kendimizi üstün görmeden ve her insan ile kendimizi eşit olarak görerek…

Benliği yok etmek değil, bencilliği eritmek gereklidir. Esma yolculuğunda hedef, şahsiyeti silmek değil; şahsiyeti Rahman’ın esmalarıyla olgunlaştırmaktır. Kendini herkesten üstün görmeden, ama aynı zamanda kendini hiçleştirip herkese yem etmeden, orta bir çizgide durmak…

İşte hakiki tevazu budur. Biz benliğimizi Allah’ın mana kuvveleriyle güçlendirdikçe, hem kibirden korunuruz hem de cinni frekansların oynayacağı boş alan bırakmamış oluruz.

Esma yolculuğunda biliyorum ki, en başa şunu koymak zorundayım: “En güzel isimler Allah’ındır; O’na o güzel isimleriyle dua ederim.” (A’râf Sûresi, 180). Kalbim daraldığında, ruhum sıkıştığında, beni asıl rahatlatacak olanın dünya formülleri değil, “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” diye haber verilen ilahî zikrin kendisi olduğunu hatırlarım (Ra’d Sûresi, 28).

Biliyorum ki, maddi veya manevi her hastalıkta, son sözü kimyasal değil, “Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.” diyen Rabb’imin rahmeti söyler (Şuarâ Sûresi, 80). Başımın üstünden imtihanlar geçtiğinde, “Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.” ayetini, içime indirilen bir teselli mektubu gibi okurum (Bakara Sûresi, 286).

Esma-i Hüsna ile yürürken, sadece dille tekrar etmeyi değil, “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır; kim onları derleyip kavrarsa cennete girer.” müjdesini, o isimlerin mânalarını hayatıma giyinmek olarak anlarım (Buhârî, Tevhid 12; Müslim, Zikr 5).

Zikir halkasında oturduğumda, “Ben kulumun zannı üzereyim; o beni zikrettiğinde ben onunla beraberim.” kudsî nefesini, rakamlara değil Rabb’ime güvenmem gerektiğinin en açık delili olarak gönlümde taşırım (Buhârî, Tevhid 15; Müslim, Zikr 2).

Böylece Ebced hesabıyla cinni frekans alanlarına kapı açan, zihnimi ve bilincimi cinlerin tasarrufuna sunan her yoldan uzak durur; koruyucu dualarla nari katmana karşı kendimi muhafaza eder; esmaları, menfaatime göre değil, fıtrat dengenin ihyası için okur; benliğimi yok etmeye değil, bencilliğimi eritip benliğimi Allah’ın mana kuvveleriyle güçlendirmeye yönelir; en sonunda da bu dengeyle hem dünyamı hem ahiretimi Rahman’ın esmalarıyla güzelleştirmeye talip olurum.