136) ALLAH “VARLIK” DEĞİL “MUTLAK VAR” OLANDIR

Benlik tek olamaz. Eğer benlik tek olsaydı, o zaman insan bilincinde bir varlık var olamazdı. Mutlak vücud sahibi olan Allah tektir. Vücud ile benlik ise ayrı ayrıdır. Allah mutlak var olandır; biz ise O’nun nurundan yaratılmış gölge benliklerle var oluruz.

Bu yüzden insanın benliği vardır ama bu mutlak benlik değildir. Bu ayrımı bilmek imanî bir zarurettir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Allah’ın varlık gibi tanımlanamayacağıdır. Çünkü varlık dediğimiz şey, başka bir varlığa nispetle anlam kazanır.

Oysa Allah mutlak var’dır; kıyasa sığmaz, sınırla ölçülmez. İnsan benliği ise gölgesel bir varlıktır ve asla Allah’ın mutlak benliğiyle özdeş değildir.

Olayı iyi anlamak için az biraz olayın köküne bir nazar edelim. Mutlak zat kendisine Allah ismini verdi. Kendisini öylece tanıttı yaratacağı nurundan var ettiği bu âlemdeki tüm mahlûkatına.

Kim bilir ki mutlak zatın indinde var olup, ama bizim gaybımızda olan başka başka isimlerini ve nice nice seyirlerini. Allah kendisini bize “Allah” ismiyle tanıttı; ancak bu isim O’nun zatını kuşatmaz. Çünkü bizim bilmediğimiz ve gaybında olan nice isim ve seyirler vardır. Bizim idrakimiz sadece bildirdikleri kadarıyla sınırlıdır. Allah’ın kendisini bize tanıtması, ilahî isimlerle mümkündür. Bizim idrak ettiğimiz esmalar, mutlak zatın sınırsız hakikatinden sadece yansımadır.

Gayb âleminde, bizim bilmediğimiz nice isimler ve seyirler vardır. Bu, insana acziyetini hatırlatır ve kulun haddini bilmesini sağlar. Allah ﴾Haşr, 59/24﴿ bizlere esma ve sıfatlarıyla tanıttı. Bizim bilmediğimiz nice isimleri vardır. İnsan bu bilinmezlik karşısında acziyetini idrak etmeli, kendi sınırlı aklını ölçü almamalıdır.

Mutlak zat yani mutlak var öncellikle kendi öz nuruna baktı. Dikkat ederseniz mutlak varlık demedim, mutlak var dedim. Çünkü varlık dediğimizde, o varlığın dayandığı başka mahal olmak zorundadır. Ama mutlak var dediğimiz, zaten yegâne var sadece o olur.

Onun gibi veya onun dengi ikinci bir var olamaz ki onunla kıyas edilsin. “Mutlak var” demek, O’nun varlığının hiçbir şeye muhtaç olmadığını ifade eder. “Varlık” kavramı mahlûk için geçerlidir, çünkü varlık hep başka bir şeye bağlıdır. Allah içinse “varlık” değil, “mutlak var” denir. “Mutlak var” ile “varlık” arasındaki ayrımı bilmek çok önemlidir.

Varlık mahlûka aittir; sınırlıdır, kıyasa muhtaçtır. Allah ise mutlak var’dır; başlangıcı ve sonu yoktur, hiçbir şeye muhtaç değildir. Bu ayrımı bilmeyen, Allah’ı mahlûkat gibi tasavvur etme hatasına düşer.

Buradaki incelik “varlık” kelimesiyle “Mutlak Var” arasındaki farkı kavramaktır. Allah’ın ﴾İhlâs, 112/1-4﴿ mutlak tek oluşu, kıyas kabul etmez. Bu farkı kavramayan, Allah’ı mahlûkata benzetir ve tehlikeli bir yanılgıya düşer.

Biz insanlar hep varlıkları birbirine kıyasla seyir ettiğimiz için, Allah’ı da bir varlık olarak zannedip öylece sorular sormaya başlarız. Oysaki O varlık değil, mutlak vardır. İnsan kıyasla düşündüğü için Allah’ı da kıyasla anlamak ister.

Oysa Allah kıyas kabul etmez; O varlıkların üstünde ve ötesinde “mutlak var”dır. İnsan zihni kıyasla çalışır. Bir şeyin büyük olduğunu, küçük olanla karşılaştırarak anlarız.

Ama Allah için böyle bir kıyas mümkün değildir. Çünkü O, kıyasa sığmaz, mutlak var’dır. Bu yüzden Allah’ı mahlûkat gibi “varlık” görmeye çalışmak, kişiyi yanlış inanca sürükler. Hakikati kavrayışımız kıyas üzerinden işlediği için, Allah’ı da bir varlık gibi düşünmeye meylederiz. Hâlbuki “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 42/11). Bu farkı bilmek, imanın özünü korumaktır.

İşte mutlak var, öz nurunda olan sonsuz manalarını hudutsuz olarak seyretti. Buraya kadar tek Allah benliği vardır ki ikinci bir benlik oluşumunu yaratmamıştır. Sonra sayısız manalarını seyredince, istedi ki biri de onunla beraber seyretsin.

Ama başka biri olamaz seyir etsin. Çünkü başka var yok. Olsa şirk olur, hem onun ortağı olur. Allah, kendi nurunda manaları seyretti. Ancak başka bir “var” olmadığı için ikinci bir benlik yoktu. Bu yüzden mahlûkat, Allah’ın ortağı değil, O’nun nurundan yansımış gölge varlıklardır.

Allah’ın kendi nuruna temaşa etmesi, zatının sonsuz hazinelerini seyretmesidir. Ancak bu seyri paylaşacak bir başka varlık yoktu; çünkü ikinci bir varlık olsaydı şirk olurdu. Burada ortaya çıkan hakikat, Allah’ın hiçbir varlığa muhtaç olmadığıdır.

Yaratmak, muhtaçlıktan değil, kendi kudret ve iradesinin tecellisidir. Bu noktada “gizli hazine” hadisi hatırlanır: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim…” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 2/132). Allah kendi nurundan seyri murad etti ve bu murad insanla kemale erdi.

Şöyle yaptı, kendi nurundan bir tutam diye tasvir edeceğimiz nurunu aldı. Yoğunluğunu düşürüp ona Nuri Muhammedi dedi. Sonra Nuri Muhammedî’de olan ruha Ruhul Kudüs dendi. Nuri Muhammedî’de var olan bilince aklı evvel dendi. Nuri Muhammedî’de olan hakikate hakikat-ı Muhammedi dendi.

Varlıkların kaynağı “Nuri Muhammedi”dir. Bu nurdan Ruhul Kudüs, akl-ı evvel ve hakikat-i Muhammedi doğdu. Bütün âlemler bu ilk nurdan yaratıldı. Zira Nur-i Muhammedî, Allah’ın ilk yarattığı nurdur; yaratılmışların aslıdır.

Ondan ruhlar, akıl, hakikat zuhur etmiştir. Bu nur, yaratılanların kaynağı olmakla beraber Allah’ın zatının bir parçası değildir. Yalnızca zatın nurundan yansıyan bir tecellidir. “Evvel yaratılan Nûr-i Muhammedî’dir” sözü, bu inceliği özetler.

Nur-i Muhammedî tüm varlığın özü, Ruhul Kudüs canlılığın nefesi, Akl-ı Evvel düzenin aklı, Hakikati Muhammedî ise tüm tecellilerin merkezidir.

Sonra tüm bildiğimiz veya bilmediğimiz âlemleri o nur ile var etti. En son zincir olarak da insanı var etti. İnsana bir benlik verdi. Öylece insan, yaptığı eylemleri kendi adına işler oldu.

Ama onun gücüyle işleyeceğini işledi. Çünkü onun yanı sıra başka var yok ki ikinci bir güç var olsun. İnsan, benliğiyle eylem yapar. Ancak güç ve kudret Allah’tandır. Bu yüzden insan yaptığından sorumludur, çünkü Allah insana irade ve benlik vermiştir. İnsan, nurdan yaratılan âlemlerin en son halkasıdır.

Ona verilen benlik, sorumluluk ve imtihan sebebidir. İnsan kendi eylemlerinden sorumludur; fakat eylem gücünü yine Allah’ın yaratmasıyla bulur. Bu denge, kulun mesuliyetini ve Allah’ın mutlak kudretini birlikte gösterir. İnsan benliği, Allah’ın ﴾Bakara, 2/286﴿ kudretiyle var olur, fakat iradesi kendisine bırakılır. İşlediği amellerle mesuliyet taşır. Bu denge, kulluğun özüdür.

Ama işlenen eylem varlık olan benlikle yapıldığı için, kişi mesul oldu. Mutlak benlik mutlak varla olduğu halde, sanal benlik varlıkla var edildi. Eğer böyle olmasaydı cennet veya cehennem saçma olurdu. Hatta cehennemin insana zulüm olurdu. İnsan yaptığını Allah olarak yapardı. Böyle bir şey olamaz. İnsan kendi benliğiyle amel eder. Eğer bu ayrım olmasaydı, sorumluluk olmaz, cennet ve cehennem manasızlaşırdı.

İnsanın mesuliyeti, kendisine verilen benlik sebebiyledir. İnsan eylemlerinden sorumludur. Çünkü ona verilen benlik, sınavın temelidir. Eğer her yapılan doğrudan Allah’a nispet edilseydi, insanın cennet ya da cehennemle mükâfat veya cezaya uğraması zulüm olurdu.

Bu hakikat, insanın mesuliyetini ve irade ile imtihanını ortaya koyar. Allah ise mutlak var’dır, insan ise gölge bir benlik sahibidir. Cennet ve cehennemin adaletle oluşu, insanın “benlik” sahibi kılınmasındandır. Eğer insanın sorumluluğu olmasaydı, mükâfat ve ceza da anlamsız olurdu.

Her birimizin bir benliği vardır. Her bir insanın bir faaliyet alanı vardır. Mülkü vardır. Emeğinin karşılığı vardır. Emek kutsal olarak addedilmiştir. Çünkü mutlak var olanın varlıklarının kişisel emeğinin karşılığıdır. Allah insana mülk ve emek hakkı vermiştir.

Bu yüzden çalışmak ve emeğin karşılığını almak kutsaldır. Her benlik, kendi amelinden sorumludur. İnsan emeği kutsaldır, çünkü Allah her kuluna irade ve çaba alanı vermiştir. “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” (Necm, 53/39) ayeti bu gerçeği vurgular.

Kul, emek verdikçe hem dünyevi hem de uhrevi karşılığını görür. Emeğin kutsiyeti, ilahî adaletin bir tecellisidir.

Eğer öyle olmasaydı, mülkiyet hakkı olmaz ve her insan diğer bir insanın emeğine el uzatabilirdi. Oysaki böyle bir şey mevzubahis değildir. Kimse hâşâ Allah değildir. Hem Allah, hâşâ kimse değildir.

Bunu iyice kafamıza kazımalıyız. Her hâl ve şartta Allah’ın kuluyuz ve Nuri Muhammedî’den var olmuşuz. İnsan Allah değildir, Allah da insan değildir. İnsan O’nun kuludur, Nuri Muhammedî’den yaratılmıştır.

Bu hakikati unutan, şirke düşer. Mülkiyetin korunması İslam’da önemli bir ilkedir. Bu da gösteriyor ki her benlik ayrı ayrı sorumluluk sahibidir. Kimse Allah değildir; Allah ise hiçbir kula benzemez.

İnsan, kendi emeğiyle imtihan edilir; bütün varlığının kaynağı ise Nur-i Muhammedî’dir. Bu idrak, kulun haddini bilmesidir. Kul, Allah değildir; fakat O’nun nurundan yaratılmıştır. Bu fark korunmazsa ya inkâr ya da şirk doğar.

Bu Nuri Muhammedi, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz değildir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Nuri Muhammedî’deki tüm manaları kendisinde zuhur ettiği için adı Muhammed olmuştur. Biz dahi salavat okurken, Hz. Peygamber’in sahip olduğu nurun bizde de zuhur etmesi için okuruz. Yani salavat kendimiz içindir; Efendimiz’in buna ihtiyacı yoktur.

Salavat, Hz. Peygamber’in nurunu bizde açığa çıkarmak için okunur. O zaten Allah’ın Habibidir, bizim salavatımıza muhtaç değildir. Nur-i Muhammedî, hakikat olarak bütün varlıkların aslıdır. Efendimiz (s.a.v.), bu nurun en kâmil aynası olduğu için “Muhammed” ismiyle anılmıştır.

Salavat getirmek ise, aslında kendi ruhumuzda bu nura yönelmektir. Salavat, bize rahmet kapısı açar; Efendimizin (s.a.v.) zaten Allah katında en yüce makama sahip olduğu unutulmamalıdır.

Buradaki incelik şudur: Salâvat, sadece bir övgü değil, Nur-i Muhammedî’den bize yansıyan hakikati talep etme vesilesidir. Çünkü salâvatla o nurla bağ kurar, kendi hakikatimizi cilalarız. Bu yüzden salâvat, aynı zamanda bir arınma ve yükselme vesilesidir.

Ayrıca bilelim ki her salavat okunmaz. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in bizzat okuyup öğrettiği salavatları okuruz. Çünkü bizim varlığımız Nuri Muhammedi’den oluştuğu gibi, diğer tüm varlıklar da öyledir. Salavat konusunda ölçü sünnettir. Uydurma salavatlar kişiyi yanlışa sürükler, çünkü bazı vesveseler bu yolla gelir.

Sünnete uygun salâvat okumak, hakiki feyzin anahtarıdır. Kendi uydurduğumuz ifadelerle değil, Efendimizin (s.a.v.) öğrettiği salâvatlarla bağ kurmalıyız. Çünkü salâvat, ilahî bir zikirdir; aslına uygun okunmadığında fayda yerine yanıltıcı haller doğurabilir.

Cinler dahi öylece var olmuşlardır. Cinler insanın sahip olduğu nari katmanın varlıklarıdır. Nari katman dahi varlığını Nuri Muhammedî’den alır. İşte bunu bilen ifrit denen cinler, bazı velilerin suretine girip rüyalarda uydurma salavatlar telkin edebilir. Öylece o salâvatların tekrarı ile otomatik olarak nari katman faaliyete girer. Öylece kişi kendisini ermiş zannedebilir. Birçok hayalde kendisini görebilir. Böylece kişi nari katmanın etkisine girer ve kendisini ermiş zanneder.

Cinlerin oyunları, insanın nefsini kışkırtır. Özellikle nari katmana dayalı vesveseler, kişiye sahte hâller gösterebilir. Bu yüzden dikkatli olunmalı, sünnete bağlı kalınmalıdır. Cinlerin, özellikle ifritlerin böyle vesveselerle insanları yanıltmaya çalıştığı hakikattir. Bu yüzden her görülen rüya veya telkin edilen zikir hak olmayabilir. Nefsin veya cinlerin oyunu, kişiyi kendini “ermiş” zannetmeye sürükleyebilir.

Bu noktada ölçü sünnettir; hak ile batılı ayıran mihenk taşı da Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yoludur. Hak yolcusu için bu ciddi bir uyarıdır. Her gördüğünü hakikat sanmak, insanı yanıltır. Rüyalar, halüsinasyonlar, sahte tecelliler hak yolcuyu saptırabilir. Hakiki ölçü, Kur’an ve Sünnettir. Bunlardan ayrılan her telkin, şeytanın hilesine açıktır.

Onun için, önerimiz, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in önerdiği salavatları okumaktır. Nuri Muhammedi ile melekûtumuzu tasarlamak ve o nurla gıda edinmektir. Böylece benliğimizi güçlendirip, bencillikten arınırız. Salavatın özü, insanı bencillikten kurtarıp rahmete açmaktır. Hakiki salavat, kalbi nurlandırır ve benliği arındırır.

Salavat, ruha bir gıdadır. Onunla beslenen gönül, bencillikten arınır, muhabbetle dolar. Nur-i Muhammedî’den alınan bu gıda, kalbi saflaştırır ve insanı Rahman’ın nuruna yaklaştırır.

Salâvatın hakiki faydası, benliği bencillikten kurtarmasıdır. Çünkü Nur-i Muhammedî’ye yönelen bir kalp, nefsi daraltmaz; rahmetle genişler. Bu, insanı cimrilikten, kıskançlıktan ve en büyük şirk olan benlik putundan arındırır.

Dikkat edin ki… Nari katmanın velileri çok bencil olurlar. Ama nuri katmanın konukları verici olurlar. Rahmet olurlar ve herkese akarlar. Nefsani yollara kapılanlar hep ben merkezli olur; nur yoluna girenler ise paylaşır, rahmet saçan olurlar.

Nefsânî katmanlara kapılanlar cimrilik, benmerkezcilik ve dünyevî ihtirasla yoğrulurlar. Nurî katmana yönelenler ise rahmetle dolar; verdikçe çoğalır, paylaştıkça bereketlenirler.

İşte insanın gerçek olgunluğu, nurî akışa teslimiyetle başlar. Bencil olanlar, aslında nefsin ve narî katmanın tesiri altındadırlar. Hakiki Allah dostları ise rahmet kaynağıdır, tıpkı yağmur gibi herkese fayda taşırlar. Bu farkı ayırt etmek, kimin nurî yolda olduğunu anlamanın ölçüsüdür.

İşte BENLİĞİMİZ vardır. BENLİĞİMİZ sanal benlik şeklidendir. Çünkü varlıkla var edilmiştir. Yani Allah ile kaimdir. Allah’ın benliği ise, reel benliktir. Yani kimseye muhtaç değildir. Bizim benliğimiz gölge ve sınırlıdır, Allah’ın benliği ise mutlak ve gerçek benliktir. İnsan bu farkı unutursa şirk tehlikesine düşer.

İnsan benliği, mutlak hakikate nispetle gölge gibidir. Bu “sanal benlik”, yaratılmış olma sebebiyle varlıkla kayıtlıdır ve Allah’a muhtaçtır. Allah’ın benliği ise “mutlak benlik”tir; ezelîdir, ebedîdir, kimseye muhtaç değildir. Bu ayrımı bilmek, şirkten korunmanın temelidir. Bu fark bilinmezse, insan kendi benliğini tanrılaştırmaya kalkar ki bu da gizli şirktir.

Bu konu çok önemli bir konudur. İyice bilmemiz gerekiyor. Yoksa ayağımız kayabilir. Tevhid akidesinde benlik farkını doğru bilmek, imanı korumanın en temel şartıdır. Bu idrak, insanı şirkten uzak tutar ve hakikat yolunda sağlam kılar.

Hakikatte en büyük tehlike, ince şirktir. Allah’ın mutlak var oluşunu, insanın gölge benliğiyle karıştırmak kişiyi kaydırır. Bu yüzden kalp, sürekli tevhid şuuru ile korunmalı; zikir ve şükürle diri tutulmalıdır.

Benlik hakikatini idrak etmek, iman selametinin anahtarıdır. Çünkü benliğini mutlaklaştıran ya da Allah’ın benliğiyle karıştıran kimse, sapmaya düşer.

Bu inceliği bilmek, tevhid yolunda sağlam durmanın şartıdır. “Allah şirki asla bağışlamaz, ondan başka dilediğini bağışlar” (Nisâ, 4/48) ayeti de bunu teyit eder.

Sonuç olarak, insanın benliği gölge bir yansımadır; mutlak varlık Allah’tır. Salâvatla Nur-i Muhammedî’ye bağlanan bir kalp, benliğini bencillikten arındırır ve rahmete açılır. Nefsini putlaştıranlar narî katmanda kalır; Nur-i Muhammedî’ye yönelenler ise rahmetin akışına mazhar olur.

Yorum yapın