Savaşlar ve ölümler, insanlığa yapılan en büyük hakarettir. Zira her savaş, insanın kendi nefsine açtığı bir savaştır aslında. Kan, toprağa değil, kalbe düşer. Kalpte merhamet sönünce insan, insanlığa düşman olur. “Kim bir canı haksız yere öldürürse, bütün insanlığı öldürmüş gibi olur.” (Mâide, 32)
İşte savaşların çıkış sebepleri de ayrı ayrıdır. Ya tanrısal güç için olmuş veya dünyevî unsurlar için olmuştur. İnsanın içindeki tanrılık vehmi yani rububiyet arzusu en eski isyandır. Hz. Âdem’in çocuklarından beri nefis, daima “üstünlük” arar. “Ben ondan üstünüm” (A’râf, 12) diyen İblis’in sözü, tarihteki tüm savaşların özüdür.
Örneğin, tarihteki Marduk ve Tiamat’ın savaşları. Onlardan önce olan nice savaşlar. Onlardan sonra devam eden aynı zihniyetin erbapları maalesef insanlığı rahat bırakmadı. Her çağda isimler değişir ama kibir aynı kalır. Marduk’un tahtı, Firavun’un sarayına, Nemrud’un kulesine, günümüzdeki zorbaların masasına taşınır. Değişmeyen şey: Tanrılık vehmidir.
Marduk, Babil’e ait bir tanrı. Sümerler yıkılınca Enlil’in tanrılık koltuğuna yerleşiyor. Tiamat ise tuzlu deniz suyu, kötü kadın müzeyyen rolünde biri. Mitolojiler, insan nefsinin alegorileridir. Marduk, iktidar arzusunu; Tiamat, arzuların kaosunu temsil eder. Her çağda insanın iç dünyasında bu iki güç savaşır: Kudret hevesiyle kaos arzusu.
Enûma Eliş’te geçen hikâyeye göre, gürültüden rahatsız olup savaşı başlatıyorlar. Gürültü, insanın içindeki heva sesidir. O susturulmadıkça kalpte savaş durmaz. Allah’ın zikri sükûnettir; heva ise fırtına.
Bunun gibi tarihte millet, ya tanrı olmak için çalışmış ve bu uğurda savaşlar çıkarmış, ya da kadın için, ya da mal, mülk ve servet için savaşmıştır. Nefis üç yolda sapar: hırs, şehvet, iktidar. Bu üçü birleştiğinde zulüm doğar. “Dünya sevgisi bütün hataların başıdır.” (Hadis-i Şerif)
Büyük yığınların ölümünü bir heva ve heves uğruna gerçekleştirmişlerdir. Hakikat yolunda tek bir nefes kıymetliyken, dünya için binlerce nefesin heba edilmesi, insanın cehaletinin nişanesidir.
Olayın en acı yanı, tanrı olmak için veya tanrılık güçlerini kullanmak için olan savaşlardır. “Ben tanrıyım!” diyen her nefs, aslında en aciz varlıktır. Çünkü gerçek kudret, teslimiyetle bilinir. “Mülk kimindir?” denilir, cevap gelir: “Mülk Allah’ındır, kahhâr olan Allah’ın.” (Mü’min, 16)
Bazısı demiş ki güya kendisi yeryüzünde tanrı simülasyonu veya bizzat tanrı; diğerleri kölesi gibi saçma sapan uğraşlar peşinde ömür tüketmişlerdir. İnsanın en büyük gafleti, temsil ile benzemeyi karıştırmasıdır. Halife olmak tanrılaşmak değildir; emanet taşımaktır.
Bazısı da o mezhep benim, şu mezhep senin lakırdısıyla savaşıp birbirini hunharca katletmiştir. Dini, nefsi bir aidiyete çevirmek de bir savaştır. Hak, parçalara bölünmez. “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin.” (Âl-i İmrân, 103)
Oysa çok kolaydı. Kullar kulluğunu bilir, Rabbine secde edecekti. Asıl barış, secdede başlar. Secde etmeyen insan, yeryüzünde daima savaş çıkarır.
Mutlak kuvvet ve kudret sahibi sadece Allah vardı. Hem yarattığı kulları vardı. Kanun ve nizamı vardı. Kimse tanrı değil ve kimse kimseden üstün değildi. “Üstünlük takvadadır.” (Hucurât, 13) diyen Allah, insanı eşit yarattı. Zulüm, takvayı unutmanın sonucudur.
Allah’ın ulûhiyetini unutan insanlar, birbirini veya kendilerini tanrı olarak görmeye başladı. Ulûhiyetin unutulması, kulluğun bitişidir. Nefs, tanrılığa kalkınca kalp karanlığa gömülür.
Allah’ın melikiyetini unutanlar, kendi heva ve heveslerine göre yaşam tarzı edindi. “Hevasını ilah edinen kimseyi gördün mü?” (Câsiye, 23) ayeti, bu çağın fotoğrafıdır.
Allah’ın rububiyetini unutanlar ise, kendisindeki Allah’ın kudret nişanelerine karşı kör kesildi. Tüm her şeyini kendisinden veya karşısından bildi. Rububiyet, terbiye ediciliktir. Allah terbiye eder, insan unutursa kendini Rabbi yerine koyar.
Oysaki Allah ile kulları arasında rububiyet münasebeti vardı ve kulları O’nunla kaimdi. “Allah, göklerin ve yerin Rabbidir.” (Âl-i İmrân, 189) Bu cümle, kâinattaki en derin ilişkidir: varlık Allah’la kaimdir.
Allah, kullarının her birine eşit derecede güç ve kuvvet bahşetmişti. Böylece insanın kulluğu sadece Allah’a aitti. Çünkü sadece O’nun kuvvet ve kudretine muhtaçtı. Her insana nefes verilmiştir; o nefes Allah’tandır. Güç, bu nefesin doğru kanalize edilmesiyle olur. Nefesini nura çeviren kul, Rabbinin kudretini tanır.
Bunun her insan tarafından bilinmesi, Deccal’ın taraftarları olup dünyanın sömürü ipini elinde tutanların hoşuna gitmezdi. Deccal, tek gözlüdür çünkü tek boyutludur: madde. Ruhsuz güç, daima köleleştirir.
İşte dünyayı elinde tutmak isteyen, güya elit kimseler; Allah’ın kullarının kendilerinde mevcut olan Allah’ın kudretini bulmamaları için her oyuna başvurmuşlardı. Hakikatten kopan her güç, insanı köleleştirir. Gerçek özgürlük, Allah’a kulluktur.
Bu engellemeler türlü isimlerle günümüzde dahi aynı şekilde sürüp gitmektedir. Deccal sadece bir kişi değil, bir sistemdir. O sistem, kalpleri ekranla, fikirleri şöhretle zincirler.
Yeter ki kul, Allah’a olan kulluğunu yaşayıp kainata meydan okumasın diye, kendilerine köle olmak için göz boyama oyunlar devam edegitmektedir. Gerçek kulluk, en büyük başkaldırıdır. Kul Allah’a secde ettiğinde, hiçbir güce boyun eğmez.
Kendilerindeki güç ve kuvveti bir türlü olması gereken gibi kanalize edemedi Âdem nesli. Birçok unsurdan mahrum olarak yaşayıp gitti. Âdem neslinin asıl kaybı, sahip olduklarını unutmaktır. Allah insana halifelik verdi ama o dünyalıkla yetindi.
Kendilerini kulların kulluğundan kurtarıp Allah’ın kulu olmak yolunda adım atanlar, görünmez Deccal’ın görünür cinni veya insî orduları tarafından çamur atılıp baypas edildi. Hakikat yolcusunun yolu daima çamurludur. Çünkü nefs, nurdan korkar. “Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 155)
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz risaletin son halkası olarak insanların karşısına dikildi. O’nun gelişiyle hak tamamlandı. “Bugün dininizi kemale erdirdim.” (Mâide, 3)
Onun sesini susturmak isteyenler türedikçe türedi. Allah’tan aldığı vahiy istikametinde tüm güçlüklerin üstesinden geldi. Çünkü o, Allah’ın yardımıyla desteklendi. “Allah seni insanlardan koruyacaktır.” (Mâide, 67)
Onun hilafet nurunu devam ettiren dört büyük halife ve mübarek sahabeler tek tek aramızdan ayrıldı. Her biri bir yıldızdı. “Ashabım yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız hidayete erersiniz.” hadisi bu nuru açıklar.
Müslümanlar arasına giren münafıklar, nifak tohumunu ekip hakkı çirkin, haksızlığı süslü kelimelerle insanlığın önüne koydu. Münafık, hakikati karartır; sözüyle değil, niyetiyle yıkar. “Onlar sözde iman ettiler, kalpleriyle inkâr ettiler.” (Münafıkûn, 1)
Olayın arka perdesini görmeyen insanlar, adeta sihirlenmiş gibi Allah’ın kullarını birbirine kırdırarak tekrar halkı sultanlığa köle şekline getirdi. Sihir, hakikati ters göstermek demektir. Bugün medya, makam, menfaat; hepsi yeniçağın sihridir.
Kazanan tek gözlü Deccal’ın aveneleri oldu. Kaybeden, tüm insanlık oldu. Deccal kazandı zannedilir, ama o da kaderin bir aracıdır. Allah’ın planında hiçbir zulüm karşılıksız kalmaz.
Bu ise insanlığın kazanmış olduğu en büyük kayıp olarak hanelerine yazıldı. Gerçek kayıp, ruhun hakikatten kopmasıdır. Kalp Allah’tan uzaklaştığında savaş bitse bile barış gelmez.
“Kim bir canı haksız yere öldürürse, bütün insanlığı öldürmüş gibi olur.” (Mâide, 32) “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın.” (Âl-i İmrân, 103) “Hevasını ilah edinen kimseyi gördün mü?” (Câsiye, 23) “Bugün dininizi kemale erdirdim.” (Mâide, 3) “Mülk Allah’ındır.” (Mü’min, 16)
Savaşın kökü nefistedir; barışın tohumu secdedir. Allah’ın ulûhiyetini unutan, kendi hevasına secde eder. Hakikî özgürlük, Allah’a kulluktur.
Kalpte barış olmadan, yeryüzünde barış olmaz. “Elhamdü lillahi rabbil âlemin” demek, zulme karşı hakikatin sancağını kaldırmaktır.