Allah’a talip isek, karşımıza çıkan her bir pozisyona da sabretmeye talip olmuşuz demektir. Çünkü sınavlar gelir ve arındırır.
Allah’a talip olmak; O’nu sadece güzel duygularda, hoş hallerde değil, imtihanların tam ortasında da “Rab” olarak bilmektir. Aslında her imtihan, fıtratımıza ağır gelse de, içimizde gizlenmiş putları kırmak için önümüze konan bir fırsattır.
“Rabbim ben Seni istiyorum.” dediğim an, aynı zamanda “Rabbim, Senin benim için uygun gördüğün temizlenme yollarına da razıyım.” demiş oluyorum. Çünkü Allah, kulunu sevdiğinde onu tertemiz görmek ister; sevdiğinin pasını silmek için de bazen kalbi yakar, bazen nefsi sıkıştırır, bazen dünyasını daraltır.
“Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.” müjdesi de burada devreye girer; yük ağır gibi görünür ama aslında nefsi kıracak, ruhu ayağa kaldıracak tam ayarlı bir tartıdır.
Kur’ân, sabredenleri özellikle Allah’ın sevgisine bağlar: “Allah sabredenleri sever.” buyruğu, başa gelen her sıkıntının arkasına yazılmış görünmez bir müjdedir.
Sabır, diş sıkmak değil; “Bu gelen de Senden, bu giden de Senden.” deyip kalbi Allah’a yaslama sanatıdır. Böyle bakınca mardiyye nefse giden yol, sabırla döşenmiş ufak taşlardan oluşur: Her taşta biraz acı, biraz gözyaşı, ama arkada derin bir rıza kokusu vardır.
Biri diyormuş ki; “Allah’ım, ben Seni çok seviyorum, ama Sen beni sevme.” demiş biri duasında. Bunu duyan biri sormuş… Demiş ki; “Niye böyle dersin?” Demiş ki; “Allah’ı çok seviyorum ve sevgim oranında bana sınav veriyor ve buna gücüm yetiyor.” “Ama O beni sevince, aşırı sınav veriyor ki tam temiz olayım; benim de buna gücüm yetmiyor.” “En iyisi O beni sevmesin.” demiş, “İsyana girebilirim.” diye…
Bu cümler ilk duyulduğunda tuhaf gelir; oysa içinde çok ince bir ürperti, çok derin bir korku saklıdır. Kul, Allah sevgisinin ne demek olduğunu kitaplardan değil, başına gelen imtihanlardan tattıkça şunu fark eder: “Benim Sana sevgim, bana sabır yükleyerek geliyor; Senin bana sevgin ise, beni kökten yıkayıp yeniden kuran büyük imtihanlarla geliyor.” Bir tarafı özlem, diğer tarafı ise “dayanamam” korkusudur. Aslında dildeki “Sevme beni.” demesi, kalpteki “Beni yakma, ben zayıfım.” feryadının örtülü halidir.
İşte bu soru, hepimizin içinden zaman zaman yükselen sorudur: “Rabbim, madem seviyorsun, neden bu kadar sıkıştırıyorsun?” İnsan, kendi kırılganlığını fark edince Rabbin azametini yanlış okur; zanneder ki sevgi, sadece okşayan eli ifade eder.
Oysa Rabbin sevgisi, bazen baş okşar, bazen omuz silkeler, bazen kulunu ayağının altındaki sahte zeminden çekip alır. İşte bu soruyu soran dil, aslında hepimizin dili; imtihanın ortasında şaşıran kalbin dili…
Ayrıca burada bir itiraf da var: “Benim taşıyabildiğim bir sevgi ölçeğim var.” kul diyor ki; “Benim sevgim, benim takatim kadar. Ben Seni anladığım kadar seviyorum ve o kadar imtihana dayanabiliyorum.” Oysa Allah’ın kuluna olan sevgisi, kulun takatine göre değil, kulun hakikatine göredir. Biz kendimizi “bugünkü dayanıklılığımızla” ölçeriz; Allah ise bizi “yarın olabileceğimiz kıvamla” tartar. Bu yüzden bazen bize ağır gelen yük, aslında gelecekteki hâlimize göre hafif bir başlangıç eğitimidir.
Hadiste haber verilir: “İnsanlar içinde belanın en şiddetlisi peygamberlere, sonra onlara benzeyenlere, sonra onlara benzeyenlere gelir.” Yani bela, değersizliğin değil, seçilmişliğin işaretidir; fakat insan nefsinden baktığında bu seçilmişliğin ağırlığını taşımakta zorlanır.
İşte işin özü burada açığa çıkıyor: Mardiyye nefis dediğimiz hal, Allah’ın kulundan “tam temizlik” istediği makamdır. O mertebede Allah, kulunu sadece günahlardan değil, içindeki ince benlik kalıntılarından da temizler.
Bu temizlik bazen maldan gider, bazen candan, bazen itibar, bazen sevdiklerin üzerinden gelir. Kişi de haklı olarak şöyle korkar: “Ben henüz bu derece bir sevgi ateşine hazır değilim.” Aslında burada nefis, acıya değil; kendi yetersizliğine ağlamaktadır.
“Allah kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.” ayeti ise bu korkunun tam orta yerinde duran rahmet kapısıdır. Kul, ayetin bu vaadine tutunursa şunu fark eder: Allah sevgisinin ateşi güçlüdür, evet; fakat bu ateşi taşıyacak odunu da O yaratır. Biz sadece “yanmaya razıyım” deriz; yakacak olan da, koruyacak olan da O’dur.
İşte buradaki söz, akıl düzeyinde yanlış; ama kalp düzeyinde çok gerçek bir korkuyu taşır. Kul, “Ben bu yükle isyana düşerim.” diye endişe eder, çünkü isyanın ne kadar büyük bir yıkım olduğunu bilir. Kişinin bu şekilde düşünmesi, aslında Rabbine karşı mesafe koyma isteği değil; “Beni kendime bırakma, ama beni birdenbire de yakma.” niyazıdır. Nefis, isyan kapısına sürüklenmekten korktuğu için, imtihan dozunun düşmesini ister.
Burada, isyan korkusunu rahmete çevirecek dua şudur: “Allah’ım, beni öyle imtihan et ki, imtihanın beni Sana yaklaştırsın; nefsimi azdırmasın.” Biz imtihanın miktarını değil, kalbimizin kıvamını istemeliyiz. Çünkü imtihanın çokluğu değil, imtihandaki hâlimiz belirleyici olacaktır.
Aslında kul; şunu demek istemiş Allah’u âlem: “Ya Rabbi, benim gücüm kadar bana nazar et. Yoksa dayanmaz fıtratım…”
Fıtrat, herkes için aynı kalıp değil; herkesin taşıyabileceği yük, kaldırabileceği acı, büyüyebileceği hız farklıdır. Kulluk edebi, kendini olduğundan güçlü zannetmemek, ama olduğundan zayıf da göstermemektir.
Mardiyye nefse yürüyen kişi, Rabbine şöyle sığınır: “Ben gücümün de, aczimin de farkında değilim; Sen beni benden iyi bilirsin. Ben, bilmediğim nefsime değil, bildiğin Rabbliğine güveniyorum.”
Mardiyye nefis, Allah’ın kulundan razı olduğu nefistir; kulun Allah’tan razı olduğu mertebe ise, razıyye nefistir. Buraya gelen kul, ne gelirse “Bu bana uygun olan.” diyerek karşılar; ne alınırsa “Bu benden fazlaydı.” diyerek teslim olur. Biz henüz bu mertebeye varmasak da, yazılan her cümlede Rabbimizden bir şey diliyoruz: “Sevginin ateşini fıtratımızla uyumlu kıl; bizi ne sevginden mahrum bırak, ne de yükünden kaçacak kadar zayıf kıl.”
“Allah kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.” (Bakara 2/286) Ayeti, özellikle imtihan anlarında kalbimize tekrar tekrar okumak; “Bu da benim takatıma göre ayarlı.” diye içimizden geçirmek, isyana meyli rızaya dönüştürür.
“Allah sabredenleri sever.” (Âl-i İmrân 3/146) cümlesini, sabır hâline “boşuna katlanıyorum” dememek için zihnimize çivilemek gerekir. Her sabır, sadece sıkıntının tükenmesini değil, Allah sevgisinin kalpte kök salmasını da getirir.
“İnsanlar içinde en ağır imtihan peygamberleredir; sonra onlara benzeyenleredir…” hadisindeki ölçüyü unutmamak gerekir. Çok sınanan bir mü’min, “Rabbim beni terk etti.” demez; “Demek ki bende temizlenmesi gereken çok şey var.” diyerek imtihanı manen ciddiye alır.
Gün içinde “Ben Allah’ı seviyorum ama hayatta hangi imtihanlara razıyım?” sorusunu kendimize sormak, sevgimizi hayalden hale taşır. Sevgimizi; namazda huşu, sabırda sebat, dilde şükür, elde infak, nefiste tezkiye ile ispat etmeye niyet etmek, mardiyye nefse giden kapıları aralar.
Dua ederken “Allah’ım, beni sevdiğin kullarının yoluna koy, ama beni kaldıramayacağım imtihanlarla imtihan etme.” diye niyaz etmek; hem sevgi talebini, hem fıtratımızın hududunu aynı anda gözeten bir kulluk edebidir.
Böylece hem sevgi ateşine talip olur, hem de o ateşin bizi isyana değil, secdeye düşürecek şekilde yakmasını dileriz.