Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, yürüyen Kur’an olarak etrafında 120 bin civarı sahabe, yani canlı tefsir bıraktı.
Kur’an bir metin değil, bir hayat rehberidir. O rehberin ete kemiğe bürünmüş hâli, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’dir. Her sahabe, O’nun bir ayetini yaşadı; kimi sabrı, kimi adaleti, kimi iffeti temsil etti. “Ashabım yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız hidayete erersiniz” hadisi bu gerçeğin özetidir.
Her bir sahabe bir yıldız olarak Kur’an’ın tefsirini sonraki nesle aktardı. Sahabe, sadece dinleyen değil, yaşayan bir nesildi. Kur’an onların kalbine yazıldı. Her biri bir kelimenin, bir halin, bir hikmetin taşıyıcısıydı.
Bu yüzden İslam, sadece kitapla değil, hal ile intikal etti. Kur’an “Size bir Resul gönderdik ki ayetlerimizi okusun, sizi arındırsın, size Kitabı ve hikmeti öğretsin” (Bakara, 151) buyurur. O hikmet, sahabe kalbinde hayat buldu.
Bir sonraki nesil olan tâbiînler ve tebeü’t-tâbiînler içinde vukûf ehli olan fakih âlimler, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den canlı tefsir olarak aktarılan Dîn-i İslam’ı Mübîn’i kitaplara yazıp cem ettiler.
Din, kalplerden kalemlere indi. Sahabenin yaşadığını, tâbiîn yazıya döktü. Böylece hadis külliyatı, fıkıh mektepleri, tefsir usulleri oluştu. Çünkü hakikat, sadece hafızada değil, ilimde korunur. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9) ayeti, işte bu bilginin muhafazasını teşvik eder.
İşte ortalığı velveleye vermek isteyen İslam düşmanı casuslar ve münafıklar, Müslümanlar arasında deruhte olan Kur’an ve canlı tefsirleri kayda alanlar arasında anlaşmazlık varmış gibi fitne çıkarmak istediler.
Fitne, dinin en eski düşmanıdır. Kur’an “Fitne öldürmekten beterdir” (Bakara, 191) buyurur. O günden bugüne, şeytanın en büyük oyunu, birlikten doğan ışığı dağıtmaktır. Münafıklar, Allah’ın kelamını yorum üzerinden tartıştırarak, vahyin rehberliğini karartmak istediler. Ama Kur’an’ın muhafazası, bizzat Allah’ın teminatındadır: “Şüphesiz zikri (Kur’an’ı) biz indirdik, elbette biz koruyacağız.” (Hicr, 9)
Bu fitnelere kapılan birçok Müslüman da kendisini fitnenin içinde buldu. Bu fitne hâlen sürmekte ve bu fitneye aldanan zavallı Müslüman(!)lar hâlâ raflarda yerini alıp halka pazarlanmaktadır.
Bugün de aynı oyun sürüyor. “Kur’an yeter” sloganı altında, sünneti reddeden bir zihin üretildi. Fakat bu zihin, Kur’an’ın kendisine bile aykırıdır. Çünkü Kur’an, Peygamber’in açıklaması olmadan anlaşılmaz. “Biz sana zikri indirdik ki, insanlara kendilerine indirileni açıklayasın.” (Nahl, 44) ayeti, sünnetin vazgeçilmezliğini bildirir.
Eğer bir dost elini istiyorsan, ümmetin icmasıyla muteber olan fıkıh ve hadis külliyatlarını yazan fukahaya dil uzatmadan teşekkür edip, sünnet ışığında Kur’an’a sarılmak olsun.
İlim ehline teşekkür, nimeti bilmenin gereğidir. Onlar, ümmetin kalbinde kandil oldular. “Âlimler peygamberlerin varisleridir” hadisi, bu zincirin devamını anlatır. Kur’an’a sarılmak, sünnetin nuruyla mümkündür. Çünkü güneş olmadan gözle bakmak, hakikati aydınlatmaz.
Bugün piyasaya çıkıp hadis ilmine yalan diyen kişilere sakın aldanmayın. İslam dininin detayları Kur’an’da yazmaz.
Kur’an, ana ilkeleri belirler; uygulamayı Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz gösterir. “Namazı kılın, zekâtı verin” denir; ama nasıl kılınacağı sünnetle öğretilmiştir. Hadis, Kur’an’ın kalbidir. Kalbi çıkarırsan beden yaşar mı?
Çünkü Kur’an anayasadır. Anayasa ise kanunlarla detaylandırma ister. İşte o kanunlarla detaylandırma, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in uhdesine verilmiştir.
Her nizam bir yürütücü ister. Allah, vahyi indirdi, onu açıklama görevini Resûl’e verdi. “Resûl size ne verdiyse onu alın, neyi yasakladıysa ondan sakının.” (Haşr, 7) ayeti, bu yetkiyi bildirir. Kur’an’ın ruhu, Resûl’ün ellerindedir.
Anayasada “kanunlara uyun” diyen bir hüküm gibi, Allah mutlak hüküm sahibi olarak der ki: “Resûle itaat edin.”
Resûl’e itaat, Allah’a itaatin aynısıdır. Kur’an’da defalarca tekrarlanan bu emir, sadece sözlü bir bağlılık değil, fiilî bir teslimiyettir. “Allah’a ve Resûl’e itaat edin ki rahmete eresiniz.” (Âl-i İmrân, 132)
“Kuran yetmiyor mu” diyen Ankebût 51. ayeti ise, bu ayetin hitabı iman etmiş Müslümanlar değil, müşriklerdir.
Ayetin bağlamını bilmeden hüküm çıkarmak, yanlış anlayışın kapısını açar. Ankebût 51: “Onlara okunan bu Kitap, iman etmeleri için yeterli bir delil değil mi?” buyurur. Bu ifade, inanmayan müşriklere yöneliktir; yani “Kur’an mucize olarak size delil değil mi?” anlamındadır, “din olarak başka rehbere gerek yok” manasında değildir.
Hem bu ayet, Kur’an’ın yetmesinden bahsederken din olarak değil, delil olarak yettiğinden bahseder. Delil başka, din başka şeydir. Delil gösterir; din yaşatır. Kur’an mucizedir, delildir. Ama dindarlık, Kur’an’ı Resûl’ün pratiğiyle yaşamakla olur.
Yani “iman etmeniz için mucize olan Kur’an yetmez mi?” Kur’an’ın hiçbir ayetinde “Peygambere gerek yok, size Kur’an yeter” diye bir prensip geçmez. Kur’an, peygambere gerek olmadığını değil, peygamberin zorunluluğunu söyler. “Allah, Resûlünü hidayet ve hak din ile gönderdi.” (Saff, 9) Bu ayet, nübüvveti reddeden anlayışı kesin olarak çürütür.
Bunu diyenler, Allah’a söylemediği bir şeyi isnat ederek iftira atmış olurlar. Allah adına konuşmak, en büyük vebaldir. “Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim vardır?” (En’âm, 21) Kur’an adına yalan söyleyen, aslında Kur’an’ın ruhuna isyan eder.
Ankebût 51. ayet dışında Kur’an’ın “yeterli” olduğunu söyleyen hiçbir ayet yoktur. Ne ilginçtir ki bu ayette de, Kur’an’ın din olarak değil, mucize olarak yettiğinden bahseder. Bu, yanlış yorumların tarih boyunca nasıl yayıldığını gösterir. Ayetin bağlamını bilmeyen, kelimeleri kendi hevasına göre eğip bükmüştür. Oysa hakikate yaklaşmak, bağlamı bilmekle olur.
Onun için “Kur’an yeterlidir” diyerek Allah adına kimse yalan konuşmasın. Bu yalanı uydurandan daha zalim biri olamaz. Kur’an, sünnetle yaşanır; Kur’an’a uymak demek, Resûl’e uymaktır. Resûl’süz Kur’an, harfsiz ses gibidir. “Kim Peygamber’e karşı çıkar ve müminlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yöne çeviririz ve cehenneme sokarız.” (Nisâ, 115) Bu, Kur’an’ın net hükmüdür.
“Resûl size ne verdiyse onu alın, neyi yasakladıysa ondan sakının.” (Haşr, 7) “Biz sana zikri indirdik ki, insanlara açıklayasın.” (Nahl, 44) “Kim Allah’a ve Resûl’e itaat ederse, onlar Allah’ın nimet verdiği peygamberlerle beraberdir.” (Nisâ, 69) “Kur’an’ı kendi hevasına göre tefsir eden hata etmiştir.” (Hadis-i Şerif)
Kur’an delildir, Resûl o delilin rehberidir. Ayeti anlamak bağlam ister; bağlamı bilmek sünnetle mümkündür. Sünnetsiz Kur’an, harflerin kabuğu; sünnetli Kur’an, nurun kendisidir. Kim Peygamber’siz Kur’an isterse, aslında ne Kur’an’ı ne Peygamber’i anlamıştır.