Biz de elbette birçok yazarın eserlerini okuduk. Doğruya doğru dedik, yanlışa yanlış dedik. Yıllar yılı kimseye körü körüne bağlanmadık.
Bizim içsel karakterimizde herhangi bir kula gözü bağlı tabiiyet yoktur. Sadece Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e gözü kapalı dahi olsak, teslimiz.
Gayrı teslimiyet bizde olamaz… Çünkü ismet sıfatı sadece peygamberlerde olur. Onun için de sadece peygamberler, dini İslâm-ı mübîn’i tebliğ ederken zerre hataya düşmezler. Başka her âlimde hata olabilir.
Eski âlimlere bakın, birçoğu birçok içtihadını değiştirmiş… Ama değişen içtihatları Kur’an ve sünnet ışığında olmuş… Ama okumuşların, değiştirdikleri görüşleri Kur’an ile sünnet-i seniyyeye uymaz ise, o görüşler bir kenara itilir.
Şayet bir âlimde böyle değişik bir vücuh alındığında, hâlâ peşinden gidiliyorsa; işte o zaman, farkında olmadan Peygamberimiz’e savaş açılmış olur.
Tabiiyet meselesini iyi okumalıyız. Bizim için asıl olan, “kimlik bağı” değil, “hakikat bağı”dır. Hakikat bağı da, sadece Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e mutlak ittiba ile kurulur. Âlim, şeyh, mütefekkir… Hepsi bizim için birer delil, işaret levhası ve yol açıklayıcı olabilir; ama hiçbiri “yanılmaz merci” değildir.
İsmet yalnız peygamberlere aittir. Bu yüzden herhangi bir faniyi, fiilen peygamber makamına taşıyan kör bağlılık, kalbimizin dengesini bozar; hem o kişiye zulüm olur hem bize. Doğruya doğru demek, yanlışa yanlış demek, işte bu yüzden imanımızın omurgasını diri tutar.
“Kim Peygamber’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” buyruğunu, “Kim âlime kayıtsız şartsız teslim olursa kurtulur.” gibi anlamaya kalkmamalıyız. Biz biliyoruz ki Resul’e ittiba, Allah’ın emridir; âlime ittiba ise, Resul’e ittibanın içinde, şartlı ve kontrole tabi bir alandır.
Kur’an’a ve sünnete uyan söze “başımız gözümüz üstüne” deriz; uymayanı ise, kim söylemiş olursa olsun, edep içinde bir kenara bırakırız. Zira din, herhangi bir zatın şahsına değil, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in getirdiği hakikate bağlıdır.
Kur’an’da, “Peygamber’de sizin için en güzel örnek vardır.” denirken, ölçünün kim olduğu bize açıkça bildirilmiştir. Hadiste “Size iki emanet bırakıyorum: Allah’ın Kitabı ve sünnetim; onlara sarıldıkça sapmazsınız.” buyruğu, kıyamete kadar çizgiyi belirlemiştir.
Biz bu çizgide durdukça; âlimleri, velileri, büyükleri de bu çizgi içindeki hizmet paylarıyla severiz. Ama çizgiye rağmen yeni bir yol ve yeni bir din yorumu ortaya koyan kim olursa olsun, kalben ona bağlanarak değil, hakikate sadakatle yaşarız. Çünkü mutlak tabiiyet, sadece Resulullah’a yaraşır.
Önce şunu bilmeliyiz: Bizim teslimiyet merkezimiz Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’dir. Âlimleri, mürşidleri, yazarları; Resul’e götürdükleri ölçüde sevmeliyiz. Hiç kimseyi, Resul’ün önüne geçirecek bir bağlılığa sürüklenmemeliyiz. Kalbimizin en derin “teslimiyet halkası”nı sadece Peygamber’e ayırmalıyız.
Okuduğumuz kitaplarda, dinlediğimiz sohbetlerde, takip ettiğimiz hocalarda ölçümüzü net tutmalıyız. “Bu söz Kur’an ve sünnetle uyumlu mu?” diye sormadan hiçbir fikri içimize mühürlememeliyiz.
Bizi Resul’ün sünnetinden uzaklaştıran veya onu gölgeleyen söylemlere karşı içimizde bir uyarı sistemi beslemeliyiz. Böylece hem istifade etmeli hem de ölçüsüz bir hayranlıkla kendimizi teslim etmemeliyiz.
Eski büyük âlimlerin bile zamanla içtihatlarını gözden geçirdiğini, bazı görüşlerini değiştirdiğini bilmeliyiz. Bu hakikati gördükçe, hiçbir çağdaş ismi “yanılmaz otorite” seviyesine yükseltmemeliyiz. Hata ihtimalinin her beşer için geçerli olduğunu unutmamalıyız. Sadece Peygamber’in ismet sıfatına sahip olduğunu, onun dışındaki herkesin sözünü tartarak almamız gerektiğini aklımızda tutmalıyız.
Bir âlim Kur’an ve sünnet çizgisinden uzaklaştığında ve buna rağmen biz hâlâ ona fanatik bir bağlılıkla sarılırsak, kalbimizde fark etmeden Peygamber’den kopuk bir “din algısı” üretmiş olacağımızı bilmeliyiz. Bu hâlin tehlikesini küçümsememeliyiz. Din adına yürürken, aslında Resul’ün getirdiği çizgiyi değil, beşerî bir yorumu savunma tuzağına düşmemeye dikkat etmeliyiz.
Son olarak, kendi iç dünyamızda şu dengeyi korumalıyız: Âlimlere hürmet edelim, fakat kulluk çizgimizi sadece Allah’a ve Resulüne bağlayalım. Hiç kimseye teslimiyetimizi, Peygamber’e olan bağlılığımızın önüne geçirmeyelim.
Hakikati kişilere göre eğip bükmeyelim; kişileri hakikate göre değerlendirelim. Böyle yaptığımızda, hem ehl-i sünnet çizgisinde kalırız hem de kalbimizin teslimiyetini en emin elde, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in rehberliğinde emanet etmiş oluruz.