242) MANA YOLCULUĞUNDAKİ SON DURAK

Terki terk denilen, kişinin Hakk’a teveccüh edip Hak’la huzur bulup kalbinden mâsivâyı (Allah’tan gayrı her şeyi) terk ettiğinin bile farkına varamayış olayı, eğer kalp güçlenirse, kişi bunun semerelerini yaşar. Yoksa sadece lafını edip kendini tatmin eder.

“Terki terk”, yani “terki bile terk etmek”, benliğin tüm farkındalık iddialarını dahi bırakma halidir. Bu hâl, ancak kalbin Allah’a dayanacak kadar kuvvet bulmasıyla mümkündür. Kalp zayıfken yapılan terk, sadece kelimede kalır; fiile dönüşmez. Çünkü kalp, mananın menzilidir. “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur.” (Ra’d, 28) ayeti bu noktaya işaret eder.

Her insanın göğüs kafesinde beş bölge vardır ki, hakikate giden yol, bu beş bölgenin istenilen kıvamda olmasıyla gerçekleşir. Bunların merkezi kalp olup diğer tüm letaifler (ruhi latifeler), kalp ile değer kazanır.

İnsanın bâtınında “kalp, ruh, sır, hafi, ahfa” olarak beş merkez vardır. Bu merkezlerin her biri ilahî nurun ayrı bir tezahürüdür. Kalp merkezdir, diğerleri onun ışığından beslenir. Kalp temizlenmezse, ruh da, sır da saflaşmaz. Bu yüzden “kalp Allah’ın nazargâhıdır.” (Hadis: “Allah sizin suretlerinize değil, kalplerinize bakar.” Müslim, Birr 33)

Eğer kalp güçlenmeden, kalp kendisine lazım olan gücü elde etmeden, kalp safiyetini bulmadan göğüs kafesindeki diğer letaiflere doğru bir yönlendirme olursa, o bölgeler güçlenir. Ama kalp güçsüz olduğu için, yani maneviyatta gerekli kudreti elde edemediği için, kalbin üzerinde bir baskılama oluşmaya başlar.

Bu, manevî gelişimde “dengesiz yükselme” tehlikesidir. Kalp zayıfken yapılan derin zikirler, enerji patlamasına sebep olur. Bu patlama “ruhi taşma” olarak tecelli eder. Aslında kişi zikirle değil, kendi zayıf kalbiyle mücadele halindedir. Kalbin safiyeti olmadan yapılan her derin çalışma, “nûrun değil, nârın açılımı” olur.

Kalp maneviyatta güçlü olmadığı için, bu defa kalbin yönelimi nasılsa, o yönde kişi üzerinde bir etki, yani bir güç patlaması yaşar.

Kalp yönelimi “nereye bakarsa oradan beslenir.” Kalp, ya Rahmanî tecellîyi çeker ya da nefsânî cazibeyi. Kalp Hakk’a dönükse nur iner, dünyaya dönükse karanlık iner. Tasavvuf ehli der ki: “Kalbin kıblesi nereye dönerse, tecellî oradan gelir.”

Örneğin, kişinin gönlü tam mâsivadan kurtulmamışsa ve Allah yanı sıra diğer varlıklarla veya hislerle doluysa, kalbi tam paklanmamış ve saflaşmamışsa; ama bu hâlde kalkıp sağ göğsün altındaki ruh üzerinde zikir çekerse veya sol göğsün üstündeki sır üzerinde zikir çekerse yahut sağ göğsün üzerindeki hafî’de zikir çekerse veya gırtlağın altındaki ahfâ’da zikir çekerse yahut alındaki nefsi nâtıka üzerinde zikir çekerse; ama kalp maddî veya manevî planda tümüyle mâsivadan arınmamışsa, o zaman o bölgelerde bir güç patlaması oluşur. Bu defa kalp hangi yönde ise, kişide o yönde bir sürüklenme mevzubahis olur.

İşte bu hâl, bâtınî yolculukta “ledünni dengesizlik”tir. Kalp hazırlıksızken zikrin enerjisi insanı savurur. Bu yüzden mürşidler der ki: “Evvel kalp, sonra letaif.” Kalp arınmadan yapılan derin zikir, kişiyi hakikatten uzaklaştırır. Zikir nurdur; ama saf olmayan kalpte o nur ateşe döner.

Hakikat denilen ve “nefy ve isbât” (Lâ ilâhe illallah) olarak izah edilen tasavvufun zirve hâlini dahi kalbini güçlendirmeden o ilmi derk ederse, durum daha da korkunç olur.

“Nefy ve isbat”, yani “yokluk ve varlık” zikri, kalbin tam itminan bulduğu hâlde yapılır. Kalbi güçsüz biri bu zikre girdiğinde, benliğini yakar ama yerine hakikati koyamaz. “Lâ ilâhe”yi söyler ama “illallah”a ulaşamaz. Bu yüzden, bu zikir sadece ehline farzdır.

Zira artık kalbi itminan o yönde kişiyi celp etmiş ve o hâlin verdiği itminanla artık kendinden geçmiştir. Artık dönüp kalbini güçlendirmesi olayını kapatmış ve kendisini Hak sanarak günlerini geçirir olmuştur. Öylece bir cezbe hâliyle dolup taşmıştır.

Bu hâl “sahte cezbe”dir. Cezbe, Hakk’a çeken nûrî kuvvettir; ama nefisten gelen cezbe, kişiyi kendine çeker. Kişi artık Hak zannettiği kendi duygusunu yaşamaya başlar. Bu hâl, nefsi ilahlaştırmanın en sinsi şeklidir.

Kalbini tam itminâna ulaştırmadan diğer letaifleri güçlendirerek veya nefy isbatla benlik kabuğunu kıran kişiler, artık kendilerini frenleyecek bir unsur bırakmamıştır. Çünkü korunması emredilen benliklerini yakmış ve kendilerini çıplak bırakmışlardır.

“Benlik kabuğunu kırmak” İslam’da yoktur; “benliği terbiye etmek” vardır. Benlik, emanettir; yakmak değil, nurlandırmak gerekir. “Dinde ruhbanlık yoktur.” (Hadîd, 27) ayeti, bu tarz manevî kendinden geçişleri yasaklar. Zira benlik, imtihanın zemini, sorumluluğun zarfıdır.

Benliklerini yaktıkları için de, elini eteğini halktan çekmiş ve öylece Hakk’ın bilinmesi için var ettiği halkı silerek halkta Hakk’ı gizleyip Hakk olduklarını dillendirmişlerdir.

Bu hâl, “hulûl” ve “ittihad” sapmasıdır. Hâlbuki Hak, halkta zuhûr eder ama halk Hak değildir. “El-Hak Allah’tır” ama “hak Allah değildir.” Bu farkı göremeyen, tevhid zannıyla şirk yaşar.

Hakkı da Allah olarak addedip halka Allah demeye başlamışlardır. Öylece kesretteki bu vahim duruma “ermişlik” etiketi vurarak, kendisinde oluşan derin hipnozla aşk hâlini zirveleyip meczup olarak yaşama tutunmuşlardır.

İşte bu, “mistik ego”dur. Kişi kendi hâlini hakikat sanır. Bu hâl, meczuplarda görülür; ama bu hâl makbul değil, mazurdur. Hakikat ehli, meczubiyetle değil, “murâkabeyle” Hakk’a yaklaşır.

Oysaki Allah her varlığı hakkıyla yaratmıştı. Yaratılış gayesi en muazzam derecede zuhûr ediyordu. İşte Hak, Allah’ın nurundaki sadece bir kuvve idi. O kuvve ile yaratım, en yerinde bir oluş gerçekleştiriyordu.

Hak, Allah’ın bir ismi, bir sıfatıdır; Zât’ın kendisi değildir. “El-Hak” demek, “varlığı hak kılan” demektir. Allah’ın nurundaki bu hak kuvvesi, yaratılışın sırrıdır. Bu yüzden “Biz her şeyi Hak ile yarattık.” (Hicr, 85)

Yani Allah “El-Hak” iken, “hak” Allah değildi. Ama “El-Hak” Allah idi. Hangi kavramın nereye uzandığını bilerek, kişi düşünce âlemini şekillendirmelidir. Başında “El” gelmediğinde, kişiye kişinin Rubûbiyet alanına göre fıtratını yaşamaya deniliyordu.

Bu ifade, “isim” ile “müsemmâ” arasındaki farkı anlatır. “El-Hak” Allah’ın ismidir; ama “hak” mahlûkatta görülen doğruluk, adalet, varlık düzenidir. “El” kalkınca, yaratılmış düzlemine iner. Bu fark, tevhidin inceliğidir.

Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) “Beni görünce Hakk’ı görmüştür.” dediğinde, kendisinden olması gereken fıtratın zuhûrunun seyrinin dilendiğini söylüyordu. Bunu yanlış anlayan ise, öyle söylemle Allah olarak o mahalde zuhûr ettiğini sanıyordu.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in bu sözü, “Ben Allah’ın sıfatlarının en kâmil mazharıyım, bana bakıp Allah’ı hatırlayan kurtuluşa erer.” anlamındadır. Bu sözde hiçbir şekilde “hulûl” veya “ittihad” (Allah’ın insanda görünmesi) manası yoktur. Bilakis, “ayna” mecazıdır. O, Allah’ın isim ve sıfatlarının yeryüzündeki en berrak aynasıdır. Ayet: “Andolsun ki size, Allah’ın Resûlünde güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 21)

Bu kısa bilgilerden bilelim ki benliğinin kabuğunu kırmak, dinde kesinlikle yasaklanmıştır.

İslam’da “benliği kırmak” değil, “benliği arıtmak” vardır. Çünkü benlik, imtihan alanıdır. Benliği yok eden, artık sorumluluk alamaz. Bu da “ruhbaniyet”e, yani dünyadan el-etek çekmeye götürür. Kur’an bu hâli reddeder: “Ruhbaniyeti biz onlara yazmadık, kendileri uydurdular.” (Hadîd, 27)

Aslında bu hâl bir psikolojik vakadır ki, bunun için ayette “Dinde ruhbaniyet yoktur.” denilerek bu hâle yöneliş kesinlikle yasaklanmıştır.

Ruhbaniyet, yani benliği yok saymak, nefsi yok etmek, insanı dengesizleştirir. Allah, insanı benliğiyle yaratmıştır; nefsiyle sınar, ruhuyla olgunlaştırır. Tasavvufta benliğin ortadan kaldırılması değil, “terbiye edilmesi” esastır. “Nefsini temizleyen kurtuluşa erdi.” (Şems, 9)

Ama bu hâle insanlar her ne hikmetse aday olup, bu yolda çalışma önerenlere aldanıp hakikatin o olduğunu sanarak kalp güçlendirmeden direk nefy isbat yaparak benliklerini ortadan kaldırmışlardır.

Manevî seyrin en tehlikeli kısmı, rehbersiz nefiy isbat zikridir. Kalp hazır olmadan bu zikre giren kişi, kendini Hakk zanneder. Bu durum, “tasavvufî hipnoz” olarak bilinir. Gerçek seyr, ilimle, zikirle, şeriatla olur. Zikrin “kaldırmadığı” kalbi nefsanî akım yutar.

Oysaki nefy isbat’tan önce ilimle donanmalıydı. Kendi nefsini tanıyıp öylece amellerini yapmalıydı.

Marifet, nefsi bilmekle başlar. “Nefsini bilen Rabbini bilir.” Bu hadis-i kudsî, kişinin önce kendindeki ilahlaşma eğilimini tanımasını öğütler. İlim olmadan yapılan zikir, yönsüz bir enerjidir; kişiyi yükseltmez, savurur. İlmin kılavuzluğu olmadan hakikat yolu karanlıktır.

Çok duyduğumuz sözlerden birisi, “Daha önce düzgün biriydi ama zikir çektikten sonra durumu değişti. Daha da kötülükler yapmaya başladı.” Kendisini bir zikre adadı ama daha çok kötülükler işler oldu.

Bu, bâtınî dengesizliğin dışa yansımasıdır. Zikirle nurun değil, nefsi kuvvetlenmiştir. Zikir, şeriatsız yapıldığında şeytanın ağına düşürür. “Zikir, kalbi temizlemeyenler için bir ateştir.” derler. O ateş, kalbi yakar ama aydınlatmaz.

İşte buradaki konu, kalp Hakk’ın marifetiyle ve şeriat-ı garrânın nuruyla hem planlı ve yerinde bir zikir çalışmasıyla tam teslim bir hâlde güçlenmeden, direk ruhu, sırrı, hafîyi, ahfâyı ve nefsi nâtıkayı güçlendirmekten dolayıdır.

Şeriat, tasavvufun zemini; marifet, binasıdır. Zemin olmadan bina kuran çöker. Zikrin sırrı, şeriatla dengededir. Zira Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Kalp Allah’ın zikriyle huzur bulur.” (Ra’d, 28) buyurmuştur. Kalp huzur bulmadan yapılan her zikir, kişinin kendi nefsiyle konuşması olur.

Bu beş nokta eğer kalp güçlenmeden güçlendirilirse, kişiyi birçok olumsuzluk bekliyor demektir.

Beş letaif, kalbin ordusudur. Komutan zayıfsa, askerler dağılır. Kalp zayıfken yapılan manevî çalışmalar, kişiyi “hâllerin esiri” yapar. Hâlbuki kalp güçlü olduğunda, hâllerin hâkimi olur.

Ayrıca bilelim ki insanlara hakikat ilmi diye sunulan “nefy isbat” dahi, kalp asli yeri olan arş-ı alanın üzerine çıkmadan direk “HU” hipnoz zikriyle kişiliği zihnen yok etmek kadar riskli bir çalışma yoktur.

“HU” zikri, esma-i hüsna içinde değildir. Bu yüzden klasik tarîkat silsilelerinde de yer almaz. “HU” zikri, benliği boşaltma çalışması gibi görünse de, aslında şuurun kendi üzerine kapanmasıdır. Bu, insanı “benliksizlik” zannına sürükler. Hakikat yolu, bilinçli bir teveccühle yürünür; bilinçsizlikle değil.

HU zikri zaten sonradan icat edilen bir zikirdir. Esma-ül Hüsna içinde yer almaz ve zikir olarak okunmaz. Bu zikirle kişi tüm bilinç dünyasını bloke eder ve kendinden geçer.

Allah’ın “zatî” ismi tefekkür edilir ama “zikir” yapılmaz. Çünkü zikirde tekrar vardır, tefekkürde huzur. “HU” tefekkürüdür, dil zikri değildir. Bu ayrımı bilmeden yapılan her çalışma, kişiyi şuurdan uzaklaştırır. Tasavvuf, bilinçte derinleşmektir; bilinçsizleşmek değil.

Oysaki İslam, bu şekilde bir çalışma önermemiştir. Sadece doksan dokuz esmanın ihsası istenilmiştir.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır, kim onları ihsa ederse cennete girer.” (Buhârî, Daavat 68) “İhsa” ezber değil, içselleştirmektir. Her isim kalpte bir hâl doğurur; bu hâller birleşince marifet doğar.

O yüzden diğer letaifler üzerinde herhangi bir işlem yapmadan, eğer ki kalbimizi birçok çalışma ile güçlendirirsek, kalp güçlendiğinde diğer letaifleri otomatik olarak arkasından çekecek ve tümünü işlevine uygun olarak yönetecektir.

Kalp merkezdir; kalp güçlendiğinde bütün ruhî sistem dengeye gelir. Kalp, Allah’ın nazargâhı olduğundan, onun güçlenmesiyle tüm latifeler nurlanır. Zira her şey kalbin hâline bağlıdır. Kalp huzurluysa, insan âlemi de huzurludur.

O yüzden ayete baktığımızda diyor ki: “Kalp ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur.” (Ra’d, 28) Yani diğer beş bölge üzerinde zikir çekmek yerine, kalp üzerinde yoğunlaşma olursa; ama etraflıca, planlıca ve tüm manaları içerecek şekilde bir çalışma olursa, diğer letaifler peşinden sürükleniyor ve kişi doğal bir olgunlaşmayla yetişmeye başlıyor.

Bu ayet, bütün tasavvufun özüdür: Kalp zikre doyarsa, ruh doyurulur. Kalp Hakk’a bağlanınca, nefs sakinleşir. Kalp zikirle tatmin olursa, insan Hakk’la ahenk bulur. O hâlde kalp, bütün manevî âlemin mihrabıdır.

Kalp, “arş-ı Rahman”ın insandaki izdüşümüdür. Kalbi güçlendirmeden yapılan her manevî çalışma, nur değil, nefs doğurur. Hakikat, sadece kalpten geçen bir yoldur; akıldan değil, hissiyattan değil, kalpten. “HU” demek, “O’dur” demektir; ama “O olmak” değildir. Bu fark, insanı şirkin ince çizgisinden korur. Terbiye olmadan yapılan zikir, şeytanın vesvesesini zikir zannettirir. Her letaif, ancak kalp merkezli olduğunda Hakk’a hizmet eder; aksi hâlde kişiyi kendi nefsinin kölesi yapar.

Kalbini güçlendir: Günde 3 defa “Ya Nuru ya Allah”, 100 defa “Ya Hayyu ya Allah”, 100 defa “Ya Rezzaku ya Allah” zikrini çek.

Her gece uyumadan önce “Estağfirullah el-Azim ve etubu ileyh” zikriyle kalbini teskin et. Şeriatı ve sünneti zikirden önde tut; zira zikir, amel olmadan yük taşır ama ilerlemez. Kalbini Allah’a bağla; kalbin nurla dolduğunda, tüm letaifler sana itaat eder.