253) İNSAN FİTRATININ YÖRÜNGESİNE TABİDİR

Biz insanlar, Allah’ın severek ve çok özel bir donanımla yarattığı kullarız. Yaratılışımız tesadüfî değil, tümüyle tevafukidir. Tüm yaratılmışlarla iç içeyiz ve tam bir uyum içindeyiz. Bitkisiyle, hayvanıyla, doğasıyla tam bir ahenk taşımaktayız. Bu ahenkle bütünleştiğimiz kadar mutluluk hissederiz. Ahenkten uzaklaştığımız kadar da mutluluktan uzaklaşırız.

İnsanın yaratılışı sevgiden doğmuştur. Allah “sevdi ve yarattı.” Bu yüzden insan, evrenin her zerresiyle uyumlu bir ahenk taşır. O ahenk bozulduğunda, kalp huzursuz olur.

Mutluluk, fıtrata uygun yaşamakla mümkündür. Fıtrat, Allah’ın insana nakşettiği ilahî düzenin adıdır. “Biz insanı en güzel surette yarattık.” (Tîn 4) Ahenkten kopan, huzurdan da kopar.

İçinde bulunduğumuz dünya üzerinde var edilen mahlûkata baktığımızda, yaratımın sahip olduğu tevafuku kolaylıkla görürüz. Bu tevafukun içinde yerimizi seyreder, bizi yaratan mutlak kudrete bakıp kendi varlığımızın mükemmeliyetine ereriz.

Kâinata bakan, Allah’ın kudretini görür. Her şey yerli yerindedir; çünkü tesadüf yoktur, tevafuk vardır. İnsan bu tevafukta yerini fark ettiğinde, Allah’ın hikmetini temaşa eder. Hikmeti fark eden, kendine hayran değil, Rabbine hayran olur. “Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde nice ayetler vardır; görmez misiniz?” (Zâriyât 20–21) Tesadüf, gafletin adıdır; tevafuk, tecellinin.

Yeryüzünde bir ahengin olduğunu ve tüm yaratılmışlar arasında bir tamamlayıcılık özelliğinin bulunduğunu kolaylıkla temaşa ederiz. Bu temaşa ile yüce Yaratıcı’nın sanatını seyreder, sanatının nakşının içinde, isimlerinin dokunuşunun güzelliğini hissederiz.

Allah’ın isimleri evrenin her katmanına sinmiştir. Her varlık bir ismin rengini taşır. Kimisi “Rahman” der, kimisi “Rezzak.” İnsan bu ilahî nakışta kayboldukça, kalbi sanatkârın cemaline döner. Evren, esmanın sessiz zikridir. “Rahman, Kur’an’ı öğretti. Güneş ve ay bir hesaba göre hareket eder.” (Rahman 1–5) Her renk, bir ismin yankısıdır.

Tüm yaratılmışlar içinde insanın konumunun çok daha özel olduğunun farkına varırız. İnsanın sahip olduğu meziyetlerin hiçbir yaratılmışta olmadığını idrak ederiz. Bu seyirle özümüze uzanan bir derinliği keşfeder, bu derinlikle bizde Allah’a uzanan gizli bir bağın olduğunu fark ederiz. Öylece içten içe derinleşerek duaya dalar ve daldıkça kalbimizin daha da derinleştiğini hissederiz.

İnsan, Allah’ın “kendimden ruh üfledim” buyurduğu tek mahlûktur. O yüzden onun kalbinde bir ilahî sır gizlidir. Dua, bu sırrın yankısıdır. Kişi duada kendini değil, kendindeki Allah’a ait nefesi dinler. Her dua, ruhun köküne uzanan bir dönüş hareketidir. “Ona ruhumdan üfledim.” (Hicr 29) Dua, Allah’ın kalpte attığı nabızdır.

Bu fark edişle beraber Rabbimizle ünsiyet peyda etmeye daha da yakınlaşırız. Bu yakınlaşmayla beraber bir mesuliyetle donatıldığımızın farkına varırız. Bu seyirle beraber insanın konumunun genişliğindeki mesuliyetinin büyüklüğünü de görmeye başlarız. Zira tüm yaratılmışların aksine, insanın bir iradeye sahip olarak yaratıldığını fark ederiz.

Ünsiyet (yakınlık), kulun Allah’la kurduğu en sessiz bağdır. O bağda sorumluluk doğar. Çünkü irade emanettir; iradeyi kullanan insan, diğer varlıkların halifesidir. Mesuliyet, yakınlığın bedelidir. Allah’a yakın olmak, daha dikkatli yaşamaktır. “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara 30) Yakınlık, sevgiden önce sorumluluk getirir.

Çünkü bu farkındalıkla beraber insanın iradesini çok yönlü kullanabileceğini fark ederiz. İşte bu noktada vicdanımız bize hakem olmaya başlayacaktır. Zira insanın vicdanı her zaman doğruyu insana telkin eder. Bu telkini dinlemeye karar veririz. Ayrıca bu telkini destekleyen ilahî vahye bakmaya başlarız. Çünkü temiz bir vicdanla baktığımızda, ilahî vahiy ile vicdanımızın sesinin aynı olduğunu fark ederiz.

Vicdan, içteki peygamberdir. Onun sesi, ilahî vahyin yankısıdır. Kalp temizse, vahiy ile vicdan aynı dili konuşur. Vicdanı duymayan, içteki ilhamı kaybeder. Allah, kalplere kendi izini bırakmıştır; o iz vicdan diye okunur. “Nefse ve onu şekillendirene andolsun; ona fücurunu ve takvasını ilham etti.” (Şems 7–8) Vahiy dıştan iner, vicdan içten yankılanır.

Her ne kadar vicdanımızla ilahî vahyin aynı olduğunu tespit etsek de, bizde bir nefsin olduğunu fark ederiz. Nefsimiz, yüklenen mevki itibarıyla vicdanın sesini kısıp kendi menfaatine uygun kararlar vererek diğer insanların hakkına girme kabiliyetindedir.

Bu durumda nefsin yanlış isteklerine kaymamak için, bazı hususlar aklın sınırının dışında da kalsa, ilahî vahye tam teslim olarak vicdanımızı yönlendirir, vicdanın yaratılış yörüngesinde kalmasına dönük irademizi aktif ederiz.

Nefs, vicdanın en büyük muhalifidir. İrade, bu ikisi arasında hakemdir. Nefsin sesi yüksek, vicdanın sesi derindir. Akıl bazen şaşar ama vahiy şaşmaz; o yüzden vicdanı vahiy eksenine oturtmak, hakikatin dengesini sağlar. “Nefsini arındıran kurtulmuştur.” (Şems 9) Vicdanın ışığı vahiyden, karanlığı nefistendir.

Çünkü insan vicdanının sesini bastırıp nefsinin isteklerini ön plana çıkarabilecek kudrettedir. Bu kudreti ona Allah vermiştir. Çünkü bu kudretle insan, dünya yaşamının değerini keşfeder. Keşfinde yükseldiği kadar da insanlığının hakikatine muttali olmaya başlar. Bu şekilde hakikatine muttali olmakla özünün temel yaratılışını keşfeder.

Kudret, imtihanın aynasıdır. Allah, insana seçme gücü vermiştir ki seçerken kendini tanısın. Vicdanla nefs arasında yapılan her tercih, insanın yaratılış hikayesini yazar. Hakikatini fark eden, artık kendi değil, emanettir. “Biz ona iki yolu göstermedik mi?” (Beled 10) Seçim, kaderin kalemidir.

Bu keşiften uzaklaştığı kadar da vicdanının sesini bastırmaya ve kendisini müstağni görüp yaratılmışlar üzerinde tahakküm etmeye başlar. Zaten insanın değerini, vicdanının sesini dinleyip dinlememek ortaya çıkarır. Vicdanının sesini vahye göre ayarladığında ise, artık emniyette olacaktır. Artık hak üzere hakikati hissetmeye başlayacaktır.

Müstağnilik (kendini yeterli görmek), insanın ilahlaşma sapmasıdır. Vicdanını susturan, hakikati kaybeder. Vahiy ile ölçülen vicdan emindir; çünkü orada benlik değil teslimiyet vardır. Emniyet, teslim olmuş kalplerin sığınağıdır. “Hayır! İnsan kendini müstağni gördüğünde azar.” (Alak 6–7) Vicdanın sustuğu yerde, benlik bağırır.

İnsan, vicdanına uygun olan yaratılış fıtratını kendisine sunan ilahî vahye kulak verdiğinde zaten vicdanı rahat olacak, yoksa vicdanı içten gelen fıtrat sesini bastıracak ve bencilliğini öne çıkarıp hakka ve hukuka tecavüz etmeye başlayacaktır. Bu tecavüz kadar da insanlığını terk edecek ve öylece yaratılan diğer mahlûkattan aşağı düşmeye başlayacaktır.

İnsan, vahye kulak verdikçe huzur bulur. Çünkü fıtrat, vahyin diliyle şekillenmiştir. Hakka tecavüz, aslında insanın kendi özüne saldırısıdır. Nefis hâkim olduğunda, insan mahlûkluktan aşağı iner; çünkü vicdanı kaybolur. “Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar.” (A‘râf 179) Vicdanını kaybeden, insanlığını yitirir.

Çünkü her bir yaratılan, yaratım fıtratını izler ve bu fıtratın dışına çıkamaz. Ama insan, kendisine yüklenen üstün meziyetlerle, yaratım fıtratını bozup aşağılara sarkabilen bir hüviyetle yaratılmıştır.

Diğer varlıklar emredildiği gibi yaşar; insan ise emredildiğini seçmekle yükümlüdür. Bu yüzden insanın imtihanı büyüktür. Fıtrat çizgisini korumak, insana verilmiş en büyük sorumluluktur. “O, size şekil verdi ve şeklinizi güzel yaptı.” (Tegâbun 3) Fıtratı bozmak, ilahî düzeni bozmak demektir.

İnsan, yaratım fıtratını terk edip hakka ve hukuka riayet etmediği oranda, hakikatten ve dolayısıyla hakikatinden uzaklaşacaktır. Bu uzaklık kadar da nefsine yabancılaşacaktır. Nefsine yabancılaştığı kadar da Rabbinden uzağa düşecektir. Zira kişi nefsini tanıdığı kadar Rabbini tanıyacak, Rabbini tanıdığı kadar da Allah’a yaklaşacaktır.

Fıtrattan kopmak, insanın kendi özünü unuttuğu andır. Nefsini tanımak, sadece kendini bilmek değil, Rabbin eserini kendi içinde görmektir. Hakikat, nefsin bilinmesiyle başlar; çünkü o bilme, tecellîyi fark ettirir. “Kendini unutanlar gibi olmayın; Allah onları unutturmuştur.” (Haşr 19) Nefsini tanıyan, Rabbine ayna olur.

Kişi Allah’a yaklaştığı kadar kalbi huzur bulacak ve ruhu öylece sonsuzluğa doğru bakacaktır. Ruhu sonsuzluğa baktığı kadar da dünyada mutlu olacak ve ahirette rahata kavuşacaktır. Rahata kavuştuğu oranda da Allah’ın cemalini seyredecek ve sonsuz özgürlüğe kavuşacaktır.

Allah’a yaklaşmak, kalbin ağır taşlarını hafifletmektir. Kalp huzuru, dünya mutluluğunun ve ahiret selametinin çekirdeğidir. Ruh, yönünü cemale çevirdiğinde özgürleşir; çünkü artık esir değildir, sahibine dönmüştür. “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra‘d 28) Cemali gören, artık aramaz; çünkü bulmuştur.

İnsan, fıtratın nakışıdır; fıtrata dönmek, Rabbine dönmektir. Vicdan, içteki vahiydir; onun sesini susturan, nurunu söndürür. Nefis, iradenin ateşidir; onu kontrol edersen ısıtır, serbest bırakırsan yakar. Kâinattaki ahenk, Allah’ın birliğinin yankısıdır; kim o ahenge katılırsa huzur bulur.

Fıtratını tanı, huzur orada saklıdır. Vicdanını vahiy ile tart. Nefsi bastırma, yönlendir. Ahenkle yaşa, nura kavuş. Kalbin cemali, Rabbine yakınlığın aynasıdır.