251) Âlemsizlik âlemi olan tanımsızlığın nazarıyla bakıldığında, rüşvet alanın veya rüşvet verenin ateşte olduğu görülecektir.
252) Görmeyenin bakışıyla okumaya devam edersen, zamanla var olan görüşüne de “katarak” gelir. Ameliyata muhtaç olursun.
253) Ayetlerde var olan Allah’ın tavsiyeleri, insan için en büyük bir nimettir.
254) Allah namına değil de başkası namına kesilen hayvan, islâm’da ayeti kerime ile yasaklanmıştır ve etinden de yenilemez.
255) Rabbin nazarını edinen hem ilim ile ilimlenen Allah dostları, karşıdaki insanın kalbini görür ve dokunur. Dokunulan kalp, idrakine göre irşad olur.
256) Allah içsel veya dışsal bir tanrı olmadığı gibi, mürşitte dışsal veya içsel! Değil. Nedir acaba o zaman? Değişik bir şey…
257) Olayın farkında olmayan kişi; Allah’ı dışsal veya içsel koca bir ilah olarak düşündüğünden, irşad edeni de öylece biri zanneder.
258) Allah kendisine teveccüh edeni irşad etmez mi? Kuluna mı bırakır?
259) Allah’ın sevgisinden daha fazla birini seversen veya birini kalbine koyup kopamazsan, sen onu kurban etmeden Allah’a kavuşamazsın. Yani kevsere kavuşmak için, namaz kılıp kurban kes. Yoksa suyun kesik olacaktır.
260) Biz herkesi affedeceğiz hem tüm hakkımızı helal edeceğiz. Bizim prangamız kimsenin boynunda kalmasın. Gerisi onun ile rabbi arasındadır. Belki umut olur da uyanışa geçer ve rabbine likasını tamamlar. Kıyamet günü bu hal, bize dünya ve içindekilerden daha sevimli gelecektir.
261) Aç geleceksin… Tok olana bir şey verilmez denilmiş… Diyen ne güzel demiş.
262) Ani uyanış anının serzenişi, çok değerli olur. Bazen ani uyanışlar, kişiyi hakikate çeker de aniden kalbin anar olur.
263) Allah’tan mahrumiyet en büyük azaptır. Allah’ın cemaline eriş ise, en büyük nimettir.
264) Yüz göz olduğun her bir insanla karşılaşman tesadüfen değildir. Allah’ın ilmî dâhilinde senin iyiliğinedir. Artık sakın kimseden şikâyet etme… “An”ının hakkını eda et ve geç…
265) Kesinlikle bil ki, Allah gökte olmadığı gibi, perdeyi açması da sihirli değneğiyle olmayacaktır… Senin amelin senin rehberin olacaktır. Yolculuğun öylece devam edecektir.
266) Allah’ı göğe oturtup kendini yere oturtursan, daha onun perdesini açmasını çok beklersin. Gerçi beklemekte bir tatmindir… Bari tatmin halim gitmesin dersen, işte o zaman beklemeye devam et.
267) Ne yapabilirim ki… Allah’ın perdesini açması lazım… Ha bu arada Allah, gökten sihirli değneğiyle bu perdeyi açmaz, önce onu bilesin. Peki, ya nasıl olacak bu iş? İşte tüm anlatımlar; bu “nasıl” sorusunun çüzümü içindir…
268) Hayr Allah’tan, şer ise nefistendir ayeti, insanı vahdete ulaştırır.
269) İki lakırdı ezberleyip hava atmakla âlim olunmuyor be kardeşim… Sen ufak bir ezber ile yazılanların yazıldığını düşünüyorsun, ama biz derviş misali sana bakıp tebessüm ediyoruz. Asla üstünlük veya aşağılık hissini oluşturmadan… Çünkü Allah’a iman ettik.
270) Elbette ki her ferd Allah’a başka bir yoldan kavuşur. Zira Allah’a giden yollar nefislerin adedincedir. Düşünsenize, her nefis bağımsızdır. Siz kalkıp bir grubun peşine takılma mecburiyeti vardır derseniz, işte o zaman nefsinize zulmedersiniz. Elbetteki hakka vuslatı tanıtıp seni aydınlatmak için bir üstadın olacaktır… Hiç kimsenin annesinin karnında bir şey öğrenmesi mevzubahis değildir. Ama üstad, yeni bir isimle; İslam isminin dışında başka bir oluşumun içine girerse, hemen uzaklaşmak esastır. Tek oluşum Muhammed-i olmaktır. Ve İslam ile şeref bulmaktır. Gerisi masaldır.
271) Allah’n esma bileşkeleri her birimden birimin bileşkesine göre tecelli eder. İnsandan ise, tüm dehşetiyle tecelli edebilir. Yani insan, insanlığını yaşasa… Ya insan insanlığını yaşamasa! İşte o zaman öküz gibi olur… Allah esma manalarının öküzden tecellisi şöyledir. Yer, içer, çiftleşir, yatar, çift sürer ve yaşamını bitirir. İnsan öküz değildir… Allah’ın tüm manalarına tecelligahtır… Kapat tecelli mahallini… Öküzden farkı kalmaz…
272) Allah ismi; Hz. Âdem’den günümüze mutlak zatın özel adı olarak anıldığı gibi, tüm meleklerde, cinlerde ve hayvanlarda da Allah olarak anılır. Çünkü Allah mutlak zatın özel adıdır. Hiçbir kavramdan türememiştir. Lakin tüm kavramlar onunla anlaşılır olmuş ve isimlenmeler ortaya çıkmıştır.
273) Anne baba ahı insanı yarı yolda bırakır. Tam buldum derken o ah gelir ve insanı gene de yolundan çevirir. Çünkü ebeveynine ihanet edene cennet haramdır. Şehit dahi olsa cennet kokusunu alamaz. En fazla azaptan uzakta kalır.
274) Adam bir yıl çalıştı. Yirmi gün izin alıp tatile çıkacak. Alıyor interneti önüne günlerce araştırma yapıyor. Hatta işi bilen kişilere de danışıyor ve nihayet bir otele karar veriyor. Sonsuz yaşayacağı ölümden sonrası olacak konaklaması için ise, kimseye danışmıyor. Hayret… Var bu işte bir iş… Ama ne?
275) Hac ve Kurban İslam’ın şiarıdır. Dil uzatanı Allah dilsiz eder. Çünkü dinin koruyucusu bizzat Allah’tır.
276) Edindiğin kadardır arınman… Arınman kadardır donanman… Donanman kadar yaşanman… Yaşanman kadar dayanman…
277) Sırt döndük tüm tanrılara… Dayandık bir/tek olan Allah’a…
278) Adam ben ateistim diyor. Ben tanrıya falan inanmam diyor. Ama bilinç altındaki Allah Nuru kendine çekiyor ve dua etmeden duramıyor. Sabah karşılaştığı arkadaşına günaydin diyor. Ne demek istiyor? Senin günün aydın olsun. Yani dua ediyor. Günü aydınlık edecek olan kim? Rabbî… Yani inançsız bir dünya yok. “İyyake na’budu ve iyyake nestain”. Bunun lamı cimi yok. Yani… İradesiyle inanıp cennete ulaşmak istemeyen; iradesi dışında gene inanır, ama… Sonuç cehennem olur.
279) Aklınla tespit etmediğinin varlığını aklının kıtlığına güvenip sakın hemen inkâr etme…
280) Tüm anlatımlar olayı bilmek için değil, olayı uygulamak içindir. Uygulanmadıkça tüm bilinenler sırtta yüktür.
281) Affedenin gönül dünyası faal olur… Öz alt bilinci, mutlak bilinçten affı kapar olur… Üst bilinci inşa da mekik dokur… Getirisi bizim için kurtuluş olur.
282) Aynı mecrada akmayan sular asla kavuşamaz. Aynı mecrada akanı ise kimse ayıramaz.
283) En çok ağlatana bile hakkını helal et ki; samimi olduğuna nefsin karar versin. Daha pişt diyene bile kin beslerken… Allah’tan affı beklersin. Af et ki affedilesin.
284) Hz. Ali (kv) der ki… “İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı.” Ne yapalım ey Allah’ın arslanı, öğrenmek için çizgiyi uzattıkça uzattık. İlmin bize ışık olsun ki, tekrar noktaya dönelim… Zaten cahiller çoğalttı… Hem çoğalmadığı ana baksana nefsim… Belki noktalanırsın…
285) A’rab’ça Rab dilidir denildiğinde, dışsallık anlayışından arınamadığımız için, hemen savunmaya geçeriz, çok bilmişler gibi… Allah dilimi anlamaz mı diye? Tüm dilleri o yaratmış nasıl bilmesin diye… Mesele o değil ki… Rabb dili dediğimizde asıl olay, öz varlık noktanımızın özüyle aynı titreşimi yakaladığı senkronize frekansıdır. Yoksa gönlünü aldığımız, ötelerdeki ve sadece arapça bilen bir ilah anlayışı değildir.
286) Allah’ın yoluna ve Allah’a marifete çağıranlar, beklentisiz olanlardır. Her ne ad altında olursa olsun bizden maddiyat beklentisi içinde olan ve öylece kandıranlardan uzak duralım. Yoksa bizde kendimizi onların kandırmasına kaptırırız. Öylece dost elinden de uzağa düşeriz.
287) Ey nasihat isteyen nefsim; Allah de… Bunu özünde haykır. Sonra afakta seyret… Budur esas nasihat.
288) Allah kulunu severse onu temizler. Temizlenmesi için ne gerekiyor ise, önüne koyar. Allah’ın kulu sevmesi için de kulun Allah’a yönelmesi icap eder. Burada kulun arınması için önüne musibet gelebilir. Çünkü düşünce ve yönelişleri onu hakikatten az uzağa atmış olabilir. Birçok defa ana yoldan bozuk yollara sapmış olabilir. Daha önce nefsinin zan ettiği et kemik bedenin zevkleri peşinde koştuğu için, ana yoldan patikalara kayarken, adeta sarhoş bir halde olduğu için, ruhuna verilen ıstırabın farkında değildi. Ama tövbe edip özüne dönünce, ruhi zevklere erip ana yola girmek için geri döndüğünde, yani et kemik bedenin veya ruhi bedenin önceki saptığı patikalardan anayola dönüş yolunda, nefsine eziyet veren bazı şeyler hissedebilir. Bu hissedişlerde ise, dualarla Allah’a yönelip hasretle dua eder. İşte bu öze dönüş yolunda, kulun Allah’a yönelmesi ve şiddetle arınmayı talep etmesi, Allah’ın hoşuna gider. Yani kişiyi Allah’a yaklaştırır. Biz her şeyi kendi kavramlarımızla değerlendirdiğimiz için, olayın azametinin farkında değiliz. Oysaki olay, bizim mutlak zata kul olmak üzere kurguludur. Allah’a halifelik üzere kurguludur. Bu kurgudan uzaklık bize azap olarak geri dönüş yapar.
289) İster şaka, ister ciddi söylensin. Ağızdan çıkan söz hedefe kilitlenir. Kişi başına derdi alır. Tüm söylenenler misliyle kişiye geri döner.
290) Kişi akılda gömülü kaldıkça, gömülür kara toprağa, sonar da gübre olup toprağa karışır. Çünkü akıl bunu telkin eder. Ama iman ise, sonsuzluk perdesini kişiye açar.
291) Öğrendiğini bizzat kendi hayat okulunda uygulamak atölye çalışmasıdır. Her işin okulu ayrı olur, atölyesi ayrı olur. Okulu atölye sananlar usta olamadılar.
292) Rabbimiz sadece Allah… Tabi olduğumuz Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz olan resulullah… Hepimiz eşit kuluz, evvel Allah… Aciz bir kul dışında sıfatımız olamaz, vallah… Kim ki biri bir sıfat takarsa, zararını ister tallah… Allah’tan mahrum kalmak, en büyük mahrumiyet billâh… Ey kardeşim sende, de sadece illallah… Hakka gönül ver, de ya Allah… Yola koyul, de bismillah… Yolda yürürken hep, de elhamdülillah… İşte ikram ettiğinde Allah… Sarıl yoluna daha çok sev, kalp desin hep Allah Allah…
293) Diyorsun ki; hiçbir alt amaç olmadan tek amaç Allah’ı tanıma, dinini yaşama ve anlatımı olmalı… Diyor ki; o zaman tüm cemaatlerin hizmetini çöpe mi atıyorsun? Ya hu… Bu ne mühürlenmişlik… Hakikaten hayret bir olgu… Cemaat veya cemiyet, eylemi kendi cemaati adına değil İslam adına yapıyorsa değerlidir. Eğer yapılan eylem, dini bir eylem de olsa kendi cemaatine üye toplamak namına ise, o eylemin kayda değer bir karşılığı Allah katında olamaz. Evet, lillah niyetiyle yapılmayan her eylem fasittir. Ahrette karşılığı yoktur.
294) Allah de kurtul diyene de ki; Hele Allah’ı tanıt ki Allah diyeyim.
295) Allah aşırı gideni affetmez. Yok olmaya mahkum eder. Velev ki dünyanın süper gücü olsun.
296) Amelimiz sebebi beraatımız olsun… Hakkın divanına kabulümüz olsun… Divan ehline huzurla selam olsun… Divan ehline bakanın duası bizi bulsun… Cemalullah boyası, şu satırlarla kendine bakana Cemal boyası olsun.
297) Aşk sadece karşıt cinsler için oluşacak değildir. Hatta aşk sadece iki insan için de değildir. Çünkü aşkın tek mercii hüviyettir. Projekte oradan olmaktadır. Projeksiyondan yansımada kesişen noktalarda oluşan bağlantıda, zaman ve mekânın ötesinde aşk oluşur.
298) Allah yolu yol oldu bize… Onun ilmiyle geldik dize… Onun muhabbetiyle baktık size… Hiç vurmadık dize… Çünkü hayat oldu dize dize…
299) Candan cana dokunur ilahi aşk… Gözden gözyaşlarını süzdürür… Hiç dokunmadığın halde sadece varlığını duyarak veya görerek âşık olabiliyorsan; muhabbetini iliklerine kadar hissediliyorsan; yolunu ruhunda gözleyebiliyorsan; sen beşerden ilahi aşka uzanarak aşkı yaşamayı başlıyorsun demektir… İşte bu aşk senin malındır. Bu aşk Allah aşkına götürür. İşte o zaman maşukunun yolu senin yolundur. Ama dünyevi yaşantı yerin, hanendir. Evin mescidindir. Bu aşk sadece arınma aşkıdır. Bu aşk fenafillâha götürür. Bekabillaha ulaştırır. İşte tasavvuftaki mürşit aşkı böyle bir aşk olarak başlayarak, gönlü paklamaya dönüktür. Bu aşk beşeri aşktan öte ilahi rahmettir.
300) En çok akli melekelerimize dikkat etmeliyiz. Çünkü… Akli melekelerimiz uyutulursa koyun gibi oluruz. Sürüden bir nefer işte…
301) Allah’ın lütfüyle bu güne dek Allah’ın lütfünü temaşa ettik. Araya parazit olanları tek tek terk ettik. Birlikte güzelliklere yürüyenlere kucak dolusu sevgiyle yürüdük. Bencillik hissini hep terk ettik. Ama alay edeni de af etmeyip onları yüce adalete teslim ettik. En kısa zamanda da olayı hissedip yolları ayırdık. Ve bu günlere geldik. Anlayan anlar bizi, anlamayan; “de git işine darken” istihzaya uğradığını hayretle seyir ettik.
302) Allah yanı sıra birisine kul olmak için var olmadım. Gözüm sadece Allah’a bakar. Evrensel gerçekler karşısında, bireysel bakışlarımız kısır kalır. Evrensel bir gerçeği nefsi beklentim karşısında gizleyemem.
303) Allah bize isim olarak İslam’dan razı olmuştur. Bu ayetle sabittir. Biz illa başka isim takıyor ve Allah’ın seçtiği isim söylediğinde, yüz rengimiz değişiyor ama tefrikanın oluşturduğu kısımlara verilen uyduruk isimler takıldığında hoşlanıyoruz. Ne kadar da Allah’ı seviyoruz.
304) Aynı amelle erkeğin kırk günde elde ettiği dereceyi, kadın bir günde elde eder. Ama ne yazık ki, bu halden habersiz yaşanılıp gidiliyor. Aziz ömür heba ediliyor. Yazık… İkisi için de yazık…
305) Âlem dediğimizde, gözümüz koca koca yapıları aradığı için insan arada kaynıyor. Hâlbuki maharet irilikte değil, kişiliktedir. Örneğin koskoca güneşin hüneri 3-4 iken, insanı kâmilin hüneri özetle 99 olan manaların açılımı olan sayısız hünerdir. Ona uydu olana bu hünerler tek tek açılır. İşte salâvat ona uydu olmamız içindir ve Allah’ın emridir.
306) Kadın dediğin konuşup içini dökmeli… Erkek dediğin sessiz, sözsüz, sedasız ve muhabbetle onu seyretmeli… Böyle olursa aile mutlu olur. Böyle olmazsa savaş olur.
307) Allah içindir tüm var edilenler. Rab oldu tüm âlemlere, oluştu seyirler. Rahman’dan yansıdı, tüm hayati oluşumlar. Rahim’den yansıdı, tüm devam eden hayatlar.
308) Tüm programlama Allah’ın eliyle olur. Bize düşen nimete erenlerin gittiği yol İstikametinde programımıza Allah’ın isteğini senkronize etmemizdir. Bizden istenen de budur. Çok ince bir çizgi iman ve küfür arasındadır. Çok dikkatli düşünmeliyiz. Bu olduğunda gene de, programlama Allah’ın eliyledir. Başka el yok ki… Çünkü “Tanrılara Hayır, sadece Allah” dedik ve buna şahit olduk taaa işin başında.
309) Allah rabbul âlemindir. Âlemler, tüm varlıkların çıkış serüveninin başlangıcını oluşturur… İnsan da varlıklardan bir bireydir. Dolayısıyla her birimiz, direk Allah’ın kuludur. Allah’a olan kulluğun zirve yaptığı anda, kadr hali oluşur. İşte o an da Allah ismi aynasında seyir başlar. Haber verilmiştir ki insan, Allah halifesidir. Halife kimin adına hilafet ederse, onun ilgili alandaki özelliklerini oluşturma kabiliyetine sahip olmalıdır ki; insan için bu konu zaten öyledir. Madem öyle, o zaman sen ne istiyorsun daha? Sen izhar et kendindekini. Yaşa kadrini…
310) Gönülden yükselen Allahu Ekber sedası, şeytani planların tümünü yerle yeksan eder.
311) Âşık aşkıyla yanar her sabah. Her düşünceyi sayar mubah. Sakın ha açmasın düşüncesini sana, çünkü örneği gerçek sayan olur agâh.
312) Kişinin ilmi istediği kadar derin olsun; ilmin vanası bazen kapanabilir. Vana kapanınca ne yazabilirsin ne de anlatabilirsin. Yani bazen “AY” tutulması gibi akıl tutulması yaşanılır. Bu herkes için geçerlidir.
313) İman “güneş” gibi ışığın merkezidir ve tüm düşünceyi üretir. Akıl “ay” gibi kendisine yansıyanı şekillendirerek yansıtır.
314) Arşın üstü mutlak nuru ihtiva eder. Orası yaratılmamıştır. Rahman olarak bize bildirilmiştir. O yüzden Rahman ismi hiçbir insan için ad olarak kullanılamaz. Tıpkı Allah ismi gibi… Kullanan şirke girmiştir.
315) Mana ilminde akıl, kalem olarak tasvir edilmiştir. Akıl yaratılmıştır ama aklın olayları birbirbirine bağlayarak ulaştığı fikirsel sonuç yaratılmamıştır. Çünkü aklın birbirine bağladığı tüm olaylar esma manalarının bir kompleksidir ve kesret aleminde elbise giymemişlerdir. Esma manaları yaratılmamıştır. Kalp imanın merkezidir. Kalbin düşünde ise iman oluşur. Kalbin düşündeki iman yaratılmamıştır. Çünkü iman, beden almamış sırf meleke şeklinde kalpte oluşur. Aklı kalbe indirip iman ile buluşunca ise, imanı şekle bürüyerek imana adeta beden olur. Yani iman, akıl için canlılık oluşturan bir ruh gibidir. Buradan şu çıkıyor… Akıl ve iman, güneş ve ay gibidir. Her ne kadar farkında olmasa da kişi, aklın çözdüğü her olay imanın sonucudur. Çünkü bir şeye inanılmazsa başarılamaz. Kişi isterse ateist olsun ve Allah’a hiç inanmasın, iman olmadan aklını çalıştıramaz. Ve sonuç olarak; akıl ve imandan ortaya çıkan tüm düşünceler yaratılmamış olup düşteki melekeleri ihtiva eder. Daha sonra bu manalar surete bürünüp fiil âleminde yer alır. İnsanın fiillerinin tümü ise, yaratılmıştır.
316) Anlayan, rahmet diledikten sonra, bize susmak düşer. Anlayan anlatmasaydı, ayna karanlık kalacaktı. Anlayan anlattı, bizleri ilimle donattı. İlimle donanan sukuta erdi. Sukuta eremeyen ise, sukut-i hayale uğradı.
317) Ayeti kerime ile Allah; savaşta dahi bırak namazın terkini, cemaatle namaz kılmayı bize teklif etmiştir. Madem öyle, normal vakitlerde namazı nasıl oluyor da yalnız başımıza kılabiliyoruz… Gerçekten de hayret ki ne hayret… Buyurun Nisa suresi 102. Ayete kulak verelim… “Rasûlüm! Savaşta mü’minler arasında bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir grup silahlarını da yanlarına alarak seninle beraber namaza dursunlar. Bu esnâda diğer grup düşmanı gözetlesin. Namaz kılan grup secde yapıp rekâtı tamamlayınca, düşmanı gözetlemek üzere arka tarafa geçsin. Sonra henüz namaz kılmamış olan diğer grup gelsin ve seninle beraber namazlarını kılsınlar. Hem yer değiştirirken hem de namaz esnâsında ihtiyat tedbirlerini alsınlar, silahlarını da yanlarında bulundursunlar. Çünkü kâfirler, silahlarınızı ve teçhîzâtınızı unutup bırakmanızı, böylece âni bir baskınla üzerinize saldırmayı çok arzu ederler. Ancak yağmur-çamurdan dolayı sıkıntıya düşerseniz, yahut hasta iseniz namaz kılarken silahlarınızı yere bırakmanızda size bir vebâl yoktur. Fakat yine de gelebilecek tehlikelere karşı tedbiri elden bırakmayın. Şüphesiz ki Allah, kâfirler için pek alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.”
318) Aşk başkadır. Sevgi bambaşkadır. Aşkta iki taraf vardır. Sevgide ise sadece sevim vardır. Yani vahdetin seyri mevcuttur.
319) Allah hakkına dikkat etmemiz gerekir. Allah yolundakine verilen zekât, fakirlikten veya miskinlikten dolayı değildir. Allah yolunda çaba sarf edenin, gönlünü hoş edip Allah yolunda ilme veya insanlığın Allah’ın dinine yaptığı hizmete olan rağbetini arttırmak içindir. Aynen bunun gibi, kâfire de fakir veya miskin olduğu için zekât verilmez, lakin kâfiri İslam’a ısındırmak için zekâtını verebilirsin.
320) İlim den daha büyük olan Allah yolu ne olabilir ki? İlim sıfatı en büyük sıfattır. İlim sıfatı dahi, irade ve kudret sıfatlarının işleyişi ve kişiliğin idamesi için birinci sırada yer alır. İlim olmadan tek bir ışıltı bile, kuldan zuhur etmez ki…
321) Allah; öz nurundan bize kadar yarattığı her katmanda, ayrı bir isim ile nurunun seyrini her birimde ayrı ayrı dilemiş ve aynı sistemle yarattığı insanı da buna şahit etmek istemiştir. Hem nurunu bürüyor, hem de büründüğüyle bürüneni seyir ediyor. Müthiş bir ayna… Elbette ki; Allah ismiyle kendisini bize tanıtan mutlak zat, münezzehtir. Tüm anlatımlar bize bizi anlatır.
322) Allah ismi aynasının karşısına dikilen insana uzanan el kahrolacaktır. Her ne sebebe dayanırsa dayansın, masum bir insana kalkan el, yok olacaktır. Ateş-i cehennem o eli temizlemede yetersiz kalacağı için, ebedi cehennemde mahkûm olacaktır. Yazık o insanlara ki, kendine inanan aptal kişileri de kendileriyle beraber helak ediyorlar.
323) Günlük yaşam planımızda şöyle bir temada yoğunlaşabiliriz; Allah ismi aynasında varlığa doğru müşahede ederken “sen ne istedin ki ben sana vermedim” sırrına binaen, elindeki her bir unsurun; yaşam aralılklarında, kendinden çıkan duaların sonucu olduğunu seyredip, öylece rabbiyle hasbıhal edip, şirkten arınmak için zihni zinde tutarak seyrinde daim olmak…
324) Birbirimizin yüzüne bakabilsek; “Allah sevsin sendeki müşahedeyi” duasını; gıyabımızda birbirimize bilinçli kullanacak kadar gelişebilsek, işte o zaman yol yakın demektir.
325) Allah’ın dinini, Allah’ın boyasıyla boyananlardan izleyin. Allah karşılıksız verendir. Karşılık bekleyen demek ki mahrumdur Allah’tan. Mahrum olan ne verebilir ki? Olsa olsa mahrumiyet aşılar.
326) Her bir âlim, Kur’ana açılan bir penceredir. Her biri ayrı tarafından görür. Çünkü her bir insanın meşrebi yani bakış açısı ayrı ayrıdır. Tümünden faydalanmak gerekir. Ama herhangi bir âlimi putlaştırıp, etrafında kümelenip, diğer insanları dışlamak ise Kur’ana karşı nankörlüktür. Hatta hatta gaflet ve dalalettir. Her Çeşme’den su iç ama hiçbir çeşmeyi dışlama.
327) A”rab”ça da her harf ayrı bir manayı simgeler. Hatta her harfin sayısal bir değeri vardır. Bunun için denilebilir ki, tüm harfler vahiyle insanlara bildirilmiştir. Unutmayalım ki, 124.000 tane nebi 313 tane de resul insanlıkla buluşmuştur. Her biri ayrı bir ilimle insanlığı aydınlatmıştır.
328) Allah’ın yaratmasına gore; uzayın en vuruşu neyse, en merkezi de odur. En büyük yıldızı neyse, en ufak gök cismi de odur. Samanyolu neyse, insan da odur. Onun için gözümüzü ha göğün derinliklerine dikelim… Ha nefsimizin derinliklerine… Gene de ona yakınlık veya uzaklığımız aynıdır. Yani onun yaratmasına karşı yerden ta arşa kadar, her bir birim aynıdır. O zaman gözümüz bizde olsun, dışarıda değil. Çünkü gözü dışarıda olan dilenci olur. Gözü kendinde olan ise, âleme şah olur.
329) Allah (الله) kelimesine baktığımızda, bağımsız yazılan elif harfi lâhut âlemini tasvir eder. Kesinlikle düşünce ona kavuşamaz. Baştaki lam sıfat âlemini, ikinci lam ise esma âlemini, ha ise ef’al âlemini tasvir eder. Üstte de ufak yazılan bir elif vardır. O da tüm âlemlerde tasarrufun lâhut-i âlemden olduğunu temsil eder. Seyirde kişi, lâhut-i âlemin sırlarına vakıf olabilir ki, buna ermeye kabıkavseyn denilmiştir. Ama lâhut-i âlemi dışarıdan seyri mümkün değildir. Çünkü onun içi ve dışı yoktur. Bir de şu vardır ki, Allah kelimesi kendinden önceki kelimeyle birleştirilirse, Elif okunmaz. Çünkü buradaki Elif vasıl hemzesidir. O da şunu gösteriyor ki, B harfi gereği o birimden hak tecelli eder, buna işaret olarak da okumaya direk lam’dan başlanılır. Kur’anda geçen tüm düşen lafzatullah hemzelerini bu şekilde düşünerek okursak, bir çok sırlara vakıf oluruz. Biraz karmaşık bir yazı gibi görünüyor. Başka türlü yazılamıyor.
330) Lâhût-i âlem; vecihten yansıyan nurun, üzerine tutunduğu ve tüm nurun üzerine işlenildiği, isimsiz ve resimsiz hem alansız ve mekânsız olan, hatta hatta olansız olan ve ol emrinin üzerine çizildiği ortamsızlık olarak anlayabiliriz.
331) Allah Rabbimiz ise, bizdeki tüm özellikler ondan gelme demektir. Eğer bizim elimiz ayağımız ve tüm her bir şeylerimizi oluşturan olgularımız varsa bize göre, onun da ona göre vardır. Ama mahiyeti nedir ve neye göredir bilemeyiz. Tevil ederiz kendimize göre. Bazısı tevil etmez ve direk der ki, iki tane kocaman eli vardır ki onlar, sünneti seniyye çizgisinden uzağa düşmüşlerdir. Bu korkunç bir inançtır. Ayet yedullah (Allah eli) der. Biz hemen sıfata veya esmaya indiririz. Ama dikkat edersek ayette yed sıfatı direk Allah’a nispet edilmiştir. Rahman’a veya Rabbe nispet edilmemiştir. Kur’anda hangi kavram kullanılmış ise, o Mana üzerinde yoğunlaşmalıyız ki, hakikatini idrak edelim. Eskiden beri üzerinde tefekkür ettiğim noktalardan biridir. Umarım ki; hakikatini idrak ederek veya en azından imanımızdan zerre kadar taviz vermeden bu dünyadan ölürüz. Yoksa ebeden mahrum kalırız. Çünkü burada a’ma olan orada da a’ma olur. Hatta daha da şaşkın…
332) İçinde bulunduğu ahvale göre yapılan İslami amelin İhlâsla hiçbir alakası yoktur. Bu taklidi amel bile değildir. Bu hal, kişinin su dalgasına teslim olan sandal gibi sağa sola savrularak; İslami amelleri, kendi şahsi çıkarlarına göre ortaya koymasıdır ki, ilmi ilahide hiç bir karşılığı yoktur. İman ve amel ayrılmaz ikilidir ki; sadece vechullah için olduğunda, değer kazanır. Bu şekildeki amele, riya ile amel denilmektedir.
333) Her ayetin, zahiri manası olur, bunu herkes az çok kendine göre anlar ve ona göre hazırlığını yapar. Bir de bâtıni manası vardır ki, zahiri manasına teslim olan, onu hissetmeye başlar. Matla’ı vardır ki, batını manasına gömülen onu alır gün yüzüne çıkarır. Yani zahiri avama hitap eder. Bâtıni havasa hitap eder. Matla’ı ise hass-ul havvasa hitap eder. Aslında tüm manalar tek manaya işaret eder ki o da… “La-hayır” “tanrıya-ilahe” “İllellah sadece Allah” gerçeğidir.
334) Ahlaki çöküntünün sebebi şudur ki… TV’lerde evlere giren diziler, bastırılmış duygular, yaşanmamış hayatlar, hissedilmemiş hayaller, sonradan görünmüşler, hepsinden ötesi özde olup da bilinç altına itilen iman ve o imanın verdiği sonsuzluk hissi ki, bu sonsuzluk hissinin hedefini unuttuğundan, yönünü dünyaya çevirdiği öz ruhu ve öylece israfa adanmış bilinçler, türeyip gider…
335) God, tanrı, ilah, xwuda ve diğer her bir dildeki halkın düşündükleri doğaüstü veya doğa içi tasavvur edilen aşkın kuvvet sahibi gördüklerine, verdikleri kavramlar aynı anlamlara gelir. Allah isminin tercümesi veya meali olamazlar. Çünkü Allah; sadece ulûhiyetiyle değil, aynı zamanda rububiyet ve melikiyeti ile de yarattıklarını kendi kuvvet ve kudretiyle kaim tutmaktadır. Dolayısıyla Allah ismi; ilah isminden türememiştir. Allah mutlak zatın özel adıdır. İlah kelimesi ise, Allah’ın ne olduğunu kavrayamayan ve mutlak vücut olarak bir kendi var bir de o var, o çok güçlü ben ise az güçlü ve ona tapayım ki beni sevsin ve bana yardım etsin düşüncesinden türemiştir. Zamanla ilah kelimesi, cahiller tarafından objeleşmiş ve güneşe, aya, yıldıza, dağa, taşa, ineğe, sineğe vs verir olmuş. Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz, mahlûkata ilahlık vasfını verme iddiasının gerçek olmadığını ve sadece Allah ismiyle tanıtılan zatın var olduğunu, onun da; hem ilah hem melik hem de rab olduğunu bildirerek ve Allah’la birlikte başka herhangi bir ilahın olamayacağını bize bildirir.
336) Her hangi birinin sözüne inanıp herhangi birine etiket yapıştırmak en büyük ahmaklıktır.
337) Görünen ef’alın oluşturduğu kesret alemi, görünmeyen esma, görünemeyen sıfat ve görünememesi dahi düşünülemeyen zat olarak tarif edilir. Bunlar bizim açımızdan ilmi bakış olup, dört âlem olarak izah edilir.
338) Anda yaşarız ve gelecek meçhul. Sonra yaparım veya sihirli değnekle bir şeylere ermek nefsin sığınağı. Sığınığa gizlenmek, Bismillah diyene yakışmaz.
339) Allah kavramı hakkında çok önemli bir konuyu izah edelim… Müştak kelimeler her zaman dilbilgisi kuralları içinde oluşmaz. Örneğin… Dilbilgisi kurallarına göre, İlah kelimesi Allah kelimesinden müştaktır. Görünürde yani sarf-nahiv kurallarına göre Allah kelimesi “ilah”dan türemiştir. Ama gel gör ki durum tam tersidir. Şöyle ki… Allah ismi ile isimlenen mutlak zat, nebi ve resuller tarafından insanlığa tanıtılmışlardır. Tüm peygamberler, kulluğu tüm detaylarıyla bildirmişlerdir. Bir müddet sahih olan kulluktan yapıldıktan sonra insanlık, sahih bir şekilde kulluk yapmaktan uzaklaşmış, Allah’ı bir ilah olarak görüp, kendini de bağımsız bir varlık olarak düşünüp, O’na tapmaya başlamışlardır. Tapma sonucu olarak Allah; ilah olarak görünmeye başlanmıştır. Daha sonraki nesiller, gün geçtikçe hakikatten uzaklaşmış ve evrende var olup Allah’ın ilim ve kudretini yayan tüm varlıkları birer bağımsız varlık gibi görüp, onlardan uzanan Allah ilim ve kudretini onlara hasretmeye başlamışlardır. Ve böylece müşrik toplumlar türemeye başlamışlardır. Tüm kırılma noktası, Allah’ı bir ilah olarak görüp varlıklara vücut vermekle başlamıştır. Allah bu yanlışı düzeltmek için, 124 binden fazla nebi göndermiş, ama bir çoğu işkencelerle katledilmişlerdir. Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizden sonra insanlık bir nebze orijinal öğretiye dönmüşse de fazla sürmemiş, gene de Allah’ın rububiyet ve melikiyeti unutulmuş ve sadece bir tanrı/ilah olarak görülmeye başlanmıştır. Ümmetin içinde az az bir kısım ise orijinal öğretiyi haykıradurmuşlardır. Bunların başına da gelmedik bela kalmamıştır. Bazısı zindanlarda terk edilmiş… Bazısının diri diri derisi yüzülmüş… Bazısı canlı canlı eli ayağı kesilmiş ve gözü uyulup işkenceyle öldürülmüş… Bazısı tekfir edilmiş… Bazısı Konya’nın ortasında 60 yaşındaki âlimi uyandırdığı için kuyuya atılarak ölüme terk edilmiştir. Evet, tüm olay, Allah’ı idrak edememek… Ve onu sadece bir ilah/tanrı olarak bakmaktan geçer. Yani… Allah ismi “ilah”dan türememiş… Aksine ilah ismi Allah isminden türemiştir. Haydi sen de tefekkür et ve gerçeğin peşinde olmaya devam et…
340) Eğer ki bir araç icat edilse… O araç ile göklere çıkılsa… Cennet ve Cehennem gene de görünemez. Gene de gördüğün taş ve toprak olacaktır.
341) Allah’ım! Selâm sensin ve selâm sendendir! Selâm isminle bizi kuşat! Selâm isminle bize huzur ver! Selâm isminle kalbimizi günahlardan arındır ve bize selâm ver. Amin…
342) Allah demek o kadar zor olmamalı. Yok, tanrıymış, bilmem ilahmış veya neymiş… Bu böyle demişte şu şöyle demiş… Ben burada varım da orada yoğum da bilmem daha neler neler… Ya hu; Allah de gerisini bırak. Hepsi bu… İşte bu tümüyle ulûhiyet ile ilintili bir durumdur. Rububiyet ve melikiyet ise, bundan çok daha öte bir içeriktir.
343) Allah zâtın özel adıdır. Rabb ise, Allah ismiyle isimlenen zâtın kendinde seyr etmek istediği mânâların tümüne denir. Rabbul âlemin; bir tutam nur üzerinde şekillenen tüm âlemlerdeki Esma-i Hüsna isimleriyle isimlenen mânâların, tüm bileşke nakışlarının sahibine denir. Sahibi Allah olduğu için de, Rabbul âlemin Allah’tır. Benim Rabbim veya senin Rabbin dediğimizde ise, her birimizin özel oluşumuna işaret ederiz. Oluşumun sahibi de, yani bileşke manaları Allah’a ait olduğu için de, Rabbim Allah’tır deriz. Herkesin rabbi hem ayrıdır, hem de aynıdır. Aynıdır; çünkü tanıttırmak için isimlerle isimlenen tüm manalar ona aittir. Ayrıdır; çünkü her birim ve insanın bielşkesi değişiktir. Bileşke değişikliğinden dolayı, hiçbir insan diğerine benzemez. Hatta saç kılına kadar değişiktir. Hatta kılların her biri… Hem de aynıdır. Çünkü yapı olarak tip olarak fiziki olarak sanki birbirinin kopyasıdırlar. Her birimiz öyle değil miyiz?
344) Allah zatı itibariyle mutlak olarak münezzehtir her düşünceden ve görüntüden… Herhangi bir düşünce unsuru için “bu Allah’tır” dersen, Allah’ı o nesnede somutlaştırdın demektir. Allah’ın zatı için hulul düşünülemediği gibi sıfat, esma ve ef’ali için de düşünülemez… Ve öylece düşünen şirke girmiştir.
345) Eskilerin “her şey aslına döner” sözü, bize şunu fark ettirir; Demek ki, asıldan kopartan bir şeyler varmış. Kişi yaptığı amellerle “iyi veya kötü” aslından uzaklaşır. Yani kişisel şuur başka bir şekilde pozisyon alır. Ne zaman ki kişi, yaptığı ameli terk ederse, insani şuur ilk gününe döner. Onun için Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz şöyle buyurmuş; “Yaptığınız amel azda olsa devamlı olsun” “Verimli toprağın yağmura doymadığı gibi, Mü’min hayra doymaz” Aslında tüm ipuçları bize bildirilmiştir. İnsanın bir robot olmadığı ve kendisini, gene kendisine tanınan irade dâhilinde değiştirebileceğini anımsatmışlardır.
346) Biz Allah’ın azametini; sıfat ve manaları ile seyir ederiz. Zatıyla asla. Bu itibarla… Allah velisi dediğimizde, acaba ne kastediyoruz? Çok sır değil mi? Ya; apaçık ortada işte kardeşlerim…
347) Üstünde veya altında hava olmayan “a’ma”ya varmak… Aslında bu hal; varmak kelimesini dahi terk edene nasip olabilir. Yoksa O makama ulaşayım düşüncesi dahi, insanı geri bırakır. Hele hele bulunduğu makamdan güç alıp insanları küçük görenden hiçbir cacık olmaz. Olsa olsa turşu olur.
348) “A’ma” bilincine eren de insan olduğu için, oradan bakan dahi gene de insandır. Allah ise; tüm düşünce dünyamızdan münezzehtir.
349) Ameline asla güvenme, ama iyi yolda olan müjdeye daha yakındır.
350) Âlemler makro âlem. İnsan mikro âlem… İçindeki düzen ise aynı… Âlemdeki yıldızlardan tut taa burçlara kadar, her şey ama her şey; düzen ve mesafeler dahi, aynen insani varlığın içiyle birebir eşdeğerdir. O yüzden derler ki; ne ararsan kendinde ara. Kendinde bulamayan dışarıda hiç bulamaz.
351) Allah her yerde değildir. Her yer Allah’ın ilmindedir. O zaman senin mutlak vatanın Allah ilmi… Haydi, şimdi yeniden düşün şu hadisi şerifi… “Vatan sevgisi imandandır”. Sevgine bak, imanını ölç.
352) Benim aklım yetmez. O yüzden ben muhtacım hem Kur’ana, hem de hadise.
353) Nefsin çekiciliğinden sıyrılmak ah getirtir nefse… Aslında her birimiz “ah” deyip derin kuyuya inerek, özümüzde bulduğumuz mercanları “aha buldum” diyerek kendi adımıza paylaşırız.
354) Amentu duasının sonlarında der ki; “Hayrihi ve şerrihi minellahi Teala”, Yani “Hayır ve şer Allah’u tealadan” dır. Bunun iyi tetkik edilmesi gerekir. Hayr Allah’tan, şer ise nefistendir ayeti ise, insana kesret ile vahdeti yaşatır.
355) Allah ve resulünü ayıranlar perişan olur. Fatiha da Allah ile konuşuruz. Tahiyyatta ise nebisi ile konuşuruz. Sonra Resulullah olduğuna şahadet ederiz. İşte işin özeti de budur.
356) Âdem ilk insani duyguyla yaratılan kişi olduğu gibi, her insanda dahi saklı olan cevherin adıdır. O cevhere ulaşan kişi, Allah’ın halifesi olur. Melekler ona secde eder. Ne zaman ki insan, bedensel dürtülere yenik düşer… İşte o zaman ikilemde kalır, yani Şeytanı dinler ve dünyaya düşer.
357) Hz. Âdem’in yaratıldığı çamur yakut gibi parlak kalır yıllarca. Hacer-ül esved taşı ilk yaratımda bembeyaz idi. Hz. Âdem’in yaratıldığı toprağın arta kalanı idi. Arta kalan ise, Hacer-ül Esvet olarak bize hediye edilir. Sonra kudret eliyle Âdem olarak tezyin edilir. Daha sonra bu taş; insanlık günahla iç içe girince, ilk hamurdan arta kalan taş da aynı şekilde, insanla parelel bir şekilde, aynı insan kalbi gibi siyahlaştı. Yani insanlığın manevi haline tercüman oldu. Ahir zamanda tüm insanların islâm ile şerefleneceği vakitte o taş, ilk günkü gibi beyazlayacaktır. Kıyamet öncesi son demlerde ise o taş, Hz. İsa’nın semalara çekildiği gibi semalara çekilecektir. Hakikatini Allah bilir.
358) Dünyadaki en tatlı savaş… Hacer-ül esved’i öpme savaşıdır.
359) Hacer-ül esved’e yapışıp zaman ve mekândan çıkacan. Yapışırken orada yapışmak isteyenlerle tatlı tatlı savaşacan. Eğer yapışmak için zor kullanırsan, bil ki zaman ve mekâna kapanacan.
360) Nuri Muhammedi bizim özümüz… Hacer-ül esved maddemiz… Zemzem suyumuz… Onunla gusül eder ruhumuz.
361) “B” harfi hayatın doğum noktasıdır. “B”’den bakabilen ve muhammedi olan Allah kullarına selam olsun. “B” ile konuş “B” ile yaz. “B” şifredir kullar arasında. “B” şifredir kul ile rab arasında. “B” şifredir hayatın her alanında.
362) İçinde bulduğun avhal sana en iyi olandır. Allah her şeyi kuşatarak en deruni olarak tüm ahvalini bilir. Hangi ahvala hangi şerbetin verilmesi gerekiyorsa, o ahvalı onunla bütünleştirerek verir. Allah’ı bilemeyip nefsanî izlerden sıyrılamayan ise, neyin ne olduğunu nereden bilir. Battıkça batar ama kendisini üstte sanır.
363) Allah kuşatması ilimle olur. Zaten ilim tüm manalara ferman olur. Deruni bilgiler ilimsiz zayıf olur. İlim illa bir kapıdan olur. Kendine uygun olan kapıyı bul. Kapısız ilim akacak diyenler kaybeder. Kendisini bilgiye hapseder. Bilgiyi beline yük eyler. Merkep gibi dayak yer.
364) Bu da benim olsun bencilliğinden arın. Tasavvuf; bilgi, ilim, mertebe, keramet vs peşinde koşmak sahip olma hevesi değildir. Aksine tasavvuf; benliğinin büründüğü bencilliği salmaktır. Gül olmak ve gül vermektir. Almaktan bir kurtulup hep verirsek; işte o zaman, yokluğun yokluğunu a’ma da görürüz. Hak ile halka bakıp haksızlıktan soyutlanırız.
365) Anlamadığını reddeden yeniye kilitlenir. Bir yeni bilgi duydun diye hemen inkâr etme. Bilinç sandığın olan kendi özüne kilit vurup ihanet etme. Sonsuzluğunu tahrip etme…
366) Bazen büzüşmek ileri gitmek için şart olur. Bazen insan elini ve ayağını kendisine çekmek ister. Hani kış günlerinde vücut açılınca soğur ya, işte öyle ruhunda bazen ihtiyacı oluyor.
367) Kalbimiz tüm değerlendirmelerin merkezidir. Özümüz de aynıdır ki… Anlamayana ne densin. Allah “basir”et versin. Not: Basiret yazmadım basir et yazdım.
368) Bilincimize nakşedilen, vehim eliyle örtünen ve bizde bizle var olan çekirdekler çatlayıp yeşermek ister. Ama kişinin yeşertmek için gerekli olan çalışmayı yapmayıp, bedensel zevkler peşinde koşması, kişiye sıkıntı ve stres olarak geri döner. Tıpkı toprak altında çekirdeğin patlayıp toprağı kabarmak istemesi gibi…
369) El Bari’dir rabbimiz… İlk yaratılış; sıfırdan emsalsiz bir şekilde yaratılış ile oluşmuştur. Yoksa o, ondan ve diğeri de diğerinden türeme ve evrilme ile yaratılım dersen, o zaman geriye doğru bir sonsuz zincir sıkalası çıkar ki, bu da batıldır.
370) Allah’ın El Bari ismi; bir örnek ve emsale ihtiyaç duymadan yaratma anlamını barındırır. Bu esma nakşı gereği rabbimiz, yarattıklarını yokluktan varlığa çıkarır. Öylece rabbimiz; takdir ettiğini ve kararlaştırdığını varlık sahasında ortaya koyar. İşte; “Yaratılmış anlamında” yaratılan her bir var edilen birime ibretle bakarsak, yeni birçok kapının bize açıldığını fark ederiz. İşte Allah’ın El Bari ismi bu anlamları içinde barındırır.
371) B harfinin üç manası vardır. İstiane (yardım), musahabe (beraberlik) ve mulabese (giyilen elbise). Bu üç manayı Allah ismiyle kendisini bize tanıtana yönlendirip “oku”sana Besmeleyi. Gör bakalım karşına çıkan portreyi..
372) İnsanın anlık bilinç anlayışı aldatır insanı. Olanı değil, görmek istediğini gösterir.
373) Boyan, Allah boyası olsun. Nasreddin Hoca misali olalım. Oluşmasındaki tüm imkânsızlığa rağmen… “Ya tutarsa” sözü kulağımızda çınlasın. Allah’ım algılamamızı aç. Suyu emip işleyen toprak misali tüm veri tabanımızı işlet. Boyanla boyalanmayı nasip et.
374) Bencillik girdabında kaybolarak iki dünyamızı da yakıyoruz.
375) Allah’ın katında basit diye birşey yoktur. Hâlbuki biz nefsimizin hoşuna gideni makbul, nefsimizin hoşuna gitmeyeni ise basit görürüz. Allah’ın katında ise, sadece yarattıkları vardır.
376) Boyun eğelim Allah’a… Ay ve güneş Allah’a boyun eğmişken… Ay aklı güneş imanı simgelerken… İkiside aynı noktada kesişirken… Neden yakiyn bir dokunuşla imana ermeyelim.
377) Fark ettik ki Allah’a giden yol bizden geçer. Her şey bizden bizedir… O dilediğini seçer. Emir O’nun… Çünkü gayrısı yokluktan içer. Şuurumuz açılırsa, bilincimiz her şeyi biçer.
378) Besmele işin başı… Onunla deler kökler taşı. Hikmetin gözüne odur kaşı. İnsan onunla devirir yaşı..
379) Toprak kabir bedenin son çukuru… O zaman beden o çukura girmeden, bedenden azami derecede faydalanalım.
380) Biz seninle başladık diyenler… Sakın benimle son vermesinler… Ben fani Allah bakidir der Allah kulu ve resulu…
381) B (ب ) harfinin içerik kapsamıyla Muhammedi bakış şu ki… Ya halkı hak nazarıyla seyr veya hakkı halk nazarıyla seyr… Gerisi iki renkli göz gibi ayrı ayrı bakar…
382) Ne yap yap kendini kimsenin boyunduruğuna sokma. Yoksa kendi özünü göremezsin. İsteyenlere imkânın dâhilinde istenilen şeyi ver, ama günlerce aç da kalsan, namertten bir şey alma. Zira Allah yanısıra kendisini egemen gören, seni senden mahrum eder.
383) Bedensel güdüler ve dürtüler üzerine kurulan yakınlaşmalar insanı esfeli safiline iter. Buradaki olay kıskançlık değil, apaçık nefse zulümdür. İslam’ın koyduğu mahremlik ve namahremlik olayları, kalbinin derinliğine inmek isteyenlerin, dikkat etmesi gereken temel konuların başında gelir. Zira Allah; demez ki zina etmeyin, hassasiyeti icabı zinaya yaklaşmayın der. Eğer yakınlaşma varsa zaten zina doğal bir dürtü şeklini alır. Bedensel dürtülerin en kabalarından biri olan zina günahı, kişinin kalbindeki rabbe olan yönelimi, tamamıyla keser. Kişiyi kupkuru edip manaya yönelen zihnini aptal eder.
384) Bilgi kendinde bulduğundur. İlmin ise, Ehad ve Samed olan ile yaptığın senkronize kadardır. Beğeni ve ilgi ise hobilere girer, anlık haz alırsın. Gerisi nedamet çöker.
385) Epey yıl oldu unuttuk bedduayı. Sabırla harmanladık duayı. Yerden seyrettik semayı. Seçtik inzivayı. Öylece affeyledik tüm halkı. Halka hak nazariyle bakıp yardık masivayı. Tüm geçmişteki bedduayı da Allah’ın Celal’ine terk edip, secdede bulduk Cemal’ı…
386) İşlerimiz bencilliksiz olursa başarı yüzde yüz olur. Bencillik karışınca ise, insan yarı yolda kalıyor.
387) Besmele, karanlıkta ışıldayan Allah nurudur. Buyrun kelime kelime ve toplu anlamı. B (ب) yardımıyla-verdiği güçle. İsmillah (اسم الله) ismi Allah olanın. Anlam: ismi Allah olanın yardımıyla şu anda yaptığım eylemi yapıyorum. Errahman (الرحمن) herkesi rızkıyla yaratır. Errahim (الرحيم) sürekli yeni şeyler üretir. Besmelenin anlamı şöyle düşünülerek söylenir: İsmi Allah olanın beni rızıklandırarak verdiği kuvvetle, ben üretime geçiyorum.
388) Hey dost… B-eka B-illaha erersen, işi bitirirsin sen… Anladın mı? Hey dost… B ( ب ) harfi işte oldu bu işin sırrı… Anlamadan yanlış konuşma… Hey dost… Senin işin B-eka B-illaha ermek. Ey nefsim… B-eka B-illaha eremeden sakın ha bu dünyadan gitmeyesin… Bu işin şakası yok. Vallahi ölen bir daha dünyaya geri gelemez ki elde etsin.
389) B harfi kendinden sonraki kelimeye üç mana katar. 1-İstiane=yardım 2-Mülabese=giyilen elbise 3-Müsahabe=beraberlik. İşte bu üç manadan birini kat ve besmeleye anlam ver, gör bakalım önüne ne çıkacak. Şirkten kurtulmak için en az İstiane manasını vermek gerekir.
390) Besmeledeki B (ب) harfini Müsahabe/beraberlik manasında hissetmek, insanı miraca çıkarır. İşte kabı-kavseyn denilen hal, B (ب) harfini Müsahabe anlamında idrak edip yaşamaktır.
391) “Katre nice bilsin, Ummân olan anlar bizi!” Mısri Sultan hazretleri burada şunu demek istemiştir Allahu a’lem… Umman okyanus demektir. Katre ise bir damla su. Irmaktan balona alınan bir avuç suyu düşünün. Kendi balonunun suyunu kendi aslı olarak bilip, kendisini balon kozasına hapseden, nereden bilsin Irmağı. Kendi özünün, ırmağın aynısı olduğu bilincine eren ise, bizi anlar demiş sultan hazretleri.
392) Birçok esma manasının bir katre nurun üzerinde yaptığı terbiye nakşı sonucu, ayrı ayrı hüviyet sezişlerine sahip birimler oluşur. Tüm esma manaları da onun olduğu için, ayette “biz” yapıyoruz der.
393) Hayr ve şer kuldan gözüken Allah takdiridir. Tüm öğrenilen şeyler öğrenildiğiyle kalırsa, hayır ve şer olarak gözükür. Bu husus marifetullaha engel olur. Çünkü marifete erende hayır ve şer kaybolmuş ve seyr başlamıştır. İşte bilgi bilgisizliği, marifete eremeyen kişinin bilgisidir. İşte bu bakış, hakikat bakışıdır ki, zahiri bakış ile alakası yoktur. Yani zati seyr zevk halindeki seyr alanıdır.
394) Ahret uçsuz bucaksız deryadır. Orada dostla buluşmak çok mu kolaydır? Hakkın rahmeti olmazsa… Tüm sözler seraptır.
395) Günahı emreden nefis başa beladır. Onun sesi kulağında sedadır. Geç emmareyi ey aziz insan… Hayat sana deryadır.
396) Allah’a ermek olayı… Bir örnek ile açıklayalım… Bir ırmak düşünelim. Doğuyor deveran edip denize varıyor. Bu ırmağın içinden bir balon su alıp ağzını bağlayıp tekrar ırmağa bırakırsak derede eksilme olmaz. Deredeki suyun aynısı balonun içinde de olur. Tüm özellikleriyle aynı… Derenin içinde ve suya tabi… Ama kendi içinde bağımsız gibi… Etrafında ince bir lastik mevcut olur. Şimdi, o su dile gelse dese ki “ben bağımsız olarak hareket ederek gidiyorum ve hatta ben dereden bağımsız varım, ben her şeyimi kendim hallederim” derse, yalan atmış olur. Çünkü tümüyle derenin akıntısına tabi olarak sürünüp gidiyor. Ama dese ki; “varlığım deredeki suyun bir kısmı ve derede ne varsa bende de o var. Ben deredeki su ile yürüyüp gidiyorum, ama benimde kendime göre bir birikimim var, ama bu birikimde derede ki suyun aynısı. O beni nereye sürüklerse oraya giderim derse,” doğru demiş olur. Cin ve özellikle insan hariç tüm varlıklar, bu balondaki suyun aynısıdır. Cin ve insandan da düşüncesine hâkim olamayan bu balonun içindeki suyun aynısıdır. Yani mutlak kadere tabidir. Ama düşünce ve iradesini eline alan ise, dereye meydan okur. Çünkü öz nur pıhtısının kıvamını şekilden şekle evirip çevirme gücüyle donatılmış olur. Anla bu muazzam olayı, artık ya…
397) Peki, ikiliği kaldırmak ne demektir ve kaldıran var mıdır? Irmak ve balon üzerinden bir örnek verelim. Irmağın suyu ile doldurulup ağzı kapatılıp tekrar ırmağa konulan bir balon düşünelim… Gerçekten balonu somut olarak patlatıp dereyle birleştirmekle mi ikilik kalkar? Hayır, bu mümkün değildir. Çünkü seyir eden sanal benlik sonsuza dek var olacaktır ki, ırmağı seyr etsin. O zaman ikiliğin kaldırılması şu demek oluyor… Balonun içindeki su der ki, ben ve ırmak aynı maddeden oluşmuşuz. Benim gibi oluşan sayısız balon da aynı ırmaktan ve aynı benim gibi oluşmuş. O zaman kendimi onlardan ayrı ve hatta bağımsız bir varlık gibi göremem. Bende ne varsa, tüm balonlarda ve ırmakta da aynı şey var. O zaman kendimi onlardan ayrı görmek yerine, birimde şöyle bir nazar oluşursa… ” Irmağın suyunun girdiği ve her birisinin bir sanal benlik oluşturduğu ve benim suyumla aynı olan ama balonların kıvrımlarına ve renklerine göre değişik suret alan diğer balonlardaki suların özelliklerini seyir edip (afakta), kendi su özelliklerimi de keşfedip (enfusta) ve sonra ırmaktan olup herhangi bir balon altında kayda girmeyen, yani kayıtsız olan suyun özelliklerini benimseyeyim (Allah boyası)”. Ve şayet bu benimseme oluşursa ikilik kalkar. Bu benimseme oluşsa da, olayı seyir eden balonun içindeki sudur. Balon patlaması budur. Yoksa balonun gerçekten patlaması asla söz konusu olamaz. Fenafillâh olayı da bunun gibidir.
398) “BA (ب) sırrı ne ki” aslında çok kolay… Irmaktan ayrıştırıp balon içine konulan su, ırmak içindeki suyun aynısı olduğunu fark ederse… İşte o zaman BA (ب) sırrı anlaşılır. O zaman Allah’a ermek nedir? Olayı ise… Dere ve balon örneğiyle yazacağım… Hu adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet… Allah ismi aynasında kendini yarattıklarına tanıttırıp müşahede ettirdiğinde… Koca ırmak gibi dere içinde su misali… İstedi ki derede akan suyu gene suyun kendisiyle müşahede etsin. Sanal benlik dediğimiz balon dolusu suyu ayırıp ırmağa bıraktı. İnsan ve cini temsil eden balon içindeki su, düşünür ve der ki; benim varlığım deredeki suyun aynı ise, benim bir yerlere yönelmeme gerek yok. Derede ne varsa bende de o var. O zaman seyir edilmek istenen hazine benmişim. Ben kendimi iyi tanırsam, “hu adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüvviyet” benden de müşahede edilecek. Ve böylece hiç deredeki akıntıya bakmadan “kendi yağıyla kavrulmuş balık gibi” kendi özünde “hu”yu müşahede etmeye başlarım. İşte o zaman kişi; kendisi öz nefsinde Rabbiyle buluşup Allah ismi aynasında kendisini seyre dalar. Yani Allah’a erer. Yani halifetullah olur.
399) “Hu adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet” için, bizim açımızdan, kendisi hakkında fikir yürüteceğimiz hiçbir sıfat yoktur. Düşünsenize, tüm kavramların düştüğü ve sadece “hu” yani O diyeceğimiz mutlak zat… Öncelikle bunu hafızamızda oturtalım. Sonra; “Hu adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet” istedi ki; sahip olduğu gizli hazineyi, yani seyri oluşmayan öz kuvvelerini, yani kendi öz hüviyetinde olan ve hiçbir mana olarak seyri oluşmayan kendi özelliklerinin ortaya koyduğu öz gücünü seyir etsin. Kendi zati nuruna nazar etti. Nurundan bir tutam alıp üzerine nakış nakış kendi sahip olduğu kuvvelerle dokuma eyledi. Sonra; Hüviyetinde asla manaya dönüşmeyen ve salt kendi olan tüm özelliklerinin seyrini, o bir tutam nuru üzerinde oluşturduğu kuvve kümelerine benlikler vererek kendisiyle muhatap eyledi. En kapsamlı benliği de insana verdi. Kendi zatı için Allah adını seçerek, kendilerini yaratarak benlik sahibi kıldığı sanal hüviyetlere kendisini tanıttı. Bu ismin aynalamasıyla bir tutam nurunun üzerinde seyri oluşan tüm manalar birbirleriyle etkileşim haline girdi ve sayısız âlem oluştu. Tümü de “Hu adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet”i Allah olarak tanıdı. İşte oluşan bu etkileşimlerin hiçbirisi asla Allah ismiyle tanıdığımız “Hu adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet” olamaz. Çünkü o, kendi öz hüviyetinde Allah ismini varlığına ayna yaptı. Ama aynada görülen de asla kendisi değildir. Ama görünen de ondan gayri değildir. Lakin tanıtımını yaptığı kadarıdır. Ötesi gene de mutlak muammadır. Sonra; Allah ismiyle isimlenen öz aynasında “Hu adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet” kendisini seyir etmeye başladı. Şimdi düşünelim; Allah ismiyle isimlenerek tarif edilen ayna, tüm isimlerin bileşimi olarak zerreden kürreye bir etkileşim ve oluşum içinde olarak, “Hu adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet”e seyir mahalli oldu. Yani her bir varlık kümesi öylece hem kendisini hem içinde yaşadığı dünyasını hem de kendisini yaratan mutlak kuvvet ve kudret sahibini o isimle tanıdı. Yaratım planında oluşan her bir yapının her bir noktası “Hu adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet”e eşit mesafededir. Allah yapıyor dediğimizde; hangi noktada hangi oluşum oluşursa oluşsun, işi yapan Allah’tır. Çünkü veçhinden yansıyan nurdan etrafı çizilen bir tutam nuru, yani tüm seyir alanını bir okyanus gibi düşünürsek, okyanusun her noktasına da okyanus denir. Yani sahibi Allah’tır. Yani nurdan bir şule olan insanı ve yaptığını yaratan Allah’tır. Ayrıca şu noktaya dikkat edelim; Allah ismiyle isimlenen, “Hu adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet”in seyrin oluşması için ortaya çıkardığı tüm manalar veya bu seyir sonucu oluşan herhangi bir nokta, asla ve asla “Hu adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet” değildir. Ama “Hu adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet” in seyri dâhilindedir. Ayrıca O; yani Allah ismi ile isimlenen zat, tümel varlık değildir. Çünkü tümel varlık denilirse, cüzlerden oluşmuş olur ki, bu da kesinlikle yanlıştır.
400) İnsanın en aziz dostu kendi bedenidir. İnsanın zalim dostu da kendi bedenidir. Bedene kişinin eşi denilmiştir tasavvuf ilminde. Çünkü beden ruhun bir eşi ve benzeridir. Hatta tıpatıp aynıdır. Ruha tüm yönlendirme beden ile yapılmaktadır. Beden gitti mi ruh kitlenir ve ebediyete kadar var olduğu ile yetinir. İyi veya kötü… Onun için en aziz dostumuz olan ve hatta eşimiz olan bedenimizi olabildiğince rahat bırakmadan çalıştıralım.
401) Âşık Veysel; “benim sadık yârim kara topraktır” derken, biz saflığımıza muzdarip bir fert olarak zannettik ki mübarek Veysel, kara topraktan bahseder. Hâlbuki aziz insanın kara toprak dediği bedenidir. Dikkat edin âdem den nesli getirdi diyor. Çok derin bir eser.
402) Ben önce kendimi düşünürüm. Eğer ki öldükten sonra hayatım cehennem olursa, bana ne geride kalan insanlardan. O yüzden birinci hedef ölümün akabinde mutlu bir hayata merhaba demek için, ne gerekiyorsa onu yapmak gerek. Kimse bunu bencillik diye anlamasın. Asıl budur sosyallik. Unutmayın ki cennete girebilecek düzeye gelen insandan zarar gelmez. İşte Fatiha suresi özellikle bunu vurgulayarak, iyi kul olmanın anahtarını bize sunar.
403) Her şey bizde başlar ve biter. Allah kimseye zulüm etmeyecektir. Zaten halifesi değil miyiz? Yaptığımızı onun adıyla yapar ve onun adına da seyir ederiz. O yüzden de yaratım alanı içinde her zaman, Allah yarattı dolayısıyla da Allah yaptı deriz. Ama rububiyet alanımızın şekline göre de hissiyat ve tezahürde kıvam alırız. Lakin tüm kıvamımız da gene de ondan gelmekte ve yaratım planımımızda şekillenmektedir. Ama öz zatımız ise, onun nurundan bir şule olarak var edilmektedir. Kişi hali hazırdaki kuvveden fiile çıkarmakta olduğu iş için çaba göstermeye başladığı anda da, Besmeleyi hilafet sırrını yaşamında anlık seyir edip özüne ermek için okumakta ve hakikatine bakıp içsel dünyasını zihninde şekillendirerek tasavvur etmektedir.
404) B harfinin anlatım içeriği işin başıdır. Hatta hatta işin sonu da aynı içeriktir… Olayın aslı ise, meğer aynaya yansıyan nesfi külle nazaran bir nokta nefes olan sanal benliğimiz imiş. Dikkat ediniz ki nefs ve nefes aynı harflerden oluşuyor.
405) Al sana yeni bir sır… Başörtünün sırrı ne olabilir? Kadının saçı etrafa radyasyon yayar. Erkek hiç onun saçına bakmasa bile, o radyasyon direk birinci derece kanbağı veya sütbağı olamayan yabacı erkek üzerinde dışsallık etkisi bırakır. Bu dışsallık etkisi erkekten dönüp kadına da sirayet eder. Bu tümüyle gayri ihtiyari bir oluştur. Ve o ortamda bedenselliğe doğru bir akım oluşur. Öylece kişi özün özüne doğru yolculuk ederken, fetret yaşar. Ama birinci katman özde bu kesinti oluşmaz. Özün özünü bilmeyen ve sadece özü esas mahal bilenler ise, bunun ne olduğunu bilemez. Aslında her yasak, öylece özümüze giden yolu tıkadığı için yasak edilmiştir. Yoksa Karakuşi yasaklar değildir. Aslında kadının saçını örtmesi kadın için değil, erkek için kadının katlandığı bir külfettir. Karşılığını Allah bizzat verecektir. Şayet; yanında yabancı hiçbir erkek yoksa, sadece birinci derece kanbağı veya sütbağı olan akrabalarının ve eşinin yanında saçını açmasında bir sıkıntı yoktur. Aslında aynı radyasyon akımı erkeklerin dahi saçında mevcuttur. Bu da erkeklerin başlarının tepe kısmında kümeleşmiştir. Lakin cinsi yakınlık hissini oluşturan kuvve, çok daha zayıftır. O yüzden de erkeklerde başın örtülmesi tepe kısmıyla şekillenmiştir. Ve örtülmesi farz edilmemiştir.
406) Hak yolunda bühl olmak şudur ki; Yaptığını inanarak ve bilerek yapıyorsun. Bir üstü ilmel yakindir ki; okuduğun, inandığın ve bildiğin şeyin tadına varıyorsun. Şekerin tadını alır gibi. Buna ya aşk ile çıkarsın. Veya huşu ile varırsın. İşte ilmi ile amel, tefekkür ve tadına varış, insanı bir üst basamağa çıkarır. Aynel yakin oluşmaya başlar. Hakkal yakin ise, huşu halidir ki kişiyi mukarreb olanlarla beraber eder. Bazı kişilerin sekir haliyle aşka kapılarak söyledikleri sözler yüzünden, tasavvuf yarenlerini ve hakikat yolcularını şirk ehli olarak tasvir etmek, en büyük gaflettir. Çünkü tadına vardıkları şeye muhabbet ile dolmuşlardır… Muhabbet, ilim ve tadına varış üçlüsü ile zevke ermişlerdir. Çünkü zati seyr zevk halinde oluşan halle, aynel yakin oluşmaya başlar. Bunun tümü dünyada iken, her hal ve şartta ilmi olup, ötesi muhaldir. Hissiyatın yoğunluğu ile bazısı dünyadayken ilmi olanı da gerçeği zannetmiştir. İşte bu sanmakla birlikte sekre uğramıştır. Oysaki mutlak manada aynel yakin, et kemik bedenin ölüm anında tecelli eder. Mutlak manada hakkel yakini ise, cehennem veya cennette tecelli edecektir. İşte girdaba düşmemek için deriz ki, bırak aşk ile eğlenmeyi. Aş aşkı gör ötesini. Hisset tüm haşmetiyle Allah’ın cemalini. Öylece oku özüne giden marifet yolunu.
407) Benlik mi? Bencillik mi? Yoksa kibir mi? Yoksa ucub mu? Kişiyi mahrum eden ne? Her öncü olan kibirli mi olmak zorunda? Öncü olanın sahip olduğu huylar nasıl olmalı? Hilmiyeti kibir olarak mı sezilir? Neden hilmiyet kibir olarak seziliyor? İşte bunun gibi tüm sorular, kibraya sahibinin ne olduğunu ve insanlığa ettiği tecellinin nasıl olduğunu anlamamaktan ileri gelir. Benlik ve bencillik ayrı ayrı kavramlardır. Benlik şartken bencillik haramdır.
408) Besmelede önce Rahman sonra Rahim gelir. Yani her birim rızkını alır sonra üretime geçer. Rızıklanma ve üretime geçme hususlarını birbirine karıştırmayalım. İşte tam kapasite üretime geçen insandır ki kâinata meydan okuyan. Okuduğu meydan da üretim bazlıdır. Yoksa rızık yeme bazında değildir.
409) Benliği ortadan kaldırmak, öyle mi? Kimse kendisini ve sizi kandırmasın… Benliğin ortadan kalkması muhaldir. Benlik ortadan kalkarsa, o zaman yaratıldğının ne anlamı kalır ki… Çünkü Allah, insanı benlikle yaratmıştır ki, onun adıyla seyretsin. Yani güç ve kuvvetin kaynağı olarak Allah’ı bilip öylece Allah’ın âlemlerinde kendi hakikatinin kaynağını müşahede eylesin. Kurban edilen ise, kendisine ait bildiği güç ve kuvvetin Allah’tan geldiğini fark ediştir. Kendi acziyetinin farkındalığını elde etmektir. Bakın işte, burada dahi bir elde ediş vardır. Elde eden ise, benlik verilen insanın ta kendisidir.
410) Bizdeki benlik hep var olacaktır ki, benlikle seyir ettiğimizin zevkine erelim. Esas kınanan ise, benlik değil bencilliktir. Bencillik; birimde var olan ve halden hale raks edip oluşan havl ile kuvveti Allah’ın değil de kendinden veya varlıklardan bilmektir. İşte esas kınanan durum budur.
411) Allah’ın insana veya yaratılmışlarına hululu veya ruhun reenkarnesi veya Allah’ın valıklara bürünüp gözükür olması olayları batıldır. Öyle inananlar batıl inanca sahip olurlar. Ama her hangi bir varlıktan seslenebilir. Ağaçtan Hz. Musa’ya seslendiği gibi… (28. Kasas suresi, 30. Ayet)
412) Bre adam… Âlemlerde Allah seyredilmez. Âlemlerde Allah’ın nurunun ışıltıları seyredilir. Bunu sana fark ettirmediyse yetiştiricin, hızlıca ondan uzaklaş… Kendini yaktığı gibi seni de yakıyordur.
413) Ayetlerin siyak ve sibaklarına bakmadan cımbızlama olarak ayetleri alıp anlam vermek, hezeyandan başka bir şey kazandırmaz.
414) Borç al, eee… Aldığının gücü sana yetmez senden almaya, eee… 20 yıl sonra gel aynı parayı ver ve borçtan kurtul. Allah’tan kork be adam. 20 yıl önceki aynı parayla ancak çok daha az ekonomik değer alırsın, bu mu senin hak anlayışın. İslam’da böyle bir borç ödeme siatemi vardır diyen, İslam’ın vermek istediği ruhu anlamış değildir. İslam tüm sömürüleri yok etmek üzere gelmişken, sen sana muhabbet besleyerek borç veren kardeşini dahi sömürürsen, sen İslam’dan uzaksın demektir. Geciktirilmiş borç… Biri sana 10 yıl önce 1000 TL borç vermiş ise, sen şimdi 1000 TL borcunu vermekle, borcunu ödemiş olamazsın. İslam’ın esas sikkesi olan altına çevirip ödersen borcunu ödemiş olursun. 10 yıl önceki altın fiyatına göre altın gramajını hesaplayıp bugün aynı gramda altın değerini vermek suretiyle borcunu eda edersen, kul hakkına girmemiş olursun. Lakin karşı taraf hakkını helal ederse, o zaman da tasadduk etmiş olur.
415) Biz diyen esma makâmı itibarıyladır. Ben diyen ise, zat makâmı itibarıyladır.
416) İçindeki “an”a ihanet edip hakka göz yumanlar, batılla uyanmaya mahkûmdur.
417) Kapına geldik bağışlanma diledik… Hediye verdin nurunla biledin… Umutla istedik hasretle rahmetini bekledik… Rahmet yağdırdın hamdınla andırdın…
418) Benlik ile bencilliği birbirine karıştırmayalım. Bencillik haram iken, benlik senin hakkındır.
419) Senin içsel dünyanda Allah’ın adıyla eylem yapmaya başlamanın pratik kodlaması Besmele ile oluşur. Yaptığın eylemi kendi adınla yaptığında zulmani iken, aynı eylemi Allah’ın adıyla yaparsan nurani olur.
420) Benlik bizim ana varlığımızdır. Bencillik ise hastalıktır. Benliğini bırak ama bencilliğini yak.
421) İçinde bulduğumuz kesret alemini baz alarak; “Ben yokum o var” söylemi, “Ben olarak görünen odur” demektir. Bu düşünce sapık bir düşünce olup şirktir. Oysaki sen, sen olarak var edilip yaratılmışsın ve mesulsün.
422) Zati seyr zevk haline erip, tüm âlemleri onun nurunda nurundan nuru olarak bir katre halinde görüp, sonra da tüm âlemleri onun nurunun içinde yok görerek, “bugün mülk kimindir?”, “vahid olup kahhar olan Allah’ındır” sırrını, daha bu dünyada iken yaşayan kişinin, öz seyrinde tüm âlemler silinmiş ve seyir sadece rahmanın olmuştur…
423) Benliğini ön plana çıkarmaktan kurtulamayan kişi, ne yaparsa yapsın manen yüksellemez.
424) Benlik değil bencilliktir yasaklanan. Kurban edilen benlik değil bencilliktir.
425) Besmele, okunan Kur’an ayetlerini yaşam alanımızla bütünleştirmek için bir geçiş güzergâhıdır.
426) Biz beynimizi kullanırız. Beyin asla bizi kullanamaz. Beyin bizi kullansaydı, bitkiden farkımız olmazdı. Bu tüm melekelerimiz için aynıdır. Ruhumuz bunun alt yapısı olarak beyni kullanır. Ruhumuz beyni kullanarak, yaşam ortamına zihni indirgeterek, kendindeki aklı beş duyu ortamına göre kısıtlayıp kullanır. Ruhumuz aynı o şekilde beyni kullanıp kendindeki hafızayı bu dünyamızda kullanır. Aynen bunun gibi ruh, daha bilmediğimiz birçok özelliğini et kemik bedenin organlarını kullanıp bu dünyaya uyarlar. İşte beyni kutsallaştırıp insani özellikleri Allah’tan üflenen ruha değil de beyine vermek, en büyük perdeliliktir. İşte Allah katından üflenen ruhi varlığımızı hissederek yaşamaya başladığımızda, insan olduğumuzun farkına varırız. Yoksa her şeyi beyine verip kutsallaştırarak, ufak bir tanrı yapmış oluruz. Sonra da tanrılaştırdığımız beyin ölünce de, ahu vah ederiz de, bizim mıntıkamıza uğrayacak olan da olmayacaktır. Zaten her şeyi beyin yapar diyenler, insanı da robot yapmışlardır. Artık tüm insani duygularını da yitirmişlerdir.
427) Günlük olarak Besmele okumada bir ölçü yoktur. Her bir fiili yapmaya niyet ettiğimizde, hatırımıza önce besmele düşmeli… Sonra da yapacağımız fiil zuhur etmeli… Öylece bencillik şuuru gitgide zayıflayıp söner. Öylece mülkün sahibi Allah olarak şuur dünyamızda hissedilmeye başlar…
428) Ben deyip şımarmam… Yapanın kaydında kalmam… O kayıt dahi beni geri bırakır, saplanmam. BeniM diye “M” ile bağlarsam bir tabiri, bu tabir meramımı izah yönüyledir, bunu da söyleyem.
429) Eğilen baş hisseder, kime baş eğdiğine… Hakka nazar eden, görür neye nazar ettiğine… Mezar etmez bedeni ruha, bu böyle biline…
430) Kokladığı şeyin kokusunu alan hassas burunlu kişiler, mübarek olup incitilmeye gelmezler.
431) “Sadece benim yolum doğru gerisi sapık” alt bilinciyle yaşamak en büyük basiretsizliktir.
432) Bilmece gibi yazarsın… Bulmaca gibi çözersin… Çözdüğünü yazarsın… Yazdığını çözersin… İşte sen böylesin.
433) Beş duyu çalkantısı kalbin yolunun unutulmasındandır… Allah’a ermeği maddi olan beş duyu âlemîne indirgemek, fenayı ve aşkı burada aramak kadar derin bir sapıklık olamaz.
434) Bir bilgi Kur’an, sünnet ve yaşam alanının mantığına ters ise, o bilgi bozuktur.
435) Bahri ummandan gelen katreler her zaman aynı yağmaz.
436) Yüz saidin çözemediği muammaya soyunmak, elbette akıl kârı değildir. Akıl asla çözemez. Aklın ötesine geç ve adımları izle. Sakın fikir yürütme. Yoksa bir adım dahi basmadan düşersin. Haydi, Bismillah de… Bir ağaç gibi yüksel…
437) “B sırrı” bir sırrı mutlaktır ki, ancak Elif Ba okuyan ona doğru yol alır. Gerisi nal toplar. Elif Ba okumadan B sırrını okudum sanma. İslam’ı bilmeden Allah’ı bildim deyip yanma.
438) Bir başka açıdan “leyl ve kadr”. Burada leyl ve kadr konularına da az değinelim. Leyl, hiçbir düşüncenin kalmadığı “an”dır. Kadr ise, bu halden sonra doğan sonsuz sınırsız ekberiyet güneşidir. Şimdi bizde rububiyet mertebesi işbaşındadır. Dolayısıyla esmalar bizde sınırlı halde işlevdedir. Biz tüm benliğimizden geçip içsel rububiyet dokumamızı, az bir süre için dahi olsa kapatırsak, Leyl hali yani ışıksız hal oluşur. Sonra da Allah, sonsuz ve sınırsız esmalarıyla semamıza tecelli eder. Müthiş bir sıkışma hali oluşur. Buna da “kadr anı” derler. Seksen yıllık semere hâsıl olur. Elbette ki bu hal, her an oluşmaz. Şevk ve muhabbetin doruğunda olana Allah lütuf eder. Bu hal, daha çok Ramazan ayında oluşur. O yüzde de Ramazan’da arayın denilmiştir.
439) “1000 yıl sonra şu an” acaba neredeyiz? Unutmayalım ki; “1000 yıl sonra şu an” elimizde olmayan şeyin, şu anda da hiç bir değeri yoktur.
440) Babası veya soyu ile övünene, “Selam” deyin gülümseyin ve oralı olmayın. Yolunuza devam edin. Çünkü her bireyin ameli kendinedir.
441) kadar bilgi kirliliği yazıldı ki, artık kalb nereye yöneleceğini şaşırdı. Zira “yarım mı?” “Tam mı?” artık kestiremez olundu. Çünkü biliniyordu ki yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder… Hakikatini…
442) Batında diyar diyar gezip cirit atanlara sakın kanmayın. Perde bir açılsa, durumlarının karagöz oyunu gibi olduğunu görürler.
443) Aslında bühl olmak şudur ki; yaptığını inanarak teslimiyetle yapmaktır. Yoksa bühl aptalca bir yöneliş değildir.
444) Benliğinizi kimseye teslim etmeyiniz. O Allah’ın malıdır.
445) Besmeleyle çok kısa olarak şöyle deriz… Sıfatları Rahman ve Rahim olup mutlak adı Allah olanın bende yarattığı güç ve kuvvetle şu anki işe başlıyorum…
446) Ben nerede doğmuş olsaydım olaydım aynı olacaktım. Belki başka yer, içer ve giyerdim. Aynı ben, gene aynı olacaktım.
447) Ten yani afak; senin ben’liğinin dışındaki her bir şeydir. Afakına daldıkça, ben’inden uzaklaşırsın. Ben’inden uzaklaştığın kadar da, rabbinden ırak olursun.
448) Yanlış zikir formula; “ten”i “BEN (ene)” zannettirir. “BEN (ene)” den mahrum kalan, teni “BEN (ene)” sanır. “Ten”de kalan, “BEN (ene)”ye varamaz. Zikir seni “ten”den alıp sana verir.
449) Bilmeyen kişi bostanı dağa çevirir. Dağı ova sanır.
450) Ne yol, ne de yolcu değilsin… Rahmet-i Rahman’a susamış ben’sin… Gittim bittim de diyemezsin… Hakka rucu et, halk hak ile seni an’sın.
451) Bekleyen bekler de bekler… Yorulur diz üstü çöker. Bekleyen bekleye durur… Beklemeyen eren olur. Beklentiye kapılarak bir şeyler yapmak seni yolundan eder. Çünkü orada sen varsın. Sen varsan, içsel amelinle bütünleşme olamaz.
452) Kredi kullandırıyorum diyor bankacı… Demiyor ki; sana vereceğim paranın faizinin hesabını tutuyorum. Çünkü öyle derse, muhatap tiksinir ve uzaklaşır. Çünkü Allah’a iman iman etmiştir.
453) Şimdi… “Ben” ortadan kalkarsa… O zaman niye yaratıldı. Demek ki öyle düşünceler sakattır, sakat düşünceye uyarsak sakat oluruz.
454) Örneğin; “Ben” portakal yerken, kendini beden sayan ruh, tatmin olur. Öylece hakikatini unutur.
455) İşte; “ben”de varım düşüncesi, egoya mahkûm kulların bakışıdır. İşte buna bencillik derler. Eğer ki maksadın, “ben”de varım değilse; işte o zaman, hakkın sahibine hakkı, hakkına riayet ederek teslim et…
456) Beyin sadece insanda yok ki. Her hayvanda dahi beyin vardır. Esas olan kalıbın üzerinde yüzdüğü denizdir. Bu da sadece insana hastır.
457) Beyin sadece bir araçtır. Beyne kutsaliyet atfetmeyin. İslam, kalp der. İmanın kalbte olduğunu der. Materyalist düşüncedekiler beyne kutsaliyet vere vere millete kalbini unutturdular ve insanı duygusuz birer robot gibi yaptılar. Bunun vebali ağırdır. İmanın merkezinin kalp olduğunu duymadınız mı? Artık uyanma vakti gelmedi mi? Umarım gelmiştir.
458) Bizdeymiş tüm tohumlar… Öyle der tüm arayanlar… Bunu tasdik eder erenler… Erenleri mest ederler… Esma zikri senin ilacın… Onunla uyan, hak olsun amacın… Onunla gün geçir, onlar senin malın… Onunla uyu ki, sana senle sende sen olarak yeşersin tohumlar…
459) Basiret, et gözle görünmeyeni görünür eder.
460) İstersen bedenini mumyala, istersen buzla, istersen yak, istersen toprağa kat, ölümle beraber ruhun başka âlemde olacaktır. O gün yer başka yer ve gök de başka gök olacaktır.
461) Esas olan kişinin sanal benliğini öz benliğin rengiyle boyamasıdır. Ayetin emri budur. Yoksa sanal benliği öz benlik yapmak değildir ki, bu zaten muhaldir. Ben bilinci sahibi olarak, sanal benlik hep olacaktır.
462) Balın tadının verdiği haz bilinmeden, bal aranmaya çıkılmaz. O yüzden bal tadının hazzını, bazen serper hak yoluna revan olanlar.
463) B harfinin sırrı sadece rububiyette geçerlidir. Tarihin birçok devrinde; Rububiyeti uluhiyyete monte edip o şekilde bakanlar ise, birçok olayı yanlış anladı. Yanlışında ısrar edince ise, birçok sapık ekol içinde kendisini buldu. Hem kendilerini hem de takipçilerini saptırdı.
464) Aynı anda iki kişi taç atışı kullanılırsa… Demek ki birlik çoktan elden gitmiştir. Futbol işte… Aslında tüm hayat öyle… Birlik yoksa dirlikte yoktur.
465) Bal arısı gibi isen, bal yaparsın. Yaban arısı gibi isen, gevezelik edip bal arılarını üzersin.
466) Bekabillah zikir halidir. Fenafillah ise, tesbih halidir…
467) Bilmek sadece doyum getirir. Asla tatmini vermez. Doyum ve tatmin ayrı ayrı hasletlerdir.
468) Sırlı ilim yoktur. İlmin kendisi Allah’ın sırrıdır. Allah kendisine yönelene ilminin yolunu verir. Allah’a yönelemediği için ilmin yolunu edinemeyen ise, edinileni sırlı addeder. Oysaki her imanda ihtisaslaşanın erdiği yol aydığınlığı aynıydı. Ama değerlendirme farklıydı. İmanda ihtisasın kısılması kadar da, ilim kendisine perdelenmişti.
469) İnsan beyni aldatır insanı. Olanı değil, görmek istediğini gösterir. O yüzden de kalbinin sesini dinle denilmiştir.
470) Bilmek doyum vermiş ise ve buna rağmen eksik hissedip tad alamıyorsan, bir yerde sakatlık var demektir.
471) Bir yerde kopartılan bir bağ oluştu da insanlık kuyunun dibinde mahsur kaldı. Acaba ipi kopartan kimdi ve nasıl kopardı?
472) Onca bedensel rahatlık yanında neden kalbin huzuru kaçtı? Neden insanlık hayal dünyasında tatmin olmaya terk edildi?
473) Berzah cenneti veya sonsuz âlemlerdeki cennetlere ancak istenildiği gibi kulluğun gereği olan fiilleri yapmakla ulaşılır.
474) Ben kimseye tapmam. İyilik yapanı da unutmam. Şükür ederim rabbime, hem nimete vesile olanadır duam.
475) Bizim bedensel atamız ne “maymun/kırade” ne de “Neandertalsin”dir. Bizim atamız Hz. Adem aleyhisselamdır. Ne yazık ki bazısı, Hz. Adem aleyhisselamı değil de ata olarak “maymun/kırade”yi tercih eder. “Maymun/kırade”yi sıfırdan yaratan Allah, Adem’i yaratamaz mı? Bu ne kıt düşünce… Hayret ki ne hayret…
476) Zaten B harfinin içerdiği içsel mana döngüsü yani sırrı çözüldüğünde, gerisi tüm mana perspektifleri çok daha kolay ve hızlıca anlaşılır. Elif’in üstü ve altı ince olur. Çünkü A’ma dan bilinen sadece odur. Tüm zuhurat onun kuludur. Yolun onun yoludur.
477) Hafızası en güçlü varlık balıktır. Balığın beyni hemen ölmeyip, zihin ve hafızası yakalandığı andan 72 saate kadar, başından geçen her şeyi görüp kaydedip etine yansıtır.
478) Bize der ki; sen ahreti iste… eee… Bakarsın kendisinin dünyasında gıdım eksiği yok. Vay şarlatan seni vay… Öyle diyene; “Bizi avutacağına kendine baksana…” deyin.
479) Her birim kendisine ait olan öz ismi azam ile faaliyettedir. İsmi azam’inin farkına varan, kendi öz sistemini okumaya başlar.
480) B-ismillah ile nazar edenin önünde engel kalamaz. Rab B-ismillah ile başlamayı kolaylaştırsın.
481) Besmeleye başka bir bakış açısı… Besmelenin başında “BA/ب” harfi yer alır. Sonrasında da “SİN/س” ile “MİM/م” harfleri yer alır. “SİN/س” ile “MİM/م” harfleri arasında da uzunca bir çizgi yer alır. Sonra da Allah ismi yer alır. Besmelenin başını harf bazında düşündüğümüzde, bir anlamı da şöyledir; “SİN/س” harfi insana işaret eder. “BA/ب” harfi ise, bir çok anlamı kelimeye katar. “MİM/م” ise, Nuri Muhammediyeye işaret eder. Şimdi topluca anlamını düşünelim; Ey insan, kendinde var edilen kuvvet ve kudreti tespit et, “SİN/س” ile “MİM/م” harfleri arasında da uzunca yer alan çizgi gereği, gerekli olan yolu tut ve Muhammedi Nur’a ulaş. Sonrasında ise, Allah’a olan likanı tamamla…
482) Bedensel fenayı veya ruhsal fenayı “öze açılan kapı olan fena” zanneden, bekaya açılan şuur fenasını nereden bilsin ki…
483) Et kemik bedenin her dürtüsü sahtedir. Uzaklaşmak ile yakınlaşırsın. Yakınlaşırsan uzaklaşırsın.
484) Bazı insanlar ihtiyarlaşınca bebekleşir… Bazısının ise, bakışları daha da keskinleşir.
485) Gerekli çalışmayı yapacağız, hedefimiz ya baki entel baki olacak, ama beklentiye girmeyeceğiz. İşte o zaman manen yükselişe geçeriz.
486) Beyne beyne olanların yakaları bir araya gelmez.
487) Madem batılın batıllığını ispat edeceksin; O zaman keskin sınırlarını belirleyerek ispatlayacaksın. Yoksa boş boş terennüm eyleme, yanılgıda kalırsın.
488) Bilmeyenlerin değirmenini Allah çevirir. Çünkü onlar kendilerini bilmiyorlar. Onu biliyorlar ve teslimdirler.
489) Hiç bir istek ve beklenti içinde olmadan çalışacaksın. İşte arınıp ulaşmak isteyen için öylece açılır tüm kapılar. Haa unutma, bu şuursal temizliktir, tabiki dünyevi alış verişin bakidir.
490) Bilinç arı ve doru… Bul buna giden yolu… Ol sadece Allah kulu… Gör artık ondan yansıyan nuru…
491) Besmele okuduğunda kul; Allah’ın gücünü ve kuvvetini yanında hisseder.
492) Önce Allah’ı bilmek gerek. Sonra insanı bilmek gerek. Sonra da onun yaratım fıtratından dem vurmak gerek.
493) Sen bedene bakma. Ruhun neredeyse oradasın. Yazın kışı, kışın yazı yaşayabilirsin. Sen muazzam bir yapısın.
494) Herhangi bir kişinin bilinci Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin anlatımından işine geldiği prensipleri alır da hoşuna gitmeyen prensipleri beğenmez ise ve arka plana iterse, işte o kişiler ateşten bir gömlektirler. Sakın ha giymeyin. Böyle kişilerin yazdıkları eserler okununca, bizim bilincimiz onların bilinciyle dirsek teması kurduğu için, kişi hiç farkında olmadan Muhammedi bilinçten uzaklaşır. Çok kişi vardır ki, isim zikretmeden; Kur’an ve hadisten işine geleni alır, işine gelmeyeni ise bir çeşit tevil ederek kendine uydurur. Dikkat edin ki Muhammedi nurdan uzaklaşanların eserlerini okuyanların, ayırım olmaksızın tümünün zihinlerinin allak bullak olduğunu hayretle temaşa edersin.
495) (Bakara süresi 17. Ayetten farklı bir bakış) Muhammedi nakışla nakışlanmayanların durumu, bir ateş yakmak isteyen kimsenin durumuna benzer. Ateş, çevresindekileri aydınlatınca Allah, nurlarını gideriverip kendilerini karanlıklar içinde bırakır. Artık bunlar görmezler.
496) Allah boyasıyla boyananların her anı başka bir an olur. Çünkü O, her an yeni bir şandadır. Bunu bilmeyen ise, olaya anlam veremez.
497) İnsan bekâ dairesinde yer aldığı için, eğer gereği gibi yaşamazsa, Allah’tan mahrumiyetin helakini yaşayacaktır. Bu ise ekber azaptır.
498) Bayram, hak diyarında İsmail misali kurban olup hakka yakınlaşması ile bayram olur. Bayram, kişinin özüyle barışmasıyla bayram olur. Bayram, ailenin tek fert olmasıyla bayram olur. Bayram, akrabanın yakın olmasıyla bayram olur. Bayram, komşunun yakın olmasıyla bayram olur. Bayram, köyün tek vücut olmasıyla bayram olur. Bayram, mahallenin birlikteliğiyle bayram olur. Bayram, şehrin yekvücut olmasıyla bayram olur. Bayram, ülkenin bütünleşmesiyle bayram olur. Bayram, dünyanın ferd olmasıyla bayram olur. Aileden başlayacağımız ferdiyetin tüm dünyada zirve yapması ile de bayram hedefine ulaşır.
499) Kişinin basireti kapalı olduktan sonra, üçüncü gözü açılsa ne olur, açılmasa ne olur… Bir çok Hindu veya Kabala inancında olanın üçüncü gözü açık… Ama ölüm ötesi zerre faydası olmayan lakırdılar… Yani boş işler…
500) Bedenini kabri edinmiş, zahmet edip “lahd”ına dokunmuyor, zannediyor ki telkinle rabbine, kitabına ve nebisine erecek. Seni gidi hazır lokmacı seni…