Aşkta oluşan tehlike, gözü kör etmesidir. Çünkü kişi ulaştığı hedefi göremediği için, aşktan soyunup muhabbete geçişi çok zor olur. Onun için de bir üst makamdan dokunan bir el olmak zorundadır. Yoksa o nokta geçilmez olur ve o şekilde donarak dünyasını değiştirir.
Ama aşk hâli de öyle kolay oluşan bir hâl değildir. Her insan buna kavuşamaz. Çünkü çocuk işi olan aşkı tatmak için önce çocuk olmak gerekir. Çocuk olmak ise, dokuz ay anne karnında beklemek gerekir. Sonra yedi yıl gözetim gerekir. Sonra ergenliğe yol alır, sonra da büyür insan.
Ben aşkın gözümü nasıl perdelediğini şöyle anlarım: Bir şeyin üzerine aşırı yoğunlaştığımda, kalan her şeyi bulanık görürüm.
Aşkın kör ettiği göz, sadece baştaki iki göz değildir; gönlün gözü de, basiretin gözü de kapanır. “Ben âşığım.” diye diye bazen öyle bir hâle gelir ki insan, önüne serilen hakikati dahi göremez. Aşkı bırakıp muhabbete geçmesi, sanki ihanete düşmekmiş gibi gelir.
Hâlbuki yolun hakikati, aşk kabını kırıp muhabbet deryasına inmektir. Bunu kendi nefsimde fark ettiğimde, aşkı kutsamayı bıraktım; aşkın beni kilitlediği yeri görmeye çalıştım.
Burada üst makamdan dokunan el dediğim şey, illa bir “kişiye tapınma” değil; bazen bir âyet olur, bazen bir hadis olur, bazen bir musibet olur, bazen de içime bırakılan ince bir ikaz olur.
Rabbim bazen gönlüme şöyle fısıldar: “Buraya kadar, şimdi bir üst hâle geç.” Ben hâlâ aynı duyguda dönüp duruyorsam, o aşk artık beni taşımıyor, tutuyor demektir.
İşte buradaki tehlike, aşkın kendisinden değil, aşkın ötesini bilmeyen nefisten gelir. Aşkı kapı zanneder, ebedî orada kalmak ister. Hâlbuki aşk kapıdır, ev değil.
Her insan aşkı tadamaz dedim; çünkü gerçek aşk, bedensel heyecandan ibaret değildir. Gerçek aşk, insanı gece uykusundan kaldıran, gündüz gafletten uyandıran, içini daraltıp hakikate koşturan derin bir yanıştır.
Bu yüzden çocuk işi dedim; çünkü çocuk saf olur, bütününü verir. Aşkı tatmak için içten bir saflık gerekir. Ama işte tam burada, bu saflığı istismar eden nefis ve şeytan devreye girer. Saf duyguyu alır, yanlış istikamete çevirir. Ben kendi kalbime hep şunu hatırlatırım: “Saf duygunu yanlış yere dökme; yoksa gözün hakikate kapanır.”
Aşkın çocuklukla bağlantısını da boşuna kurmadım. Dokuz ay anne karnında bekleyen beden, yedi yıl gözetim altında büyüyen çocuk, ergenliğe yol alan genç… Bunların her birinde bir “hazırlık, olgunlaşma, kabın genişlemesi” sırrı var. Ruh da böyle; bir anda kemale ermiyor.
Aşk, ruhun çocukluk devresinde tattığı en keskin tattır. Ama çocukluk hâlinde takılı kalmak nasıl bedenen ayıp ve eksiklikse, ruhen çocuk hislerle sonsuza kadar yaşamak da maneviyatta ayıptır. Yani mesele, hiç çocuk olmamak değil; çocukluğu zamanında bırakabilmektir.
Ben kendi içime bakarken şu ayeti hep hatırlarım:
“Şüphesiz gözler kör olmaz; fakat göğüsler içindeki kalpler kör olur.” (Hacc Sûresi, 46)
Burada körleşen şeyin, gözden önce kalp olduğuna işaret vardır.
Aşkın gözü kör etmesi dediğim de tam budur: Kalbin hakikati gören gözü, tek bir yere kilitlenir; başka hiçbir tecelliyi görmez olur. Kişi, “Aşkım var.” derken aslında kalbinin bir noktasına mühür vurmuştur. İşte bu noktada, üst makamdan gelen el, o mührü kırmak için dokunur.
Eğer bir hâl beni hakikate açıyorsa, Kur’an’a, sünnete, huşuya, haşyete götürüyorsa, o hâl ne kadar sert olursa olsun rahmettir.
Ama bir hâl beni bir kişiye, bir duyguya, bir anıya, bir geçmişe çiviliyorsa, o hâl ne kadar tatlı olursa olsun tuzaktır. Bu yüzden “Bu sadece bir tuzaktır.” dedim. Aşkın kendisini değil, aşkın yanlış istikamette tutulmasını kastettim. Yanlış yerde tutulan aşk, kalbi çocuk bırakır; muhabbetullah yolunu kapatır.
Kendi nefsime dönüp şöyle derim: “Çocuk olman gerekiyordu, oldun. Şimdi büyümen gerekiyor, büyü.” Aşkı tatmak ayıp değil; aşkı bırakması gereken yerde bırakamamak ayıptır.
Aşkın tadını bilmek güzel; ama o tadı ilahlaştırmak, asıl lezzeti unutturur. Asıl lezzet, Allah’ın haşyetinde ve huzurunda saklıdır. Aşk, o lezzete hazırlayan bir ön tattır. Ön tadı ana yemek zanneden, sofranın devamını göremez.
Onun için diyorum ki: Aşkta gözü kör olmamak için, kalbi Kur’an’la açmak, aklı sünnetle ayıltmak, nefsi de hesaba çekmek şarttır. “Ben aşığım.” diyen dilime değil, bu aşk beni nereye götürüyor diye hâlime bakarım.
Eğer aşkım beni Allah’a karşı daha edepli, Resul’e karşı daha hürmetli, insanlara karşı daha merhametli yapmıyorsa, orada aşk yok, nefsin ince oyunu vardır. Ben bu oyunu bozmak için, aşk perdesini yırtan haşyete sığınırım.