Hz.Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimiz fıtrat dili ile konuşuyordu. Onun neslinin dayandığı silsile ise, Hz. Adnan’a kadar kesindir.
Hz. Adnan’dan sonraki silsile ve nesli ise Hz. İbrahim’e dayandığı kesindir. Nitekim ayette “Şüphesiz ki İbrahim tek başına bir ümmetti” (Nahl, 120) buyrularak onun neslinin hakikatli bir çizgi olduğu işaret edilmiştir.
Ama aradaki silsile zinciri belli değildir. Hz. İbrahim’den önceki cedlerinin yaşadığı silsile de bilinmiyor. Hz. İbrahim’e kadar ki nesli, Kur’an’ın dili olan Arapça dilini oturtmak için Mekke’de yaşayıp A“rab”ça diliyle bütünleşti. Bu da Biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik” (Yusuf, 2) ayetinin işaretiyle hikmet kazandı. Hz. İbrahim’den önceki nesiller konusunda tarihçilerin kesin bir dayanağı yoktur.
Mana ehlinin bu konularda ilettikleri bilgiler ise, doğru olması söz konusu ise de, tarihi bir dayanak olmadığı için, mana ehli arasında zevk hali olarak olayın seyrine daldırır.
Ama bir gerçek vardır ki, Hz. Adem ile Hz. Havva cennetten atıldıktan sonra Mekke’de buluştuklarından, Mekke toprağı fıtrat dilinin zuhur etmesi için en uygun mekândı. Hadiste: “Hacerü’l-Esved, cennetten inmiştir” (Tirmizî, Hac, 49) buyrulur. Yani Mekke, ilk insanla cennet arasında bir bağ taşıyan mekândır. Rivayetlere göre Hz. Âdem ile Hz. Havva, Arafat’ta buluşmuş ve Mekke’de yeniden hayata başlamışlardır. Bu yüzden Mekke “Ümmü’l-Kura” yani şehirlerin anasıdır.
Zira toprağın da bir hafızası vardır. Üzerinde işlenilen her fiile ve konuşulan her söze şahitlik eder. Ayrıca yeryüzünün her bir toprak parçası, üzerinde yaşayan insanlara rengini yansıtır. Zaten adem neslinin de ayrı ayrı ırklara bölünmesi, yeryüzüne dağılıp ayrı ayrı kara parçalarını mesken edinlerinden ötürüdür. Öylece aynı anne babadan olan nesil, sayısız ırka ve renge dönüştü.
Hz. Adem ile Mekke’de başlayan insanlık, zamanla dünyaya yayıldı. Daha sonra Mekke bölgesindeki aşırı kuraklık, insanların oradan uzaklaşmalarına neden oldu. Öylece fesih lisan olan A’rab’ça unutuldu. İşte bu nedenle Hz. Adem’den sonra fıtrat dili unutulmuştu. Fıtrat dili tekrar canlanmalıydı. Çünkü Kur’an fıtrat diliyle gelmeliydi.
Onun için de Hz. İbrahim as eşi Hz. Hacer ile oğlu Hz. İsmail’i getirip Mekke’ye yerleştirdi. Kur’an’da: “Rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını, senin Beyt-i Haram’ının yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim…” (İbrahim, 37) diye bu hadise anlatılır.
Yıllar gerecekti ki oradan fesih A“rab”ça tam olarak lisanlarda otursun. Hatta ki bu fıtrat dili olan A“rab”ça artık yetiştiğinde, o zamanki şairler şiirler ve methiyeler dizmeye başladılar.
Öyle oldu ki, edebiyatçılar türedi ve bir birileriyle yarışır oldular. Bu dönemde Kâbe’nin duvarına asılan “Muallakat-ı Seb‘a” şiirleri, dilin fesahatinin en yüksek örnekleriydi. Kur’an’ın indiği dönemde şairlik şöhretin zirvesindeydi. İşte bu yüzden Kur’an, “Biz ona şiir öğretmedik” (Yasin, 69) buyurarak Kur’an’ın şiir olmadığını vurguladı.
Zaten dikkat edilirse, Hz. Hacer annemiz Mekke’ye yerleşince su bile yoktu ve kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdi. Ama Allah’ın lütfuyla Zemzem suyu fışkırdı. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurur: “Allah İsmail’in annesine rahmet etsin. Eğer Zemzem’i kendi haline bıraksaydı, bir pınar olurdu.” (Buhârî, Enbiya, 9).
Daha sonra oraya gelip yerleşenler, göçebe iken oraya yerleşen ahali idi. İşte fesih Arapça tam oturduğunda, Hz.Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimiz yepyeni anlatımla dini İslamı mübinî tebliğe başladı.
İşte tüm olay, Rab’çayı en orijinal şekilde insanlığa iletmekti. İşte kıvama gelen toplum rabbin hitabıyla buluştu. İşte esas maksat olan buluşma gerçekleşti.
Ama efendimizin silsilesi Hz. İbrahim’den önce nerde ve nasıldı? Olayı meçhul olup sonrası ise Mekke’ye yerleşmişlerdir.
Onlar bir ümmetti ve geçtiler amelleriyle. Kur’an: “Onlar bir ümmetti, gelip geçtiler. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız sizedir.” (Bakara, 134).) Bize kalan ise kendi çalışma ve amelimiz.
Ey gönül! Mekke, ilk insanla başlayan fıtrat yolculuğunun mekânıdır. Adem ile Havva’nın buluştuğu, İbrahim ve İsmail’in dua ettiği, Hacer’in sabırla Zemzem’e kavuştuğu yerdir. Dil fıtratla orada şekillendi, Kur’an o dil ile geldi, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) o dilden konuştu. Şimdi bize düşen, cedlerin hikâyesinde oyalanmak değil, kendi amelimize bakmaktır. Çünkü her ümmet kendi kazancıyla dirilecektir.