351) KALEM NE ZAMAN YARATILDI?

Namaz; seni yaratan Rabbin’in adıyla okumak için, alaktan yaratılan insana bahşedilen eşsiz kalemdir. Kalemine günde beş vakit sahip çık. Yoksa kalemin, yaratan Rabbin’in adıyla değil de, masivanın (Allah’tan başka her şeyin) adıyla yazmaya başlar. Bu da seni yaratan Rabbinden ırak eder.

Namaz, insana verilen ilahî “kalem”in, Rabbin’in adıyla açılıp kapandığı bir sır kapısıdır. Kalem dediğimiz, sadece eldeki yazı aleti değil; kalbin, ruhun, basiretin ve kaderine yön veren tüm seçimlerinin toplamıdır.

Kul, her rekâtta “Bismillahirrahmanirrahim” derken aslında kendi içindeki kalemi masivadan (Allah’tan başka her şeyden) çekip Rahman’ın nuruna çevirir. İnsan kalemini nereye tutarsa hayatı oraya akar; namaz da kalemin yönünü, dünya sayfasından ahiret sayfasına çeviren ilahî bir ayar merkezidir.

“Gerçek şu ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût suresi 45) “Namaz, müminin miracıdır.” anlamındaki rivayetler, kulun her namazda kalemini göklere doğru kaldırıp kaderini Rahman’ın rızasına göre yeniden yazdırdığını haber verir.

Kalemin yaratımını anlatan hadisi şerife göz atalım; Hz. Cabir anlatıyor: “Ey Allah’ın Resulü! Anam-babam sana feda olsun, Allah’ın her şeyden önce ilk yarattığı şeyi bana söyler misiniz?” diye sordum. Şöyle buyurdu:

“Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh ne kalem ne cennet ne ateş/cehennem vardı. Ne melek, ne gök ne yer ne Güneş ne Ay ne cin ve ne de insan vardı.”

“Allah mahlûkları yaratmak istediği vakit, bu nuru dört parçaya ayırdı. Birinci parçasından kalemi, ikinci parçasından Levh’i (Levh-i Mahfuz), üçüncü parçasından Arş’ı yarattı. Dördüncü parçayı ayrıca dört parçaya böldü: Birinci parçadan Hamele-i Arşı (Arş’ın taşıyıcılarını), ikinci parçadan Kürsi’yi, üçüncü parçadan diğer melekleri yarattı. Dördüncü kısmı tekrar dört parçaya böldü: Birinci parçadan gökleri, ikinci parçadan yerleri, üçüncü parçadan cennet ve cehennemi yarattı. Sonra dördüncü parçayı yine dörde böldü: Birinci parçadan müminlerin basiret nurunu/iman şuurunu, ikinci parçadan marifetullahtan (Allah’ı tanıma ilminden) ibaret olan kalplerinin nurunu, üçüncü parçadan tevhitten (Allah’ı birleme şuurundan) ibaret olan ünsiyet nurunu (La ilahe illallah Muhammedu’r-Resulullah nurunu) yarattı.”
Ahmed, Musned, IV-127; Hâkim, Mustedrak, II-600/4175; İbni Hibban, El İhsân, XIV-312/6404; el-Leknevî, el-Âsâru’l-Merfû’a, s. 42-3; Kastalanî, Mevahibu’l-Ledunniye: 1/6; Krş. Aclunî, Keşfu’l-Hâfa, C.1, 262-265-266.

Bu şekilde geniş geniş tüm kaynakların zikredilmesi, hakikate yolculukta kalbî keşfin yanında, ilim ve sened zincirinin de ne kadar gerekli olduğunu gösterir. Hakikat arayan, sadece hisleriyle değil, ilim ehlinin nakilleriyle de yürür. Nefs, “Ben okudum, anladım, bana yeter.” dediği noktada kayar; ilim ise, önce kendine değil, Resul yolundan gelen emanet zincirine bakar.

Evet, tekrar edilen kaynaklar, hakikatin hafızasını temsil eden Levh-i Mahfuz’un yeryüzündeki gölgeleri gibidir. Nasıl Levh-i Mahfuz’da hiçbir şey kaybolmuyor ise, ilim ehlinin eserlerinde de nur silsilesi korunmaya çalışılır. Kalem, Levh’e yazarken; âlimler de kalemleriyle kalplere nakşederler.

İşte ilk yaratılanın ne olduğu sorusu, aslında “varlığın özünde ne var, nereden başlamalıyım?” sorusudur. İnsan, ilk yaratılanı doğru anlarsa, kendi yerini de doğru tayin eder; aksi hâlde kesret içinde kaybolur.

Burada işaret edilen “nur”, Nur-u Muhammedî’dir; yani bütün kâinatın kuruluş projesi hükmünde olan ana hakikat. Kâinat, o nurun açılımı; bizler ise o nurun gölgede kalan yansımalarıyız. “Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş vardı.” buyruğu, henüz sistem kurulmadan önce saf bir nur hakikati olduğunu bildirir.

Bu, “senin peygamberinin nuru” ifadesiyle kulun özüne, Rahmet Peygamberi’nin hakikatine bağlanır; çünkü rahmetin merkezi açılmadan sistemin diğer hiçbir halkası kurulmaz. “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ suresi 107)

Kul, bu hadisi tefekkür ederken kendi öz nuruna bakmalı; zira nefsin karanlığı altında gömülü olan hakikat, bu rahmet nurunun küçük bir aynasıdır. O aynayı silen, namazdır, zikirle yapılan tevbe ve ihlâstır.

İşte bu hadisi şerifte Nur-u Muhammedî’den açılan yaratım merhaleleri anlatılıyor. Kalem, Levh-i Mahfuz, Arş, Kürsi ve melekler; sistemin kozmik iskeletini oluşturuyor.

Sonra aynı nurdan gökler, yerler, cennet ve cehennem yaratılıyor; en sonda ise müminlerin basiret nuru, marifet (Allah’ı tanıma idraki) ve tevhid ünsiyeti (Allah’la yakınlık kuran birlik şuuru) takdim ediliyor.

Bu sıra, insanın da iç yolculuğunu anlatır: Evvela kader yazılır (kalem), sonra yazılan korunur (Levh), sonra arş hükmündeki kalp tahtı kurulur, ardından içinde tevhid ve marifet açığa çıkar. “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O, Azîz’dir, Hakîm’dir.” (Hadîd suresi 1) “Allah, iman edenlerin dostudur; onları karanlıklardan nura çıkarır.” (Bakara suresi 257)

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadisi kudsîde şöyle buyurmuştur: “Seni kendi nurumdan, diğer her şeyi de senin nurundan yarattım.” [Ebu Davud, Sünnet 17, (4700); Tirmizî, Kader 17, (2156).]

İşte Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimizin bu hitabı, varlığın merkezine Rahmet Peygamberi’nin hakikatini koyar. Varlık bir ağaca benzetilirse, kök rahmet, gövde Nur-u Muhammedî, dallar ve yapraklar ise bütün mahlûkattır.

Kul, bu hakikati idrak edince, kâinattaki hiçbir varlığa hor bakamaz; çünkü her birinde aynı nurdan bir pay, aynı rahmetten bir nefes vardır.

Hadis-i kudsî, lafzı Resul’den, manası Allah’tan gelen özel bir hitaptır. Yani kul, Resul’ün (sallallahu aleyhi ve sellem) ağzından Rabb’inin sesini duyar. Bu da gösterir ki Nur-u Muhammedî, kelamın da, hikmetin de ana aynasıdır; ilahî nefes, o ayna üzerinden kalplere vurur.

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmrân suresi 31) Hakikatte her şey, o nurun farklı bir yansıması olduğuna göre, kişiyi küfre veya inkâra atan şey, eşyadaki nuru görememesidir. Nuru göremeyen, perdeye takılır; perdeyi yırtan ise muhabbet ve ittibadır (Resul’e uyma halidir).

Ubade İbnu’s-Samit (radıyallahu anh) oğluna ölümü sırasında demiştir ki: “Oğulcuğum, başına gelecek olan şeyin asla atlatılamayacağını, kaçırdıklarını da yakalayamayacağını bilmedikçe sen, imanın hakikatinin tadını asla bulamazsın.

Zîra ben, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın şöyle söylediğini işittim: “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. Kalemi yarattı ve: ‘Kıyamete kadar olacak şeylerin miktarlarını yaz!’ dedi. “Oğulcuğum, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan şunu da işittim: “Kim bu inanç dışında olarak ölürse benden değildir.”

Ubade (radıyallahu anh), oğluna aslında hepimize söylenmiş bir sır emanet ediyor: “Başa gelecek olan şaşmaz, kaçırdığın da sana dönmez.” Kalemin ilk yaratılması, kaderin başıboş olmadığını ilan eder. Kalem; tesadüfü, şansı, boşluğu reddeder. Kul, kalemin yazdığına razı oldukça imanın tadını alır; razı olamadıkça, ne kadar konuşursa konuşsun, kalbi daralmaktan kurtulamaz. “Kim bu inanç dışında ölürse benden değildir.” hitabı, kaderi inkârın, Resul yolu dışına çıkmak anlamına geldiğini gösterir.

“Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitaba yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.” (Hadîd suresi 22) “De ki: Asla başımıza Allah’ın bizim için yazdığından başkası gelmez. O bizim Mevlâ’mızdır. Müminler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” (Tevbe suresi 51)

İlk yaratılan şey olarak rivayet edilen hadislerin birinde nur birinde de kalem denmiş. Bu iki hadisi nasıl birleştirebiliriz?

Nur hadisi, sistemin özünü ve cevherini; kalem hadisi ise sistemin işleyiş tarzını anlatır. Soru gibi duran bu cümle, aslında tefekkür kapısıdır: “Zıt gibi görünen iki haber, nasıl olur da aynı hakikate işaret eder?” Kul, bu soruyu sorduğu anda fakih olma yoluna adım atar; yani zahiri haberlerin ötesindeki manayı aramaya başlar.

Yaratılış sıralamasına baktığımızda; Kalemin yaratılması ikinci merhaledir. Lakin her merhale kendi içinde ilk yaratılandır. Burada “merhale merhale yaratım” hakikati vurgulanıyor. Nur ilk cevherdir; kalem ise o cevherin ikinci merhalesi olan “yazma” ve “takdir etme” boyutudur.

Her merhale, kendi dairesinde “ilk”tir; yani işleyiş, halkadan halkaya, basamaktan basamağa akar. Kesret âleminde “ilk” dediğimiz şeyler, hakikatte farklı derecelerdeki başlangıçlardır. “O, her an bir iştedir.” (Rahmân suresi 29) Bu ayet, merhaleler hâlindeki yaratılışın hiç durmadan devam ettiğini bildirir. Bunu bir örnekle yazalım.

Bir buzdolabı icat edeceğim diye plan ve program yaparsan, önce makinenin ortaya çıkması için hammadeyi bir araya getirirsin. İşte plastik, alüminyum, demir, kablolar vs…

Nasıl ki bir makineyi üretmek için önce malzeme, sonra düzen gerekir; kâinatta da önce nur cevheri, sonra o nurun üzerine kurulan kader yazısı vardır. Kâinat, mananın suret giymiş hâlidir. Yani önce mana, sonra suret; önce nur, sonra madde; önce takdir, sonra tedbir gelir.

Peki, buzdolabı üretildikten sonra ile yapılacak şey nedir? Makinede soğuk ortamın oluşturulması, işte soğuk işleminin ilk merhalesi de, makineye enerji girişi sağlamaktır.

Burada “soğuk işlemi” dediğimiz şey, kâinatta işleyen ilahî kudret akışına benzer. Buzdolabı yapılmıştır ama elektriğe bağlanmadıkça, sadece şekilden ibarettir. İnsan da böyledir; beden kurulmuştur, cihazlar yerli yerindedir, lakin ruhunun hakikati olan iman enerjisine bağlanmadıkça manen cansızdır. Nur-u Muhammedî, tüm sisteme enerji veren asıl kaynaktır; kalem de o enerjinin kader satırlarına akış şeklidir.

“Allah, dilediğini nuruna kavuşturur.” (Nur suresi 35) Nurla buluşmayan beden, ne kadar gösterişli olursa olsun, karanlıkta kalmış bir makineden öteye geçemez.

İşte makineye enerji vermek, yani elektrik akımını sağlamak, buzdolabı ortamı için ilk oluşumdur. Öylece çalışmaya başlar.

Bu cümle, kalemin niçin “ilk” dendiğini açıklamaya doğru yürür: Sistem kurulmuştur ama harekete geçmesi için bir “ilk dokunuş” gerekir. Kalem, yaratım sisteminin elektrik akımı gibidir; takdir enerjisini Levh-i Mahfuz’a aktaran ilk çizgi, ilk dokunuş odur. Bedenin ilk nefesle canlanması gibi, kâinat da kalemin ilk yazmasıyla işleyişe açılır.

Kalem bir kere yürüdü mü, kulun vazifesi yazılanı okumaktır; yazılana küsüp kalemi suçlamak değildir. Yani kul, kaderini okuyarak Rabb’ine rücu etmelidir; isyan edip yazgıya düşman olursa, kalemin hikmetini değil, sadece satırdaki harfi görmüş olur.

İşte bu hadislerdeki bilgi de öyle… Önce yaratım var… Sonra da, yaratımın içindeki çalışma düzeni var. İşte çalışma düzeninin de ilk unsuru da kalem oluyor.

Burada nur hadisiyle kalem hadisini birleştiren ana cümle kuruluyor: “Önce yaratım, sonra yaratımın içindeki çalışma düzeni.” Yani önce nur cevheri, sonra kalemle yazılan nizam. Kalem; sistemin yazılımıdır, nur ise donanımı. Biri olmadan diğeri anlaşılmaz. Nur tek başına bırakılırsa insan onu soyut bir ışık zanneder; kalem tek başına alınırsa kaderi kuru bir yazı sanır. İkisi birleşince, nurun yazdığı, kalemin nurlandığı bir sistem ortaya çıkar. “Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (Kamer suresi 49) Bu ayetin tecellisi, kalem hadisi ile nur hadisinin beraber okunmasında gizlidir.

Aslında tüm çakışır gibi görünen ayet veya hadisler, böyle makam makam, merhale merhale değerlendirilir. Öylece tüm zıtlıklar anlaşılır. Zıtlık diye gördüğün, aslında işleyiş kısımlarıdır.

Dinî metinler, farklı makamların penceresinden konuşurlar. Bir söz, zat makamından; bir söz, sıfat makamından; bir söz de ef’âl (fiiller) makamından gelir.

Aynı hakikatin farklı yüksekliklerden seyredilmesi, zahirde çelişki gibi görünse de hakikatte merhale farkıdır. Zıtlık sandığın şey, aslında resmin farklı katmanlarını bir anda görmeye çalışmandan doğan bakış yanılgısıdır.

“O, göklerin ve yerin mülkünü elinde tutandır. O’nun hiçbir ortağı yoktur.” (Furkan suresi 2) Aynı hakikatin kat kat anlatılması, kulun idrak kapasitesine göre rahmettir; çelişki değil, rahmetin mertebeleridir.

Bir hadiste ilk yaratım cevherleri anlatılırken, diğer hadiste yaratımın içeriğindeki dizaynden söz edilmiştir. Yani her hadisin işaret ettiği alan başka başkadır.

Burada, ilim ehlinin takip etmesi gereken usûl gösteriliyor: “İşaret ettiği alan başka başka.” Yani her metni kendi bağlamında ve işaret ettiği makamda okumak gerekir. Nur hadisi “cevher alanını”, kalem hadisi “dizayn alanını” anlatır. Kul, hadisi yerli yerine koymayı öğrendikçe, gönlünde tevhid resmi netleşir.

Sözü yerine koymak, hikmettir; yerinden koparıp hüküm vermek, zulümdür. Ayet ve hadisler hakkında konuşmak, en büyük emanetlerden biridir; zira yanlış anlaşılan her söz, kalemde yanlış bir çizgi gibi kulun kaderine tesir eder.

O yüzden de mealden ve çıplak tercümeden din anlaşılmaz ve din hakkında hüküm verilmez. Meal okumak elbette istifadedir; ama o, sadece kapının dışındaki yazıyı okumaktır. Kapının ardında tefsir, usûl, hadis ilmi, fıkıh, kelam ve tasavvuf gibi geniş ilim odaları vardır.

Çıplak tercüme ile hüküm vermek, röntgen filmine bakıp ameliyat yapmaya kalkmaya benzer; film faydalıdır ama tek başına doktorluk için yetmez. Din, sadece kelime anlamlarıyla değil, silsile, sened, içtihat ve marifetle anlaşılır.

“Onlardan, ilimde derinleşmiş olanlar (râsihûn), ‘Biz ona inandık, hepsi Rabb’imiz katındandır.’ derler.” (Âl-i İmrân suresi 7) Allah Teâlâ, ilimde derinleşenleri över; derinlik ise, sadece sözlüğe bakmakla değil, teslimiyet ve ehil olanın izini takip etmekle elde edilir.

İşte ateist veya deist olanların ekseriyeti, bu zıtlıkların nedeninin makamlar arası geçirgenliğin olduğunu fark edemediklerindendir. Sonra da inat melekesi ile nefis birleşiyor, sonrasında ise, bir türlü olayı kabul etmiyor, ebedi hayatını yakıyor.

Birçok inkâr sahibi, dinin lafzındaki farklılıkları çelişki sanarak yoldan çıkar. Oysa mesele, makam farkıdır, merhale farkıdır. Nefs, zıt gibi gördüğü bu halleri bahane eder; “Bu işte tutarsızlık var.” diyerek aslında kendi isyanına kılıf arar.

İnat melekesi, nefisle birleşince hakikate karşı körlük başlar. Kişi, hakikate değil, kendi inadına iman eder hâle gelir. Bu da ebedî hayatını ateşe sürükler.

“Hayır, bilakis onlar apaçık bir inat ve azgınlık içindedirler.” (Mülk suresi 21. ayetleri mealli benzer manadaki ayetlerin ruhu.) Nefsin inadı kırılmadan marifet kapısı açılmaz. İnsan, “Belki ben yanlış anlıyorum.” diyebildiği anda hidayet nuruna yaklaşır.

O yüzden de ince zekaya kavuşmadan yani fakih olmadan, asla ve asla ayet ve hadisler hakkında hüküm verilmemesi gerekir.

“Fakih” olmak, sadece fıkıh kitabı bilmek değil; olayların ardındaki hikmeti, maslahatları, merhaleleri okuyabilen ince kalp sahibi olmak demektir. İnce zeka, kalb-i selimle birleşince, ayet ve hadisler arasında zahirî zıtlık görmez; tam aksine, her birini puzzle’ın ayrı parçaları gibi yerine yerleştirir. Bu noktaya gelmeden hüküm vermek, hem nefsine hem başkalarının imanına zulümdür.

“Allah, kimin hakkında hayır isterse, onu dinde fakih kılar.” (Hadis meali.) Dinde fakih olmak, Allah’ın kullarına özel bir hayır muradı olduğunun işaretidir.

Elbette ki meali okunulur, hadisler okunulur ve üzerinde tefekkür edilir. Lakin hüküm çıkarılmaz. Zira hüküm çıkarmak için, olayı mutlak olarak etraflıca bilip seyretmek gerekir.

Ayet ve hadisleri okumak, üzerinde düşünmek, kalbi uyandıran büyük bir nimettir. Lakin “Ben okudum, anladım, hükmü verdim.” dediğin an, nefs kendi kalemini kullanmaya başlar.

Hâlbuki hüküm, ancak etraflı ilim, ehil üstatlar, sağlam usûl ve Rabb’ine karşı tam bir huşu ile verilebilir. Kul, “Ben okuyacağım, tefekkür edeceğim; fakat hükmü ehline bırakacağım.” dediğinde hem kalbini hem dilini korumuş olur.

“Bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” (Nahl suresi 43) Bu ayet, hem ilim ehline yönelmeyi, hem de bilmediği konuda susmayı bir edep olarak öğretir.

Kalem, önce Nur-u Muhammedî’den yaratılmış, sonra Levh-i Mahfuz’a yazmış, ardından senin kalbine kadar inilmiştir. O yüzden, elindeki kalemi de, dilindeki kelamı da, gönlündeki niyeti de hafife alma. Her kelimen, kaderine atılmış bir imza, her niyetin, Levh-i Mahfuz’a doğru yükselen bir satırdır.

Namazını, “Rabbin’in adıyla yazan kalem” bil. Her secdede, “Ya Rabbi, kalemimi masivaya değil, Sen’in rızana çevir.” diye içinden dua et. Zira “Gerçek şu ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût suresi 45) Namazla bağını güçlendiren, kader imtihanlarında daha sarsılmadan ayakta durur.

Kaderi anlamak için önce teslim ol. “Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitaba yazılmış olmasın.” (Hadîd suresi 22) ayetini sıkça hatırla. Başına geleni isyanla değil, “Bu satırdan bana ne ders var?” diye okuyarak karşıla. Kalemin yazdığına razı olan, Rahman’ın çizdiği yola girer.

Meal ve hadis okumalarında kalbini aç ama hükmünü kapalı tut. Hükmünü, ehil âlimlerin, fakihlerin, marifet ehlinin omuzlarına bırak.

Sen, tefekkür ve ibadetle kendini inşa et. Zira “Allah, kimin hakkında hayır isterse, onu dinde fakih kılar.” (Hadis meali.) Sen fakih olmasan bile, fakihlerin izinden giderek kurtulursun.

Zıt gibi görünen ayet ve hadisleri, merhale ve makam farkıyla okumayı alışkanlık hâline getir. Birine “nurun cevheri”, diğerine “kalemin yazısı” gibi bak. O zaman kalbindeki şüpheler, yerini hayrana bırakır.

Zira hakikatte çelişki yoktur; çelişki, bizim darlığımızdadır. Gönül genişledikçe, kalemin yazdıkları da nur gibi görünmeye başlar.